Julio Cortázar Carol Dunlop'un fotoğrafını çekiyor.

“(…)

Post-scriptum, Aralık 1982

Okur, belki zaten biliyorsun: tamamı tıpkı bir sonat çalan bir piyanist gibi, tek bir ritim ve melodi arayışında birleşmiş elleriyle la Osita ve el Lobo tarafından yaşanıp yazılan bu kitabı Julio, el Lobo, tek başına bitirip düzenledi.

Yolculuğumuz biter bitmez, militan hayatımıza geri döndük ve o zaman da şimdiki gibi yapılacak onca şey olan Nikaragua’ya doğru yeniden yola koyulduk. Carol orada daha önceden başladığı fotoğraf çalışmasına devam ederken ben de insan onuru ve özgürlüğü için çıktığı yola yorulmak nedir bilmeden devam eden bu küçük halkın mücadelesinin büyüklüğünü ve hakikiliğini olası tüm ufuklara göstermek için makaleler yazıyordum. Orada da mutluluğu bulduk, bu sefer Paris-Marsilya duraklarındaki gibi tek başımıza değil, bizim gibi ileriye bakan kadınlar, erkekler ve çocuklarla girdiğimiz gündelik ilişkilerle bulduk mutluluğu. Ve yine orada kötüleşmeye başladı la Osita, hastalığının geçici olduğunu sanmıştık, çünkü ondaki yaşama isteği tüm hastalık belirtilerinden daha güçlüydü ve ben de o cesareti paylaşıyordum onunla; tıpkı onun ışığını, gülümsemesini, ona güneşten, denizden, daha güzel bir geleceğe olan umuttan gelen o aşık olduğum yaşama sevincini de hep paylaştığım gibi. Paris’e bir sürü planlarla döndük: Birlikte kitabı bitirecektik, telif haklarını Nikaragua halkına verecektik, her şeyi daha da yoğun yaşayacaktık. Dönüşümüzün üzerinden dostlarımızın sevgi ve ilgiyle doldurduğu iki ay geçti; la Osita’yı şefkatle sarmaladığımız iki ay, onun bize her gün bizi terk etmekte olan bir değeri sunduğu iki ay. Benim artık eşlik edemeyeceğim bu yalnız yolculuğuna koyuluşunu izledim onun ve 2 Kasım günü ellerimin arasından bir su gibi akıp gitti, bu kitabın sayfalarında defalarca karşısına çıkıp mücadele ettiği iblislerin son sözü söylemelerine asla müsaade etmeden gitti.

Tıpkı son yıllarımın en güzel yanlarını borçlu olduğum gibi, bu kitabı tek başıma bitirmek de ona olan bir borcum. Ama şunu iyi biliyorum, Osita, eğer ayrılık ilk önce benim payıma düşseydi, sen de aynısını yapardın, şu anda senin ellerin de, benimkilerle birlikte bu son satırları yazıyor; birlikte acının hiçbir zaman hayattan, senin bana yaşamayı öğrettiğin bu hayattan ve beraber yaşayıp paylaştığımız bu macerada da göstermeye çalıştığımız burada bir son vermek icap eden ama bizim otoyolumuzda yoluna devam eden dragonumuzda hep hep hep devam edecek olan o hayattan daha güçlü olmadığını, olamayacağını yazıyoruz buraya.

(…)”

Julio Cortázar ve Carol Dunlop son yıllarında zamanlarının büyük bir kısmını  Sandinista Hareketine destek vererek ve onlarla omuz omuza çalışarak geçiriyorlardı. Bu arada birlikte Volkswagen minibüslerine atlayıp Paris’ten Marsilya’ya 30 gün süren bir yolculuğa çıkarlar. Yolculuk bir yılan yavaşlığında olacaktır. Günde yarım saatten fazla yol almak yasaktır. Mayıs-Haziran 1982’de yaşanan ve bir kitap olan 32 günlük macera bu minvalde yaşanır. Yukarıda Cortázar’ın kitabın sonuna eklediği notu okudunuz.

Kitapta Julio Cortázar el Lobo’dur, yani Kurt. Carol Dunlop La Osita’dır, yani Küçük Ayıcık. Volkswagen minibüs el Dragon’dur yani Ejderha. Kitabın adı Los Autonautas de la Cosmopista’dır yani Kozmoyolun Otonotları. Hikaye güzel hikayedir; yani yol, yani aşk hikayesi…

Cortazar ve Dunlop'un Paris-Marsilya gezisinden kolaj.

Istvan Orkeny

1949, Istvan Örkeny ve diğer yazarlar Devlet Başkanı’nın odasında Edebiyat Dünyasının meselelerini konuşuyorlar. Foto: Kotnyek Antal

Kamuoyu Araştırması

Istvan Örkeny, Macaristan (1912-1979)

Macaristan Kamuoyu Araştırma Bürosu nihayet ilk anket çalışmasını gerçekleştirdi ve kısa süre önce sonuçları açıkladı. Araştırmanın konusu şuydu: İnsanlar ülkenin geçmişini, şimdisini ve geleceğini nasıl görüyorlar? Sonuçların güvenilir olması için, büro farklı statülerden, mevkilerden, mesleklerden ve inançlardan 2.975 vatandaşa birer anket gönderdi.

Sorular şöyleydi:

1. Şu anki rejim hakkındaki düşünceleriniz nedir?

a) olumlu
b) olumsuz
c) ne olumlu ne olumsuz ama azıcık gelişme fena olmazdı
d) ben Viyana’ya yerleşmek istiyorum

2. Kendinizi yabancılaşmış hissediyor musunuz?

a) tümüyle yabancılamış hissediyorum
b) neredeyse tümüyle yabancılaşmış hissediyorum
c) kendimi, tabiri cazise, baştan aşağı yabancılaşmış hissediyorum
d) ara sıra kapıcıyla konuşurum

3. Kültürel ilgileriniz nelerdir?

a) sinemalara, maçlara ve barlara giderim.
b) ara sıra pencereden bakarım
c) pencereden bile bakmam
d) Mao Tse Tung’un Küçük Kızıl Kitabı’nı beğenmedim

4. Felsefi eğiliminiz daha çok hangi yöndedir?

a) Marksizm
b) anti-Marksizm
c) bilim kurgu
d) alkolizm

Araştırma sonuçları Macar halkının şu noktalarda hemfikir olduğunu gösteriyor:

1. Şu son yirmi yıl boyunca Macaristan bir yeryüzü cennetiydi.
2. 9 numaralı hattın bir kere bile zamanında gelmeyen otobüslerini saymazsak Macaristan hala bir yeryüzü cenneti.
3. Eğer 9 numaralı hattın otobüsleri arttırılırsa Macaristan’ı daha da parlak bir gelecek bekliyor.

carl sandburg

Şiirin On Tanımı

Carl Sandburg, Amerika Birleşik Devletleri (1878-1967)

1. Şiir belli hedefler gözeten yankı, hece ve uzun dalgalardan yine kendi sessizliğini yıkmak için düzenlenmiş bir ritim yaratan bir sessiz gösterimdir.

2. Şiir toprakta yaşayan ama uçmak isteyen bir deniz canlısının güncesidir.

3. Şiir ufukta bir açıklama olamayacak kadar büyük bir hızla kayboluveren hayata dair bir dizi açıklamadır.

4. Şiir bilinmeyenin ve bilinemezin sınırlarını zorlayacak hecelerin peşinde bir arayıştır.

5. Şiir masmavi bir ilkbahar göğünde esen beyaz bir rüzgarda salınan bir uçurtmanın kuyruğuna bağlanmış renkli bir kürenin içine kapatılan türlü türlü bilmecelerle düğümlü bir sarı ipek mendil teoremidir.

6. Şiir bir çiçeğin açılıp güneşlenen taç yapraklarıyla aynı çiçeğin toprağın altından onlarla tartışan kökü arasındaki sohbet ve suskunluktur.

7. Şiir hayata önce beşiklik edip sonra mezar olan toprağa özgü paradoksun mekanizmasıdır.

8. Şiir gökkuşaklarının nasıl yapıldığını ve neden kaybolduklarını söyleyen bir hayalet yazıdır.

9. Şiir sümbüllerle bisküvilerin sentezidir.

10. Şiir bir kapının bakanlara o bir anlığına görünen şeylere dair tahminler yaptırıp duran açınıp kapanışıdır.

***

İsveç asıllı ABD’li şair Carl Sandburg’un 1928’de yayınladığı Good Morning America isimli kitabında yer alan 38 şiir tanımından seçilmiş on tanımı okudunuz.

Fotoğraflar: Péter Máté

Şoför

Istvan Örkeny, Macaristan (1912-1979)

Nakliyecilik yapan József Pereszlényi CO 75-14 plakalı Wartburg marka otomobiliyle köşedeki gazete bayiinin önünde durdu.

― Bana bir “Budapeşte Haber” ver.

― Maalesef tükendi.

― O zaman dünkü gazeteden ver bir tane

― O da kalmadı. Ama isterseniz yarınki nüshadan bir tane var.

― Onda da gösterimdeki filmler yazar mı?

― O, her gün olur.

― İyi o zaman, yarınki gazeteden ver bir tane. ―dedi nakliyeci adam.

Dönüp arabasına bindi, direksiyon koltuğuna oturup gösterimdeki filmlere ve seanslarına baktı. Sonunda bir Çekoslavak filmi buldu: “Bir Sarışının Aşkları”, övgüyle bahsediliyordu bu filmden. Stácio Sokak’taki Mavi Mağara Sineması’nda gösteriliyordu, saat beş buçukta.

Tam da saatiydi. Ama az da olsa vakti vardı hâlâ. Ertesi günün gazetesinin sayfalarını karıştırdı biraz. József Pereszlényi isimli nakliyeci hakkındaki bir haber dikkatini çekti, CO 75-14 plakalı hususi otomobiliyle hız limitini aştığı için Stácio Sokak’taki Mavi Mağara Sineması yakınlarında direksiyon hakimiyetini kaybedip karşıdan gelmekte olan bir kamyona çarpıyordu. Dikkatsiz şoför olay yerinde hayatını kaybediyordu.

“Siz öyle sanın!” dedi kendi kendine Pereszlényi.

Saatine baktı. Neredeyse beş buçuktu. Gazeteyi katlayıp cebine koydu ve hemen yola çıktı, hız limitini aştığı için Stácio Sokak’ta Mavi Mağara Sineması yakınlarında direksiyon hakimiyetini kaybedip karşıdan gelmekte olan bir kamyona çarptı.

Olay yerinde hayatını kaybetti. Cebinde ölümünü haber veren ertesi günün gazetesi vardı.

tılsım roberto bolano

“Bu bir korku hikayesidir” diye başlar Bolaño’nun romanı. Bunu unutmayalım. Tılsım bir korku hikayesidir, “hatta bir dehşet hikayesi.” Uzun süren bir korkunun, yaklaştığı sezilen korkunç bir katliamın arifesinde yaşanan bir korkunun hikayesi. Ve bize o katliamın yaklaştığını sezdiren çok eski bir şarkı vardır. Hikayeyi bize anlatan şiirin anası bilir bunu elbet, biz de bilelim. O şarkıyı aklımızdan çıkarmayalım:

Herkes meydana toplanınca
Kapattı silahlı adamlar tüm
girişleri, çıkışları, geçişleri.

Ama ben anlattığım için bunu (korkuyu) hissetmeyeceksiniz, der hikayenin anlatıcısı. Auxilio, Uruguaylı bohem kadın, yoksul şairlerin ‘Meksika şiirinin anası’ olduğunu iddia eden dostu. Ve kitap boyunca daldan dala atlayarak, doğru hatırlayarak, yanlış hatırlayarak, birden unutuvererek, düşleyerek, düşlediğini düşünerek, rüyasında görerek, rüyasında görmeyerek, öyle sanarak, hiç de öyle sanmayarak bir gerçekliği eğip bükmenin tüm fiillerini kullanarak korkuyu hikayesine yaklaştırmadan anlatır gerçekten. Türlü tuhaf hikayelerle askerlerin kanla şiddetle boşalttığı bir fakültenin kadınlar tuvaletinde 1968 yılının 18 Eylül’ünden 30 Eylül’üne kadar mahsur kalan bir kadına eşlik ederiz.

Haykırışlar yükseldi göğe.
Ölümün uğultusu duyuldu.

Yani eğer hikaye sizi Meksika’ya, 1968 Eylül’üne götürdüyse ama siz daha ölümün uğultusunu duymadınızsa, Auxilio’nun mahareti sayesindedir. O Meksika şiirinin anasıdır ve elbet kulaklarındadır ölümün yaklaşan uğultusu. Ama bütün analar gibi bizi (okuru) korumak ister. O meşum uğultuyu fark etmeyelim diye eğlenceli, ilgi çekici, değişik hikayeleri anlatır bize. Meksika’ya nasıl geldiğini anlatır, İspanyol sürgünü şair dostlarından, Edebiyat Fakültesinin dedikodularından, Meksiko’nun bohem edebiyat dünyasından bahseder. Bir mitolojik hikaye ve nereye koyacağımızı bilemeyeceğimiz birkaç anekdot daha katar araya: Düşe benzeyen gerçekler, gerçeği andıran düşler. Yaklaşan kanın kokusu sızmaz anlatıya.

Hava kan kokusuyla lekelendi.
Acı ve utanç kapladı dört yanı.

Tılsım’da kurgu gerçeğin içine yerleşir. Kurmaca olaylar gerçek zamanın ve karakterlerin içine dağılır. Biz okurlar zamanın bir koridorundan geçeriz ve gerçekle kurguyu süzmekte zorlanırız. Kitapta karşılaştığımız tüm isimler gerçekte vardırlar. Hikayenin geçtiği tarihlerde o şehirde yaşıyordurlar. Ama anlatılanlar gerçek midir, orası muamma. Bu muamma, okuru sürekli bir şüphe halinde bırakır. Gerçekle kurgu arasında gider geliriz.

Acılı ve hazin oldu talihimiz.
Bizimle öğretildi kötü kader.

Bir de meseleyi daha karmaşık hale getiren, gerçek kişiler olup isim değiştirerek Bolaño’nun önceki kitaplarından gelenler vardır: Kitabın yazarına karşılık gelen Arturo Belano gibi ya da kitabın anlatıcısı Auxilio yahut Bolaño’nun kitabını ithaf ettiği şair arkadaşı Papasquiaro’ya karşılık gelen ve bir ara görünüveren Ulises Lima gibi. Üçünü de Bolaño’nun önceki kitabı Vahşi Hafiyeler’den hatırlarız. Onlarla birlikte yaklaşırız 2 Ekim 1968’te yaşanacak olan acılı ve kanlı Tlatelolco Katliamı’na.

Kalın kerpiç duvarlara çarptık.
Tek mirasımız delik deşik bir ağ oldu.

Zamanla oynar Bolaño. Anlatıcı Auxilio geçmişi düşünür ama onun zihninde geçmiş farklı bir şeydir: “Geçmişi düşünüyordum ama geçmişim şimdiki zamanın, geleceğin ve geçmişin birleşmiş haliydi, hepsi birbirine geçmişti” Yine de bu kadar kolay açıklanabilir değildir Tılsım’ın kurgusu. Mekanla da oynar Bolaño. Auxilio yalnızca zamanda özgürce gezmez. Mekanı da kendisiyle taşır: “Ben anılarımın toplamıydım. Hâlâ fakülte binasındaki kadınlar tuvaletinde yaşıyordum. Gittiğim her yere 1968 Eylül’ünü de beraberimde götürüyordum.”

1968’in Eylül ayına, Edebiyat Fakültesinin kadınlar tuvaletine sıkışmaz anlatı. Auxilio Meksika’ya gelişinden başlar anlatmaya, sonra yavaş yavaş 1968 yılına gelir “ya da 1968 yılı ona gelir.” Zaman, mekan ve anlatıcı sürekli hareket halindedir kitapta. Askerlerin el koyduğu fakültede, kadınlar tuvaletinde mahsur kalır. Orası mekan ve zaman olarak kurgunun merkezidir. Ama Auxilio zamanın içinde gezmeye devam eder. Bu zaman yelpazesi, mitolojik çağlardan, Bolaño’nun ölümüyle yarım kalan romanına adını veren 2666 yılına kadar açılan geniş bir yelpazedir: “Guerrero (caddesi), gecenin o vakti sokaktan çok mezarlığa benzer, 1974’teki veya 1968’deki veya 1975’teki bir mezarlığa değil ama 2666 yılındaki bir mezarlığa” benzer der Auxilio.

Korkuyu kitabın son bölümünün girişinde hissederiz. Auxilio artık karar verdiğinde: “İşte o an dağlardan inmeye karar verdim. Kadınlar tuvaletinde açlıktan ölmemeye karar verdim. Delirmemeye karar verdim. Dilenmemeye karar verdim. Kafama silah dayansa da gerçekleri söylemeye karar verdim.”

Auxilio korkusunu yener ve artık çıkmaya karar verir. Ya da hayır. Auxilio korkusunu yenip bir şeye karar vermez. Sonunda Auxilio’yu tuvalette bulurlar. Olsun, kendini iyi hisseder ve anlatmaya karar verir. Görmeye, katılmaya karar verir. Duymaya, hatırlamaya karar verir. Ama fakülte baskınının devamında 2 Ekim 1968’teki Tlatelolco Katliamı’nı görmez. Ya da görür ama doğu klasiklerine özgü oryantal bir rüyaya benzer (belki korkuyu okura yaklaştırmamak için) hayalle karışık bir şey olarak görür:

Bir şarkı, birlikte yürüyen gençler, bir uçurum. Şarkının kesilmediğini, gençlerin durmadığını, uçurumun korkutmadığını görür. Geriye yalnızca bir şarkı kalır. Onlardan önce söylenmiş, onların söylediği ve onlardan sonra da söylenecek olan bir şarkı. Korkmaktan (ve okuru korkutmaktan) korkan kitabın kahramanı, Meksika şiirinin anası Auxilio’ya da musallat olur şarkı. Ona da bir cesaret bulaştırır, romana adını veren o inanılmaz cesur final cümlesini söyler gerçeklerden ve gelecekten korkmayan o şarkıdan güç alarak.

Belki de bu yazının satırları arasında gezinen şarkı gibi bir şarkıdır o da. Katliamdan yaklaşık 450 yıl önce Aztekler tarafından söylenen ve Tlatelolco Katliamı yaşanınca kitapta da “gerçekten yazıyormuş gibi görünen  tek” şair olarak anılan José Emilio Pacheco tarafından yeniden hatırlatılan o yüzlerce yıllık şarkıya benzer bir şarkı.

 

Tılsım, Roberto Bolaño, Çeviren: Zeynep Heyzen Ateş, Pegasus Yayınları, Aralık 2013, İstanbul . 172 sf.

Les mouches- Sartre
İlerleme ve Gerileme

Sineklerin de geçebildiği bir cam icat etmişlerdi. Sinek geliyordu, camı başıyla azıcık ittiriyordu ve hop, öbür taraftaydı. Sinek nasıl mutlu ama. Ancak bu mutluluk, bir Macar bilginin çok lifli olan bu camın esnek lif yapılarındaki bilmem ne karın ağrısı özellik nedeniyle sineklerin girebildiğini ama çıkamadığını ya da tam tersinin olduğunu keşfetmesiyle yerle bir oldu. Bunun üzerine hemen aynı camdan içinde şekerli bir bölge olan bir sinek tuzağı icat ettiler, sinekler orada umutsuzluk içinde ölüyorlardı. İşte bu icatla beraber çok daha iyi bir kaderi hak eden bu hayvanlarla kardeşçe bir yaşam sürme ihtimalimiz tamamen ortadan kalktı.

Çehov’un Not Defterinden

Eylül 17, 2014

chekhov

Iv. (Çehov’un kardeşi İvan) aşk üzerine felsefe yapabiliyordu ama aşık olamıyordu.

***

Neden Hamlet öldükten sonra geri dönen hayaletlerle bu kadar uğraşıyor ki, hayatın kendisi onlardan kat kat korkunç bunca hayaletle doluyken?

***

İyi bir insan utanç duyabilmeli, bir köpeğin karşısında bile…

***

Ve tıpkı gerçekte olduğu gibi; gerçek sandığım şeyin düş, düş sandığım şeyin gerçek olduğunu düşledim.

***

Bir adam ve bir kadın, birbirleriyle ne yapacaklarını bilemedikleri için evlenirler.

***

Bıyıksız bir adam, bıyıklı bir kadın gibidir.

***

İnsan kötüye direnemiyor ama iyiye direnebiliyor.

***

Ölüm korkunç bir şey ama sonsuza dek yaşayabileceğini ve asla ölmeyeceğini hissetmek daha da korkunç.

***

Alıntıları yaptığım “Note-Book of Anton Chekhov”un İngilizce versiyonuna Gutenberg Project üzerinden ulaşabilirsiniz.

Cortazar

“(…)

Sanırım daha çok küçük yaşlarımdan itibaren benim aynı anda hem şansım hem de şanssızlığım şeyleri verildiği gibi almayı kabul etmemek oldu. Bu bana yetmiyordu; bir şeyin masa olduğunun söylenmesi mesela ya da “anne” kelimesinin “anne” kelimesi olması ve artık orada her şeyin bitmesi. Tam aksine, masa objesinde ya da anne kelimesinde benim için gizemli bir yolculuk başlıyordu; bazen kendime bir yol açabiliyordum bu yolculuklarda bazen de duvarlara tosluyordum. Yani, küçüklüğümden beri, benim kelimelerle, yazıyla olan ilişkim benim genel olarak dünyayla olan ilişkimden farklı olmadı. Ben şeyleri bana verildiği gibi kabul etmemek için doğmuşum sanki. Sekiz yaşında bir roman yazmaya başladım. Sonra kadın öğretmenlerime ve sınıfımdaki bazı kızlara şiirler yazdım, on yaşında, çok aşık olduğum kızlara; şu harika çocukça aşklardandı, insanı geceleri ağlatan aşklardan.

Kişisel hayat olmadan, edebiyat tümüyle imkansız bir şey olurdu; bunun ispatlarından biri, mesela daha hiçbir ağacın bir roman yazmamış olmasıdır. Kişisel hayat, deneyimlerin, anıların, umutların biriktirilmesidir; bu nedenle günden güne daha geniş bir ufka açılır; insan edebiyata eğilimli doğduğunda, daha ilk gençliğinden itibaren yalnızca kendi hayatını yazıya taşıma eğilimi duymaz, uydurmayı becerdiği her şeyi yazıya aktarmak ister, ama bunlar da bir şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak onun kişisel yönleriyle ilintilidirler. Bir şeyin soyut olarak uydurulup hayal edilmesi bana imkansızmış gibi geliyor. Ben inanıyorum ki; hayal gücü ancak kökleri yazarın en derinlerine kadar yani yazarın kanına, hayatına, kişiliğine kadar indiği zaman gerçekten büyük bir hayal gücüdür; ancak bu şekilde, hayal gücü tıpkı bir tür trambolin gibi işlemeye, yani sürekli yeni yeni hayaller yaratmaya, yeni yeni bağlar kurmaya koyulur ve işte tam oradan doğar bir öykü, bir şiir ya da bir roman.

(…)”

Julio Cortázar son yıllarında zamanının büyük bir kısmını  Sandinista Hareketine destek vererek ve onlarla omuz omuza çalışarak geçirmişti. Sık sık Nikaragua’ya yolculuk ediyor ve uzunca süreler orada yaşıyordu. Yukarıdaki kısmın alıntılandığı söyleşi Sandinista Hareketinden militan şair ve yazar Xavier Argüello tarafından Nikaragua’da gerçekleştirilmiş ve Nikaragua Managua’da yayınlanan Revista Nicarahuac dergisinin Temmuz 1982 sayısında yayınlanmıştır. (Boldlar bana ait.)

julio cortazar

la oveja negra

Kara Koyun

Uzak bir ülkede yıllar önce bir kara koyun yaşarmış. Kurşuna dizilmiş.

Bir yüzyıl sonra pişmanlık duyan sürü onun at üstünde bir heykelini dikmiş. Parka da pek yakışmış.

Bunun üzerine, sonraki yıllarda da, ne zaman bir kara koyun ortaya çıksa hemen idam mangalarının önüne atılmış; gelecek nesillerin kendi halinde sıradan koyunları da heykel sanatıyla uğraşabilsinler diye.

Augusto Monterroso

oveja-negra

Fransız yönetmen Jean-Luc Godard ekibiyle beraber 1970 yılında Filistin’de bir başka film için gerçekleştirdiği çekimleri (söz konusu film yapılamadığı için) 1976 yılında tamamladığı Ici et Ailleurs (Burada ve Bir Başka Yerde) adlı filminde kullanmıştı. O filmin ilk dakikalarında Filistin’i 1970 yılındaki haliyle görmek bugünkü Filistin’i anlamak açısından önemli olabilir gibi geldi bana. Ve merak ettim: Bu görüntüler acaba size de bir yanıyla bugünün Rojava‘sını hatırlatacaklar mı diye…

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 159 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: