Aylı Rüzgarlı Ayna

Şubat 28, 2011

Cao Xueqin

…O yıl Kia Yui’nin acıları iyice arttı. Gündüzlerini Bayan Yang’ın erişilmez hayali tüketiyordu, gecelerini karabasanlar ve uykusuzluk.

Bir akşam sokakta sadaka dilenerek dolaşan taocu bir bir rahibin ruh hastalıklarını iyileştirebildiğini söylediğini duydu. Kia Yui adamı çağırttı. Rahip ona “Sizin hastalığınız ilaçlarla iyileşmez.” dedi “Eğer söylediklerime uyarsanız, elimde tam size göre bir çare var.” Kolunun yeninden ışıltılı bir ayna çıkardı, üzerinde Aylı Rüzgarlı Emsalsiz Ayna yazıyordu. Rahip devam etti: “Bu ayna Korkunç Uyanışlar Perisi’nin sarayından geliyor, kötü düşüncelerin sebep olduğu hastalıkları iyileştirmeye birebirdir. Ama sakın aynanın sırt tarafından bakmayın. Yalnızca ön yüzüne bakın. Yarın gelir hem aynayı alır, hem de artık iyileştiğiniz için bir geçmiş olsun derim” Ve kendisine sunulan bozuklukları dahi kabul etmeden evden ayrıldı.

Kia Yui aynayı aldı, rahibin tarif ettiği şekilde bakmasıyla dehşetle elinden fırlatması bir oldu. Aynada bir kafatası görünüyordu. Dilenciye lanetler okudu ve o öfkeyle, bir de aynaya sırt tarafından bakmak istedi. Aynayı yerden aldı ve baktı. Derinlerde, Bayan Yang, en güzel giysilerini giyinmiş, ona el ediyordu. Kia Yui aynanın girdabına kapıldığını hissetti, metalin içinden geçti ve kadınla aynanın derinliklerinde doyasıya sevişti. Sonra Yang ona çıkışa kadar eşlik etti. Kia Yui uyandığında ayna yine ön yüzüne dönmüş, yine bir kafatası gösteriyordu. Aynanın hülyalı tarafının zevkleriyle bitkin düşen Kia Yui, yine de, aynaya tekrar bakma arzusunun önüne geçemedi. Yang ona yine el etti, yine aynanın derinliklerine indi, yine seviştiler. Bu birkaç kere oldu. Son seferinde, iki adam onu boynundan zincirleyip çıkışa kadar sürükleyerek getirirlerken “Tamam, sizinle geleceğim” diyebildi belli belirsiz “ama bırakın aynayı da alayım.” Son sözleri bunlar oldu, onu kirli çarşafın üstünde ölü buldular.

                                     El espejo de viento y lunaKızıl Köşkün Rüyası.



Giorgio Agamben

Sanço Panza bir taşra şehrinin sinemasına girer. Don Kişot’u aramaya gelmiştir, onu görür, uzakta bir sandalyeye oturmuş pür dikkat ekrana bakmaktadır. Salon neredeyse tamamen doludur, koltukların çevresindeki -bir tür balkona dönüşen- alan da gürültücü çocuklarla tıklım tıkıştır. Don Kişot’a ulaşmaya çalıştığı birkaç nafile denemeden sonra Sanço isteksizce koridorda kendisine bir şeker ikram eden kız çocuğunun (Dulsinya mıdır?) yanına oturur. Film başlar, bir dönem filmidir, ekranda zırhlı şövalyeler koşuşturmaktadır ve birden tehlikede bir kadın belirir. Don Kişot o dakka ayağa kalkar, kılıcını çeker, hışımla beyaz perdeye doğru ilerler, savurduğu kılıç darbeleriyle perdeyi yırtmaya başlar. Kadın ve şövalyeler hala perdede görünmektedir ama Don Kişot’un kılıcıyla açılan kara delik gittikçe büyür ve görüntüleri hızla yutar. Sonunda, ekranda artık hiçbir şey görünmez olur, yalnızca perdeyi tutan ahşap iskelet kalmıştır. Öfkelenen seyirciler salonu terk ederler, ama balkondaki çocuklar Don Kişot lehine ateşli tezahüratlarına aynen devam ediyordur. Yalnızca koridordaki kız çocuğu ona kınayarak bakmaktadır.

Hayallerimizle sonumuz nereye varacak? Evet, aşkla severiz onları; yıkmak, yerlerine sahtelerini kurmak zorunda kalacak kadar inanırız onlara (Kim bilir, Orson Welles’in sinemasındaki duygu belki de budur). Ama sonunda, hayallerimiz bize nafile olduklarını, gerçek olmadıklarını açıkladıklarında, kendilerini var eden şeylerin hiçbirini karşılamadıklarını gösterdiklerinde, gerçeğin bedelini işte o zaman öderiz; Dulsinya’nın -kurtardığımız sevgilinin- bizi sevemeyeceğini anlarız.

“Los seis minutos más bellos de la historia del cine”, Profanaciones, 2005

 

Navajo

Şubat 23, 2011

Leo Maslíah

Ben olmak yerli navajo. Ben yaşamak sakin kırlarda sonra beyaz adam gelmek. Her şey böyle başlamak. Navajo fiilleri yalnız mastar halinde kullanmak, böyle rahat olmak, şimdisiz, geleceksiz, Kant’sız. Sonra beyaz adam gelmek, bizimle aynı dil, İspanyolca konuşmak, ama beyaz adam başlamak fiilleri çekmek haber kipinde, dilek kipinde, sonra bir de emir kipi kullanmak, bize rezervasyonlardan çıkmamak emretmek. Rezervasyon dışında beyaz adam yerliyi kendi işinde çalıştırmak. O işten yerli bir tek çürük dişler kazanmak. Yerliye kürdan gerekmek. Çünkü beyaz adam ağaç çöpü işe yaramamak demek çünkü steril olmamak. Beyaz adam bize kürdan satmak. Biz altın ve gümüşle ödemek. Altın ve gümüş bizim bokumuz olmak ama beyaz adam bunu bilmemek, onlardan paralar basmak, paraları elden ele geçirmek. Sonra zaman gelmek beyaz adam evlenmek, nişanlısının ve kendisinin parmağına bu muteber boktan halkalar takmak. Bu olmak bir yerde, beyaz adam oraya güney demek. Biz güney dememek, çünkü biz düşünmek, mesafeler değişken olmak, çünkü Şef Kesik Kulak bize hep söylemek dünya çok küçük olmak.

Beyaz adam şeyleri sürekli bir taraftan alıp öbür tarafa koymak ama çoğu zaman yanılmak. Büyük Şef Kesik Kulak hep söylemek Van Gogh da kulağını kesmek ama kulağı şaşırmak. Böyle olmak çünkü o kendi tablolarına saatlerce bakmak ve çıldırmak, sonra kulağı şaşırmak, çünkü tablonun solu Van Gogh’un sağı olmak ve sağı da solu olmak. Yine, beyaz adamın kutsal kitabı da yanılmak, çünkü demek tanrı insanı kendi suretinde yaratmak ama beyaz adamın tanrısı onu dünyanın dışından yaratmak, (çünkü dünyayı da yaratmak), o zaman onda kendi suretini yaratmak için onu kalbi solda yaratmak, ama kendisi kalbi sağda olmak, üstelik beyaz adamın kalbi çarpmak ama beyaz adamın tanrısının kalbi hep yatmak, çünkü ona yaşamak için bu gerekmemek. Hem bu tanrının ciğerleri de küçük ve biçimsiz olmak, çünkü nefes almak zorunda olmamak. Beyaz adamın tanrısı çelimsiz, raşitik olmak. Bu açıdan, evet, Kuzeydoğu Brezilya’daki çocukları kendi suretinde yapmak,  o çocuklar da aynada onun gibi çelimsiz, raşitik görünmek. Ama ben konuyu çok dağıtmak. Ben başlamak diş çürüğünden konuşarak, bitirmek Kuzeydoğu Brezilya’da.  Üstelik, ben  bir de fiilimsi kullanmak. Böyle olmak çünkü ben artık kültürlenmek. Beyaz adamdan çok etki almak. Benim kadın istemek ben beyaz adamın kafa derisini yüzmek ve ona bir peruk yapmak. Benim kadın istemek John Sebastian Bach’a benzemek.  Sonra büyük Şef Kesik Kulak da beni eleştirmek, çünkü ben saçlara kuş tüyü yerine balık pulu takmak. Ama böyle olmak çünkü ben kırma olmak. Benim baba olmak navajo, anne olmak keskin balık bıçağı. Şef bir de demek sen kültürlenmek çünkü tenini Michael Jakson gibi beyazlatmak istemek. Ama o bilmemek, ben bunu kamuflaj için taktik olarak yapmak. Ben onlardan gibi yapmak ve beyaz adamların arasına girmek sonra yarım kilo bokla nezih bir semtte bir daire satın almak.

Orada beyaz adamları likör içmek için davet etmek, onlar iyice alkollü olmak, ben bıçağı getirmek, saçlı derilerini yüzmek. Sonra ben deriyi kıllardan temizlemek, onunla el sanatları yapmak. Beyaz adam evini süslemek için alışverişe gitmek, ben de o el sanatları fuarında işlerimi satmak. Beyaz adama her şey için bir şey daha gerekmek: boynuna kolye gerekmek, parmağa yüzük gerekmek, duvarlara tablo gerekmek, yatağa şilte gerekmek, şilteye çarşaf gerekmek, yemeğe sos gerekmek, kahveye tatlandırıcı gerekmek, çatıya yalıtıcı gerekmek, mektuplara pul gerekmek, makarnaya rende peynir gerekmek, ata nal gerekmek, yerlinin kafasına tüy gerekmek. Kafasız bir yerliyle karşılaşmak ve beyaz adam çok şaşırmak çünkü tüyleri nereye takacak bilememek.

Beyaz adam bazen tavuk yetiştirmek ama beyaz adamın köpek gelmek ve onları yemek. Yerli kurnaz olmak: yerli köpek yetiştirmek, tavuklar gelmek ama onları yiyememek.

Ama beyaz adam navajoları yok etmek. Bu yüzden ben artık susmak gerek. Çünkü ben artık bir şey olmamak. Büyük Şef Kesik Kulak bana bunu pek çok geceler söylemek, şef göğe bakmak ve ah, demek, ah, bir şey olmamak.

 

 “Navajo”, Leo Maslíah, “El animal que todos llevamos dentro” kitabından.

 

İtzuli

Şubat 20, 2011



Onu bir sabah Orio kumsalında gördü, otuz yıl önce. Adam o zamanlar nerede akşam olursa orada kamp yapıyordu ve geleceğe inancı hala vardı. Erkendi, güneş ufukta yeni görünmüştü.  Bir köpek daireler çizerek koşturuyor, kadın kumların üstünden çıplak ayaklarıyla deniz kabukları topluyordu. Adama gülümsedi.

-Egun on.

-Üzgünüm, -dedi adam biraz şaşkın- Baskça bilmiyorum.

-Sana günaydın dedim.

Ayaklarını her yanından yalayıp ölüveren geniş dalgaların arasında genç kadınla bir süre yürüdüler.

-Nelerle uğraşıyorsun? -diye sordu kadın

-Her şeyle ve hiçbir şeyle, ama bu sıralar bir şiir kitabı çeviriyorum, Jim Morrison’un.

-Doors’un vokalisti mi?

-Evet.

-İtzuli –dedi kadın.

-Ne?

-Baskçada itzuli çevirmek demektir -dedi- aynı zamanda da dönmek.

-Kelimeler de gezgindirler -dedi adam utanarak- ama hep geri dönerler.

Kadın başıyla onayladı.

-İnsanlar da.

Biraz daha konuştular. Genç kadın ona sedef bir deniz kabuğu hediye etti, hoşça kal derken yanağına bir öpücük kondurdu.  Artık hava bayağı aydınlanmıştı, adam kadının gözlerinin yeşil olduğunu fark etti, o yeşildeki kehribar hareleri de.

Adını hiç bilmedi.

Adam bilgisayarın karşısında çalışıyor. Odası epey loş. Daha çok erken, güneş ufuktan yeni görünüyor, pencereden birkaç cılız ışık huzmesi güçlükle sızıyor içeri. Bir roman çeviriyor; dönmekten ve arzunun karşı konulmaz gücünden bahseden. Masanın üzerinde sigara paketinin yanında, gençlik yıllarından bu yana sakladığı deniz kabuğu var. Bir huzursuzluk hissediyor, bir şey olacak. “İtzuli”yi düşünüyor, damarlarına hücum eden adrenali duyumsuyor. Sandalyesinden kalkıyor, yabancı bir güç tarafından ele geçirilmişçesine kapıya doğru koşuyor, kalbi deli gibi çarparak açıyor kapıyı.

Itzuli(Es), Manuel Talens

 

Manuel Talens yazar, çevirmen, aktivist ve daha pek çok şey. Dilsel çeşitlilik için uluslararası çevirmen ağı Tlaxcala’nın kurucu üyesi. Onunla Tlaxcala ekibine, bu çevirmen dayanışmasına katılınca tanıştım. Birlikte Türkçe sayfasına biraz dokunduk, hala da dokunuyoruz. Hiçbir şeyden memnun değilken, onunla tanıştığıma, Tlaxcala’da bir şeyler yaptığıma memnun olduğumu farkettim. Memnun olmak güzel şey, bu bana çok hoş geliyor. Yarın 21 Şubat, Tlaxcala’nın beşinci yılı doluyor. Aynı zamanda Uluslararası Dünya Anadili Günü.

Bu öyküyü arkadaşım Manuel Talens‘e Tlaxcala için bir doğumgünü hediyesi ve Dünya Anadili Günü vesilesiyle Baskça’ya bir saygı duruşu olarak çevirdim.

 

 Hepimizin Uluslararası Dünya Anadili Günü Kutlu olsun.

 

 

 

Eleştirmen Semih Gümüş’ün Radikal’de yayınlanan “Çeviri, nasıl bir sorun?” başlıklı yazısını okuyunca bir çevirmen olarak hemen itiraz etmek istedim. Ama edemedim. Yazıyı karşıma alıp itirazlarımı sıralamayı denediğimde yazıda bir sıkıntı olduğunu, ayakta duramadığını fark ettim. Yazıyı ele alıp karşı çıkmaya çalıştığımda ise metnin kıvamında bir sorun olduğu, yazının bütününden bağımsız olarak yalnızca itiraz ettiğim cümlenin elimde kaldığı dikkatimi çekti. Bu alegoriyi Türkçeye çevirirsek ortada bir tutarlılık, bütünlük sorunu vardı. Söylemek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım, mesela yazının girişini ele alalım:

Yayıncılık sektörünün en önemli sorununun dağıtım olduğu düşüncemi birçok kez belirttim, sonra çeviri sorunu gelir, diye ekleyerek (diyelim ki öyle). İkisi birbirinden bağımsız, ama yayıncılığı bir dizi unsurun bir araya gelip birbirine bağlanarak oluşturduğu bütüncül bir yapı olarak düşünürsek, (başka nasıl düşünülebilir?) sıralamadaki ağırlıkları birbirinden farklı olsa bile, bütün unsurların vazgeçilmez olduğunu da biliyoruz (tamam). Her yıl on bin değil, bir milyon kitap satsanız bile, yayımladığınız çeviriler iyi değilse, yaptığınız yayıncılık niteliksiz kalacaktır. (Yani? Bu üç cümle de tek başlarına doğru olabilirler, tartışılır, ama dikkatli bakılırsa üçü birbiriyle ilgisizdir, ilk cümledeki iddiayı hiçbir biçimde desteklemezler.)

Yine çevirinin yayıncılığın en önemli ikinci sorunu olduğunu söyleyen bir başka örnek:

Çeviri, bizde yayıncılığın en önemli ikinci sorunudur (diyelim ki öyle). Bunun bir nedeni çevirmen eksikliği (evet);  ikincisi çevirmenlerinin büyük çoğunluğunun, özellikle edebiyat yayıncılığının gereksinimlerine uygun niteliksel karşılık verememesi (yani, çevirmen eksikliği); üçücüsü de çevirmenlerin çoğunluğunun bu eksiklikleri yok sayması. (Bir başka anlamda, yine çevirmen eksikliği. Sıralanan bu birbirinin aynısı sebeplerin çevirinin neden yayıncılığın en önemli ikinci sorunu olduğuyla da, ayrıca, hiçbir ilgisi yoktur.)

Başka örnekler de verilebilir ama ben cümleler ve paragraflar arasında bağları eksik ya da çok zayıf olan, yanlış tasımlarla, totolojilerle bezeli metnin kendisine, Türkçesine, müellifine ve editörüne itiraz etmeden söylenenlere itiraz edilemeyeceğini düşündüğüm için verdim bu örnekleri. Şimdi de yazıda itiraz edilebilecek sayısız noktadan benim için elzem olan bir kaçına değinip örnekleri seçerken de altını çizdiğim çevirmen ve Türkçesi konusuna geçeceğim.

Birincisi, Gümüş’ün yazısında itiraz ettiği çevirmen, tümüyle farazi ve keyfince eleştiriler yöneltmesine hizmet etmesi açısından da manipülatiftir. İkincisi; evet, çevirmen Dickens ya da Dostoyevski değildir ama editör de Dickens ya da Dostoyevski değildir. Aklın yolu da, kitap çevirmenlerinin meslek birliği ÇEVBİR de her zaman metne uzun zaman emek harcamış, metni içerden tanıyan çevirmenle, metne dışarıdan bakabilen konuya hakim bir editörün işbirliğinin kitap ve Türkçesi için en hayırlısı olduğunu söylemiştir, söylüyor.

Üçüncü itirazım, Gümüş’ün parantez içine aldığı ama bir paranteze sığmayacak kadar büyük ve haksız yargısına: (Her çeviri yaratıcı emek istemez.) diye parantez içinde belirtmiş Gümüş. Bilakis, bütün çeviriler yaratıcı emek ister, diyeceğim ben. Çevirmen, farkında olsun ya da olmasın, dünyanın bütün dillerinde aynı yöntemle çalışır: Kaynak dilde metni çözümler, kendi dilinde yeniden kurar. Birbiriyle birebir örtüşen iki dil vaki olmadığı için çözülen metnin malzemelerinin büyük kısmı başka bir dilde işe yaramaz. Bunları ayıklamak zahmetli iştir, birikim ister. Kaynak dilden taşınamayan malzemeyi amaç dilde uygun kalıplar, deyişler, üsluplarla karşılamak yaratıcılık gerektirir.

Çevirmen bu mesleki sıkıntıları kendinden çok şey katarak kendi dilinden çarelerle halletmek durumundadır. Çözümlediği metinden elde ettiği temel malzemelerle, çeviri yaptığı dilin potansiyelini ve kendi yaratıcı gücünü kullanarak metni yeniden kurar. Ve her türlü metni çözümlemek de yeniden kurmak da yaratıcı emek ister. Yani: Evet, Ulysses’i, Mrs. Dalloway’i çevirmek yaratıcı emek ister ama herhangi bir romanı ya da öyküyü, bilimsel çalışmayı yahut çocuk kitabını çevirmek de yaratıcı emek ister ve bunlar arasında harcanan yaratıcı emek üzerinden bir hiyerarşi tesis edilemez. Yaratıcı emek ölçülebilir bir şey değildir.

Son olarak, yukarıda seçtiğim örneklerde de dile getirilen çevirinin yayıncılık sektörünün ikinci büyük sorunu olması var ve eğer yazıya bakarsak sorun, ülkede bir yıl içinde yayımlanan kitapların yüzde 50’sini çeviri kitapların oluşturması değil, çevirilerin Türkçelerinin kötü olması.

Başka açılardan da itiraz edilebilir ama çevirinin böylesi bir sıralamada telif eserlerin önüne geçmesi şu anlama gelir: Bu ülkede harika bir edebiyat iklimi var, ardı ardına birbirinden yaratıcı romanlar, öyküler, şiirler yayınlanıyor, üniversitelerimiz aralıksız ufuk açıcı çalışmalar, araştırmalar yayınlıyorlar ve bunları çok yetkin, çok sarih bir Türkçeyle yapıyorlar ama çevirmenler sanki başka bir ülkede yaşıyor, başka bir dil konuşuyorlar, durumları çok kötü, iki lafı doğru çeviremiyorlar.

Bu gerçek değil, olamaz da zaten: Çevirmenler ve dilleri her zaman içinde yetiştikleri kültürel ortamın ürünüdürler ve Türkçeleri sorunluysa, bu ancak, dillerinin beslendiği alanlarda temel sıkıntılar yaşandığını gösterir. Çevirmenin dilinin gündelik yaşamdan, okuldan, üniversiteden, edebiyattan, bilimden, gazete ve dergilerden yeterince beslenemediği anlamına gelir. Oralara bakmayı gerektirir.

Çevirmenin Türkçesi aynadadır, akistir. Konuyla azıcık ilgili herkesçe malum olan Türkçe sorununu Eğitim Bakanlığı’nda, Kültür Bakanlığı’nda, üniversitelerde, telif eserlerde, basın yayın organlarında değil de çevirmenin Türkçesinde tespit edip düzeltmeye kalkmaksa külliyen abestir.

Çiçekler ve Çevirmeni

Şubat 17, 2011

Kassiya, bildiğimiz ismiyle Sinameki

“Prosper Merimée’nin Karmen’ini Türkçeye çevirirken, Karmen’in tütün imalathanesine saçlarında bir kassiya demetiyle girdiğini okudum. Bodrum da Akdeniz’in Anadolusiya gibi, güneş iliydi. Oradaki kadınlar saçlarına neden “kassiya” demetleri takmasınlardı? Hemen kassiya tohumları ısmarladım. Bunları ektim, fidanları sağa sola diktim. Bir gün bir dükkanda oturuyordum. Bir gelin alayı geçti. Fukaraydı zavallı kızlar, takınacak süs bulamamışlardı. Kassiya demetleriyle süslenmişlerdi. Öyle sevindim ki buna.”
                                                                              Mavi Sürgün, Halikarnas Balıkçısı

Ekim 1973’te İzmir- Hatay’da Merhaba Apartmanı’ndan terk etti dünyayı, Azra Erhat’a yazdığı mektupları da hep bir Merhaba’yla  bitirirdi Balıkçı .

Ben de bir başlangıç olarak bir merhabayla bitireyim bu kısa güzel hikayeyi: MERHABA.

%d blogcu bunu beğendi: