Sait Faik-Ara Güler

sait faik. fotoğraf: ara güler

 

Edebiyatta Tasfiye Davası: 1

BİZE HALİT ZİYA’YI TAVSİYE ETMEYİNİZ. BİZE PRUST’U ÖNE SÜRÜNÜZ. BİZ ZEVK YERİNE FAYDA BEKLİYORUZ!

Bin türlü azap içinde söylemeye utandığım ve bin bir kapalı kelime ile kendilerinden istifade edebileceğimiz kimse olmadığını sessizce, patırdısızca anlatmaya çalıştığım konuşmama kim cevap verseydi susar, aldırış etmez ve hattâ haklı bulurdum. Fakat hocam Hakkı Suha’nın «İnkâr bataklığında» dolaştığımızı ifade eden satırlarına dayanamadım.

Bu Türkçe bize ne Halit Ziya’dan ne de hattâ Ömer Seyfettin’den ve Yakup Kadri’den geliyor. Çünkü bir lisanın öğrenilmesi için her memlekette, her dilde bir klasik muharrir zümresi vardır. Fransızca öğrenirken evvelâ klasikler öğrenilir. Ve en temiz Fransızcayı klasikler yazmıştır. Yalnız klasiklerin bazı kelimeleri o günkü kuvvetlerini kaybetmiş, bazen de o gün bir eğlence telâkki edilen kelimeler bugün bir küfür haline gelmiştir. Yani kelimeler ya sens cihetiyle kuvvetlenmiş yahut zayıflamıştır. Yoksa construction hiç değişmemiştir.

Şimdi bizde mademki klasik yoktur; o halde lisanımızı da klasiklere borçlu değiliz. Kime borçluyuz?. Hocamıza, anamıza, babamıza, köye, şehre, etrafımıza ve cemiyete borçluyuz. Binaenaleyh lisan cihetinden Hüseyin Cahid’in sarf ve nahvinden gayri hiçbir borcumuz olmıyan dünkülere ne cihetten perestiş edelim?

(…)

Mesele, burada okumak meselesidir. Şimdiki halde okumam lâzımdır demiştim. Ve benim okumam bir kari okuması olmıyacaktır. Mademki yazı yazmak istiyorum. O halde ben artık Türkiye’de bir kari değilim demektir. Yani zevkim için okumuyorum. İstifadem için okuyorum demektir. Yoksa Falih Rıfkı’yı da, Yakup’u da, Ömer Seyfettin’i de okuyup zevk duyuyorum. Fakat bana hiçbir şey vermiyorlar.

Vermiyorlar diyorum. Bu vermediler demek değildir. Nihayet bir orta tahsil kadar. Ondan sonra artık bana zevkten başka bir şey veremiyorlar. O halde zevkten, histen başka bir şeyler arıyorum. Bunlar nedir? Fikir, ruh, psikoloji, felsefe velhasıl hayat problemidir. Okuduklarım buna cevap veriyorlar mı? San’at bir araştırmadır. Yoksa bir hakikat, bir bulma, bir keşif değildir. Hayatın sırrı diyelim. Erişilmez bir saadet diyelim. Bunu arıyanlar maalesef bizde yok. Ortada inkâr edilen bir şey yok. Bizde muharrir, şair, romancı var. Fakat mademki bir yeni nesil ortaya çıkmak üzeredir. O halde bu yeni nesil zevklerinden fedakârlık yapıp, kafasını elleri içine alıp düşüneceği eseri okumalıdır. Ve ben de size hiç tereddüt etmeden derim ki, bu eser ortada yoktur. Şimdiye kadar da bu zaruret anlaşılmamıştır. Bugün anlaşılmış mıdır?.. Evet Kültür haftası onun için çıkıyor. Bu bizim için büyük bir şeydir.

İnkâr edilmez acı bir hakikat varsa, zevkimizle, hissimizle hareket etmemizdir. İnsanı, hayatın problemini, ne olduğunu düşünmeye bile cesaret edememişizdir. Binaenaleyh müsaade ederseniz Halit Ziya’yı modern genç bir romancı telâkki edeyim ve yeniden bastırdığı bazı hikâyelerini ve romanlarını ancak büyük bir zevkle boş zamanlarımda okuyayım.

(…)

Kendilerinden sonra geleceklere ne bir modern felsefe, ne bir fikir, ne bir lisan bırakmıyan insanlar var mıdır? Hocam, Peri ile Çoban hikâyesi güzel olabilir. Bu bizim hassas tarafımıza dokunur. Çarşaflı kızlar hakikaten muhayyelemizi gıcıklar. Hakikaten yalnız histen ibaret insanlar oluveririz. Nitekim Yusuf Ziya’nın şiirleriyle hasta düşmüş, sinirleri bozulmuş, yahut hoppalaşmış züppeleşmiş insanlar vardır. His, her sanatkârın, her insanın malik olduğu bir şeydir. Hattâ hayvanların bile… Fakat his kâfi değildir. Başımız olmadan da şiir yazabilirdik. Evet şu kafamız olmasaydı ve biz boynumuzdan yukarıda hiçbir şey taşımadan yaşayan mahlûklar olsaydık ve yazı yazmasını ellerimiz olduğu için bilseydik gene şiir yazabilirdik. Gene Halit Fahri kadar tiyatro, Reşat Nuri kadar roman yazabilirdik. Demek ki daha başka bir şey istiyoruz. Lisanımızı anamıza babamıza bir sarf ve nahiv kitabına borçluyuz. Hislerimizi de Allaha. Fakat biz kafamızı borçlandıracak yer arıyoruz. Ben Prust, Jid, Dostoyevski, şu ve bu dedim. Öteki Bodler, Renbo desin: Beriki Edgar Po desin. Daha ötekiler Şekspir, Göte, Şiller desinler. Necat oradadır. Kafalarımız bunlara borçlanmadıkça bizi de gelecek bir başka nesil inkâr edecektir.

***

sait faik, bütün eserleri 10, açık hava oteli – konuşmalar mektuplar, bilgi yayınevi, dördüncü basım, ocak 1988, Ankara. Sf. 93-96. (Kaynak kitapta ilk olarak “Kurun” gazetesinde 23 Mart 1936’da yayınlandığı belirtilmektedir.) Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Sait ve Nazım

efser berk, sait faik, münevver andaç, peride celal, nazım hikmet. fotoğraf: vedat günyol

***

ABD’li sinemacı Ira Sachs 2010 yılında hayatını AIDS sebebiyle kaybeden New Yorklu sanatçıların anısına bir kısa film hazırladı. Filmin adı Son Adres: AIDS’ten Ölen Bir New Yorklu Sanatçı Kuşağı için Bir Ağıt‘tı. Adından da anlaşılacağı üzere filmde AIDS nedeniyle ( çoğu 90’ların ilk yarısında ve daha 50’inci yaşlarını görmeden) ölen bu New Yorklu sanatçıların hayatlarını kaybettiklerinde yaşadıkları  son evler, sokaklar, mahalleler gösteriliyor. Yukarıdaki kısa filmde LGBT hareketinin gelişimine büyük katkılar sunmuş bu sanatçıların son nefeslerini verdikleri o sokakları görebilir, aşağıda ise bu sanatçılardan bazılarına ait alıntıları okuyabilirsiniz. İyi seyirler, iyi okumalar. 1 Aralık Dünya AIDS Gününüz Kutsuz Olsun…

***

“Ben AIDS’le yaşayan bir sanatçıyım. İran doğumlu bir eşcinselim. Hayatım boyunca hep damgalanma ve önyargılarla ilgili sorunlarla boğuşmak zorunda kaldım. Acılarımı ve neşelerimi ifade etmek için sanatın gücünü keşfettiğimde, benim için bu Allahın cezası sorunlarla boğuşmanın, yaratma sürecine tüm benliğimle katılmaktan başka bir yolunun olmadığı iyice belli olmuştu. Bir sanat eseri bir kişisel terapi değildi diğer insanların gerçeklikleriyle bir bağ kurmaktı. Büyüyüp olgunlaştıkça bireysel mücadele ve çatışmalarla evrensel mücadele ve çatışmalar arasında her zaman bir ilişki olduğunu daha da çok fark ettim. Zaten bana eserlerimde deneysel olma özgürlüğünü veren şey de, ironik ama tam da bu bilginin kendisi oldu.” Reza Abdoh (1963–1995)

***

“Stonewall’den yirmi üç yıl sonra, geyler hala kendilerine dair samimiyetle çizilmiş çok az imgeye sahipler ve bu iyi örneklerin çoğu da edebiyatımızda ortaya çıktı. Gey insanlar kendilerini görmek istiyorlar –filmlerde, oyunlarda, televizyonda ve resimlerde. Ama bu çok nadir oluyor. Elbette, biz de kendimizi resimlemeliyiz. Bunlar bizim resimlerimiz.” Patrick Angus (1953–1992)

***

“Ben dindar değilim, eşcinselim ve Castro karşıtıyım. Ve bu halimle dünyanın her yerinde asla bir kitap yayınlayamamak ve sürekli toplumun dışında yaşamak için gereken tüm şartlara sahibim.” Reinaldo Arenas (1943–1990)

***

“Pek çok sanatçı çok düz (straight), ciddiyetlerinde de düzler, yapmaya çalıştıkları işlerde de. Ben çok daha duygusal olduğumu düşünüyorum, çok daha coşkulu (ga-ga) olduğumu…” Joe Brainard (1942–1994)

***

“Tanrı bir bitimsizlikti, ama bu arada içimdeki bu hastalık, bu ölüm, bu küçük, sıkı sıkıya tanımlanmış yavan hal, her hangi bir mucize –ya da bilgilendirme içermeyen, tek ve mükemmel bir gerçekti.” Harold Brodkey (1930–1996)

***

“Dünyada çok fazla güzellik var. Sanırım benim en çok sorun yaşadığım şey bu.” Howard Brookner (1954–1989)

***

“Isis biliyor hiç kolay olmadı bu!/ Çok çalışarak emekle queen olundu!/ ve dışarıda benim temsil ettiğim şeyi sevmeyenler var/ Ama yok öyle yağma! Burada olmak benim hakkım!” Ethyl Eichelberger (1945–1990), Nefertiti isimli oyunundan

***

“Bir şey boyanmak istediğinde bana haber gönderir” Luis Frangella (1945–1990)

***

“Benim dünyaya katkım çizme yeteneğimle oldu. Dayanabildiğim kadar uzun zaman, becerebildiğim kadar çok insan için çizebildiğim kadar çok şey çizeceğim. Çizmek temelde prehistorik zamanlarda yapılan şeyle hala aynı. İnsanı ve dünyayı bir araya getirir. Yaşamını büyüleyerek sürdürür.” Keith Haring (1958–1990)

***

“Çoğu gey tiyatro ya özür diliyor ya da teşekkür bekliyor. Benim yaptığım şey gey tiyatro değil –çok daha kötü bir şey. Ben hoş görülmeyi istemiyorum. Hoş görülmek beni ilgilendirmiyor.” Charles Ludlam (1943–1987)

***

“Ben beklenmedik olanı arıyorum. Daha önce hiç görülmemiş şeylerin peşindeyim… O fotoğrafları çekmek için olmam gereken yerlerdeydim. Kendimi onları ortaya çıkarmaya zorunlu hissediyordum” Robert Mapplethorpe (1946–1989)

***

“Neyse ki ben sana ölmeyeceğini söyleyen ilk kişi değilim. Sen yalnızca bedenini kaybedeceksin. Nasılsan öyle kalacaksın, yalnızca artık kira ya da kredi borcu ya da şık giyinmek için endişelenmene gerek olmayacak. Cinsel takıntılarından kurtulacaksın. Artık uyuşturucuya bağımlı olmayacaksın. Alkole ihtiyaç duymayacaksın. Artık selülitlerin ya da sigara ya da kanser ya da AIDS ya da zührevi hastalıklar konusunda kaygılanmayacaksın. Özgür olacaksın.” Cookie Mueller (1949–1989)

***

“Gelecek şimdidir. İnsanlar her zaman geleceğin gelmesini beklerler. Bence hemen şimdi şu anda girişelim her işe. Gelecek burası. Gelecek başladı.” Klaus Nomi (1944–1983)

***

“Hollywood, mitlerin şu büyük yaratıcısı, düz (straight) insanlara geyler hakkında ne düşünmeleri gerektiğini öğretti…ve geylere de kendileri hakkında ne düşünmeleri gerektiğini.” Vito Russo (1946–1990)

***

“Görünmez kelimelerimi haykırıyorum. Ama o kadar yoruluyorum ki. Git gide bitkinleşiyorum. Buradan sana el sallıyorum. Sürünüyorum ve sürünerek son ve tam bir boşluğa açılan o deliği arıyorum.” David Wojnarowicz (1954–1992)

***

Last-Address-postcard

cehov

İnsan inandığı şeydir.

***

Çok kar yağdı ama akan kanın kızıla boyadığı yer kapanmadı.

***

Yalnızlıktan korkuyorsan, evlenme.

***

Mezarımda nasıl yalnız yatacaksam; hayatta da gerçekten öyle yalnız yaşıyorum.

***

Bir aşçı, ağzında sigara, yalan söylüyor: “Ben de üniversiteye gittim… Dünyanın neden yuvarlak olduğunu bilirim.”

***

Daha önce hiçbir adamla böyle rahat ve özgür hissetmemişti.

***

Ah keşke insanların yaşadıkça gençleşip güzelleştikleri bir hayat olsaydı.

***

Seksenlerinde bir ihtiyar, altmışında bir ihtiyara söylüyor: “Utanmalısın, genç adam.”

***

Tanrım, bilmediğim ya da anlamadığım konularda konuşmama ya da insanları yargılamama izin verme.

***

Alıntıları yaptığım “Çehov’un Not Defteri”nin İngilizce versiyonuna Gutenberg Project üzerinden ulaşabilirsiniz.

Julio Cortázar Carol Dunlop'un fotoğrafını çekiyor.

“(…)

Post-scriptum, Aralık 1982

Okur, belki zaten biliyorsun: tamamı tıpkı bir sonat çalan bir piyanist gibi, tek bir ritim ve melodi arayışında birleşmiş elleriyle la Osita ve el Lobo tarafından yaşanıp yazılan bu kitabı Julio, el Lobo, tek başına bitirip düzenledi.

Yolculuğumuz biter bitmez, militan hayatımıza geri döndük ve o zaman da şimdiki gibi yapılacak onca şey olan Nikaragua’ya doğru yeniden yola koyulduk. Carol orada daha önceden başladığı fotoğraf çalışmasına devam ederken ben de insan onuru ve özgürlüğü için çıktığı yola yorulmak nedir bilmeden devam eden bu küçük halkın mücadelesinin büyüklüğünü ve hakikiliğini olası tüm ufuklara göstermek için makaleler yazıyordum. Orada da mutluluğu bulduk, bu sefer Paris-Marsilya duraklarındaki gibi tek başımıza değil, bizim gibi ileriye bakan kadınlar, erkekler ve çocuklarla girdiğimiz gündelik ilişkilerle bulduk mutluluğu. Ve yine orada kötüleşmeye başladı la Osita, hastalığının geçici olduğunu sanmıştık, çünkü ondaki yaşama isteği tüm hastalık belirtilerinden daha güçlüydü ve ben de o cesareti paylaşıyordum onunla; tıpkı onun ışığını, gülümsemesini, ona güneşten, denizden, daha güzel bir geleceğe olan umuttan gelen o aşık olduğum yaşama sevincini de hep paylaştığım gibi. Paris’e bir sürü planlarla döndük: Birlikte kitabı bitirecektik, telif haklarını Nikaragua halkına verecektik, her şeyi daha da yoğun yaşayacaktık. Dönüşümüzün üzerinden dostlarımızın sevgi ve ilgiyle doldurduğu iki ay geçti; la Osita’yı şefkatle sarmaladığımız iki ay, onun bize her gün bizi terk etmekte olan bir değeri sunduğu iki ay. Benim artık eşlik edemeyeceğim bu yalnız yolculuğuna koyuluşunu izledim onun ve 2 Kasım günü ellerimin arasından bir su gibi akıp gitti, bu kitabın sayfalarında defalarca karşısına çıkıp mücadele ettiği iblislerin son sözü söylemelerine asla müsaade etmeden gitti.

Tıpkı son yıllarımın en güzel yanlarını borçlu olduğum gibi, bu kitabı tek başıma bitirmek de ona olan bir borcum. Ama şunu iyi biliyorum, Osita, eğer ayrılık ilk önce benim payıma düşseydi, sen de aynısını yapardın, şu anda senin ellerin de, benimkilerle birlikte bu son satırları yazıyor; birlikte acının hiçbir zaman hayattan, senin bana yaşamayı öğrettiğin bu hayattan ve beraber yaşayıp paylaştığımız bu macerada da göstermeye çalıştığımız burada bir son vermek icap eden ama bizim otoyolumuzda yoluna devam eden dragonumuzda hep hep hep devam edecek olan o hayattan daha güçlü olmadığını, olamayacağını yazıyoruz buraya.

(…)”

Julio Cortázar ve Carol Dunlop son yıllarında zamanlarının büyük bir kısmını  Sandinista Hareketine destek vererek ve onlarla omuz omuza çalışarak geçiriyorlardı. Bu arada birlikte Volkswagen minibüslerine atlayıp Paris’ten Marsilya’ya 30 gün süren bir yolculuğa çıkarlar. Yolculuk bir yılan yavaşlığında olacaktır. Günde yarım saatten fazla yol almak yasaktır. Mayıs-Haziran 1982’de yaşanan ve bir kitap olan 32 günlük macera bu minvalde yaşanır. Yukarıda Cortázar’ın kitabın sonuna eklediği notu okudunuz.

Kitapta Julio Cortázar el Lobo’dur, yani Kurt. Carol Dunlop La Osita’dır, yani Küçük Ayıcık. Volkswagen minibüs el Dragon’dur yani Ejderha. Kitabın adı Los Autonautas de la Cosmopista’dır yani Kozmoyolun Otonotları. Hikaye güzel hikayedir; yani yol, yani aşk hikayesi…

Cortazar ve Dunlop'un Paris-Marsilya gezisinden kolaj.

Istvan Orkeny

1949, Istvan Örkeny ve diğer yazarlar Devlet Başkanı’nın odasında Edebiyat Dünyasının meselelerini konuşuyorlar. Foto: Kotnyek Antal

Kamuoyu Araştırması

Istvan Örkeny, Macaristan (1912-1979)

Macaristan Kamuoyu Araştırma Bürosu nihayet ilk anket çalışmasını gerçekleştirdi ve kısa süre önce sonuçları açıkladı. Araştırmanın konusu şuydu: İnsanlar ülkenin geçmişini, şimdisini ve geleceğini nasıl görüyorlar? Sonuçların güvenilir olması için, büro farklı statülerden, mevkilerden, mesleklerden ve inançlardan 2.975 vatandaşa birer anket gönderdi.

Sorular şöyleydi:

1. Şu anki rejim hakkındaki düşünceleriniz nedir?

a) olumlu
b) olumsuz
c) ne olumlu ne olumsuz ama azıcık gelişme fena olmazdı
d) ben Viyana’ya yerleşmek istiyorum

2. Kendinizi yabancılaşmış hissediyor musunuz?

a) tümüyle yabancılamış hissediyorum
b) neredeyse tümüyle yabancılaşmış hissediyorum
c) kendimi, tabiri cazise, baştan aşağı yabancılaşmış hissediyorum
d) ara sıra kapıcıyla konuşurum

3. Kültürel ilgileriniz nelerdir?

a) sinemalara, maçlara ve barlara giderim.
b) ara sıra pencereden bakarım
c) pencereden bile bakmam
d) Mao Tse Tung’un Küçük Kızıl Kitabı’nı beğenmedim

4. Felsefi eğiliminiz daha çok hangi yöndedir?

a) Marksizm
b) anti-Marksizm
c) bilim kurgu
d) alkolizm

Araştırma sonuçları Macar halkının şu noktalarda hemfikir olduğunu gösteriyor:

1. Şu son yirmi yıl boyunca Macaristan bir yeryüzü cennetiydi.
2. 9 numaralı hattın bir kere bile zamanında gelmeyen otobüslerini saymazsak Macaristan hala bir yeryüzü cenneti.
3. Eğer 9 numaralı hattın otobüsleri arttırılırsa Macaristan’ı daha da parlak bir gelecek bekliyor.

carl sandburg

Şiirin On Tanımı

Carl Sandburg, Amerika Birleşik Devletleri (1878-1967)

1. Şiir belli hedefler gözeten yankı, hece ve uzun dalgalardan yine kendi sessizliğini yıkmak için düzenlenmiş bir ritim yaratan bir sessiz gösterimdir.

2. Şiir toprakta yaşayan ama uçmak isteyen bir deniz canlısının güncesidir.

3. Şiir ufukta bir açıklama olamayacak kadar büyük bir hızla kayboluveren hayata dair bir dizi açıklamadır.

4. Şiir bilinmeyenin ve bilinemezin sınırlarını zorlayacak hecelerin peşinde bir arayıştır.

5. Şiir masmavi bir ilkbahar göğünde esen beyaz bir rüzgarda salınan bir uçurtmanın kuyruğuna bağlanmış renkli bir kürenin içine kapatılan türlü türlü bilmecelerle düğümlü bir sarı ipek mendil teoremidir.

6. Şiir bir çiçeğin açılıp güneşlenen taç yapraklarıyla aynı çiçeğin toprağın altından onlarla tartışan kökü arasındaki sohbet ve suskunluktur.

7. Şiir hayata önce beşiklik edip sonra mezar olan toprağa özgü paradoksun mekanizmasıdır.

8. Şiir gökkuşaklarının nasıl yapıldığını ve neden kaybolduklarını söyleyen bir hayalet yazıdır.

9. Şiir sümbüllerle bisküvilerin sentezidir.

10. Şiir bir kapının bakanlara o bir anlığına görünen şeylere dair tahminler yaptırıp duran açınıp kapanışıdır.

***

İsveç asıllı ABD’li şair Carl Sandburg’un 1928’de yayınladığı Good Morning America isimli kitabında yer alan 38 şiir tanımından seçilmiş on tanımı okudunuz.

Fotoğraflar: Péter Máté

Şoför

Istvan Örkeny, Macaristan (1912-1979)

Nakliyecilik yapan József Pereszlényi CO 75-14 plakalı Wartburg marka otomobiliyle köşedeki gazete bayiinin önünde durdu.

― Bana bir “Budapeşte Haber” ver.

― Maalesef tükendi.

― O zaman dünkü gazeteden ver bir tane

― O da kalmadı. Ama isterseniz yarınki nüshadan bir tane var.

― Onda da gösterimdeki filmler yazar mı?

― O, her gün olur.

― İyi o zaman, yarınki gazeteden ver bir tane. ―dedi nakliyeci adam.

Dönüp arabasına bindi, direksiyon koltuğuna oturup gösterimdeki filmlere ve seanslarına baktı. Sonunda bir Çekoslavak filmi buldu: “Bir Sarışının Aşkları”, övgüyle bahsediliyordu bu filmden. Stácio Sokak’taki Mavi Mağara Sineması’nda gösteriliyordu, saat beş buçukta.

Tam da saatiydi. Ama az da olsa vakti vardı hâlâ. Ertesi günün gazetesinin sayfalarını karıştırdı biraz. József Pereszlényi isimli nakliyeci hakkındaki bir haber dikkatini çekti, CO 75-14 plakalı hususi otomobiliyle hız limitini aştığı için Stácio Sokak’taki Mavi Mağara Sineması yakınlarında direksiyon hakimiyetini kaybedip karşıdan gelmekte olan bir kamyona çarpıyordu. Dikkatsiz şoför olay yerinde hayatını kaybediyordu.

“Siz öyle sanın!” dedi kendi kendine Pereszlényi.

Saatine baktı. Neredeyse beş buçuktu. Gazeteyi katlayıp cebine koydu ve hemen yola çıktı, hız limitini aştığı için Stácio Sokak’ta Mavi Mağara Sineması yakınlarında direksiyon hakimiyetini kaybedip karşıdan gelmekte olan bir kamyona çarptı.

Olay yerinde hayatını kaybetti. Cebinde ölümünü haber veren ertesi günün gazetesi vardı.

tılsım roberto bolano

“Bu bir korku hikayesidir” diye başlar Bolaño’nun romanı. Bunu unutmayalım. Tılsım bir korku hikayesidir, “hatta bir dehşet hikayesi.” Uzun süren bir korkunun, yaklaştığı sezilen korkunç bir katliamın arifesinde yaşanan bir korkunun hikayesi. Ve bize o katliamın yaklaştığını sezdiren çok eski bir şarkı vardır. Hikayeyi bize anlatan şiirin anası bilir bunu elbet, biz de bilelim. O şarkıyı aklımızdan çıkarmayalım:

Herkes meydana toplanınca
Kapattı silahlı adamlar tüm
girişleri, çıkışları, geçişleri.

Ama ben anlattığım için bunu (korkuyu) hissetmeyeceksiniz, der hikayenin anlatıcısı. Auxilio, Uruguaylı bohem kadın, yoksul şairlerin ‘Meksika şiirinin anası’ olduğunu iddia eden dostu. Ve kitap boyunca daldan dala atlayarak, doğru hatırlayarak, yanlış hatırlayarak, birden unutuvererek, düşleyerek, düşlediğini düşünerek, rüyasında görerek, rüyasında görmeyerek, öyle sanarak, hiç de öyle sanmayarak bir gerçekliği eğip bükmenin tüm fiillerini kullanarak korkuyu hikayesine yaklaştırmadan anlatır gerçekten. Türlü tuhaf hikayelerle askerlerin kanla şiddetle boşalttığı bir fakültenin kadınlar tuvaletinde 1968 yılının 18 Eylül’ünden 30 Eylül’üne kadar mahsur kalan bir kadına eşlik ederiz.

Haykırışlar yükseldi göğe.
Ölümün uğultusu duyuldu.

Yani eğer hikaye sizi Meksika’ya, 1968 Eylül’üne götürdüyse ama siz daha ölümün uğultusunu duymadınızsa, Auxilio’nun mahareti sayesindedir. O Meksika şiirinin anasıdır ve elbet kulaklarındadır ölümün yaklaşan uğultusu. Ama bütün analar gibi bizi (okuru) korumak ister. O meşum uğultuyu fark etmeyelim diye eğlenceli, ilgi çekici, değişik hikayeleri anlatır bize. Meksika’ya nasıl geldiğini anlatır, İspanyol sürgünü şair dostlarından, Edebiyat Fakültesinin dedikodularından, Meksiko’nun bohem edebiyat dünyasından bahseder. Bir mitolojik hikaye ve nereye koyacağımızı bilemeyeceğimiz birkaç anekdot daha katar araya: Düşe benzeyen gerçekler, gerçeği andıran düşler. Yaklaşan kanın kokusu sızmaz anlatıya.

Hava kan kokusuyla lekelendi.
Acı ve utanç kapladı dört yanı.

Tılsım’da kurgu gerçeğin içine yerleşir. Kurmaca olaylar gerçek zamanın ve karakterlerin içine dağılır. Biz okurlar zamanın bir koridorundan geçeriz ve gerçekle kurguyu süzmekte zorlanırız. Kitapta karşılaştığımız tüm isimler gerçekte vardırlar. Hikayenin geçtiği tarihlerde o şehirde yaşıyordurlar. Ama anlatılanlar gerçek midir, orası muamma. Bu muamma, okuru sürekli bir şüphe halinde bırakır. Gerçekle kurgu arasında gider geliriz.

Acılı ve hazin oldu talihimiz.
Bizimle öğretildi kötü kader.

Bir de meseleyi daha karmaşık hale getiren, gerçek kişiler olup isim değiştirerek Bolaño’nun önceki kitaplarından gelenler vardır: Kitabın yazarına karşılık gelen Arturo Belano gibi ya da kitabın anlatıcısı Auxilio yahut Bolaño’nun kitabını ithaf ettiği şair arkadaşı Papasquiaro’ya karşılık gelen ve bir ara görünüveren Ulises Lima gibi. Üçünü de Bolaño’nun önceki kitabı Vahşi Hafiyeler’den hatırlarız. Onlarla birlikte yaklaşırız 2 Ekim 1968’te yaşanacak olan acılı ve kanlı Tlatelolco Katliamı’na.

Kalın kerpiç duvarlara çarptık.
Tek mirasımız delik deşik bir ağ oldu.

Zamanla oynar Bolaño. Anlatıcı Auxilio geçmişi düşünür ama onun zihninde geçmiş farklı bir şeydir: “Geçmişi düşünüyordum ama geçmişim şimdiki zamanın, geleceğin ve geçmişin birleşmiş haliydi, hepsi birbirine geçmişti” Yine de bu kadar kolay açıklanabilir değildir Tılsım’ın kurgusu. Mekanla da oynar Bolaño. Auxilio yalnızca zamanda özgürce gezmez. Mekanı da kendisiyle taşır: “Ben anılarımın toplamıydım. Hâlâ fakülte binasındaki kadınlar tuvaletinde yaşıyordum. Gittiğim her yere 1968 Eylül’ünü de beraberimde götürüyordum.”

1968’in Eylül ayına, Edebiyat Fakültesinin kadınlar tuvaletine sıkışmaz anlatı. Auxilio Meksika’ya gelişinden başlar anlatmaya, sonra yavaş yavaş 1968 yılına gelir “ya da 1968 yılı ona gelir.” Zaman, mekan ve anlatıcı sürekli hareket halindedir kitapta. Askerlerin el koyduğu fakültede, kadınlar tuvaletinde mahsur kalır. Orası mekan ve zaman olarak kurgunun merkezidir. Ama Auxilio zamanın içinde gezmeye devam eder. Bu zaman yelpazesi, mitolojik çağlardan, Bolaño’nun ölümüyle yarım kalan romanına adını veren 2666 yılına kadar açılan geniş bir yelpazedir: “Guerrero (caddesi), gecenin o vakti sokaktan çok mezarlığa benzer, 1974’teki veya 1968’deki veya 1975’teki bir mezarlığa değil ama 2666 yılındaki bir mezarlığa” benzer der Auxilio.

Korkuyu kitabın son bölümünün girişinde hissederiz. Auxilio artık karar verdiğinde: “İşte o an dağlardan inmeye karar verdim. Kadınlar tuvaletinde açlıktan ölmemeye karar verdim. Delirmemeye karar verdim. Dilenmemeye karar verdim. Kafama silah dayansa da gerçekleri söylemeye karar verdim.”

Auxilio korkusunu yener ve artık çıkmaya karar verir. Ya da hayır. Auxilio korkusunu yenip bir şeye karar vermez. Sonunda Auxilio’yu tuvalette bulurlar. Olsun, kendini iyi hisseder ve anlatmaya karar verir. Görmeye, katılmaya karar verir. Duymaya, hatırlamaya karar verir. Ama fakülte baskınının devamında 2 Ekim 1968’teki Tlatelolco Katliamı’nı görmez. Ya da görür ama doğu klasiklerine özgü oryantal bir rüyaya benzer (belki korkuyu okura yaklaştırmamak için) hayalle karışık bir şey olarak görür:

Bir şarkı, birlikte yürüyen gençler, bir uçurum. Şarkının kesilmediğini, gençlerin durmadığını, uçurumun korkutmadığını görür. Geriye yalnızca bir şarkı kalır. Onlardan önce söylenmiş, onların söylediği ve onlardan sonra da söylenecek olan bir şarkı. Korkmaktan (ve okuru korkutmaktan) korkan kitabın kahramanı, Meksika şiirinin anası Auxilio’ya da musallat olur şarkı. Ona da bir cesaret bulaştırır, romana adını veren o inanılmaz cesur final cümlesini söyler gerçeklerden ve gelecekten korkmayan o şarkıdan güç alarak.

Belki de bu yazının satırları arasında gezinen şarkı gibi bir şarkıdır o da. Katliamdan yaklaşık 450 yıl önce Aztekler tarafından söylenen ve Tlatelolco Katliamı yaşanınca kitapta da “gerçekten yazıyormuş gibi görünen  tek” şair olarak anılan José Emilio Pacheco tarafından yeniden hatırlatılan o yüzlerce yıllık şarkıya benzer bir şarkı.

 

Tılsım, Roberto Bolaño, Çeviren: Zeynep Heyzen Ateş, Pegasus Yayınları, Aralık 2013, İstanbul . 172 sf.

Les mouches- Sartre
İlerleme ve Gerileme

Sineklerin de geçebildiği bir cam icat etmişlerdi. Sinek geliyordu, camı başıyla azıcık ittiriyordu ve hop, öbür taraftaydı. Sinek nasıl mutlu ama. Ancak bu mutluluk, bir Macar bilginin çok lifli olan bu camın esnek lif yapılarındaki bilmem ne karın ağrısı özellik nedeniyle sineklerin girebildiğini ama çıkamadığını ya da tam tersinin olduğunu keşfetmesiyle yerle bir oldu. Bunun üzerine hemen aynı camdan içinde şekerli bir bölge olan bir sinek tuzağı icat ettiler, sinekler orada umutsuzluk içinde ölüyorlardı. İşte bu icatla beraber çok daha iyi bir kaderi hak eden bu hayvanlarla kardeşçe bir yaşam sürme ihtimalimiz tamamen ortadan kalktı.

Çehov’un Not Defterinden

Eylül 17, 2014

chekhov

Iv. (Çehov’un kardeşi İvan) aşk üzerine felsefe yapabiliyordu ama aşık olamıyordu.

***

Neden Hamlet öldükten sonra geri dönen hayaletlerle bu kadar uğraşıyor ki, hayatın kendisi onlardan kat kat korkunç bunca hayaletle doluyken?

***

İyi bir insan utanç duyabilmeli, bir köpeğin karşısında bile…

***

Ve tıpkı gerçekte olduğu gibi; gerçek sandığım şeyin düş, düş sandığım şeyin gerçek olduğunu düşledim.

***

Bir adam ve bir kadın, birbirleriyle ne yapacaklarını bilemedikleri için evlenirler.

***

Bıyıksız bir adam, bıyıklı bir kadın gibidir.

***

İnsan kötüye direnemiyor ama iyiye direnebiliyor.

***

Ölüm korkunç bir şey ama sonsuza dek yaşayabileceğini ve asla ölmeyeceğini hissetmek daha da korkunç.

***

Alıntıları yaptığım “Note-Book of Anton Chekhov”un İngilizce versiyonuna Gutenberg Project üzerinden ulaşabilirsiniz.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 166 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: