Hey Gidi Astrov

Mart 28, 2011

“…

ASTROV :  Bir insanın her şeyi güzel olmalıdır. Yüzü, giyimi, iç dünyası, düşünceleri… Çok güzel bir kadın, kuşku yok bunda. Fakat… yemekten, uyumaktan, çevrede dolanmaktan ve güzelliğiyle hepimizi büyülemekten başka yaptığı bir şey  yok… Hiçbir yükümlülüğü yok. Başkaları çalışıyor onun için… Öyle değil mi? Ama bence aylak bir yaşam temiz olamaz. (bir sessizlik) Bununla birlikte belki de fazla katı davranıyorum. Hoşnut değilim bu yaşamdan, tıpkı Vanya dayınız gibi. Bu yüzden ikimiz de homurdanıp duruyoruz.

SONYA : Yaşamdan hoşnut değilsiniz demek?

ASTROV : Aslında, seviyorum yaşamayı. Ama bizim bu taşralı, Rus, yerli yaşamımıza dayanamıyorum, tüm benliğimle nefret ediyorum ondan. Kendi kişisel yaşamıma gelince, Tanrı hakkı için, hiçbir iyi şey yok benim yaşamımda. Bilir misiniz, karanlık gecede ormanda yürürken, uzakta bir ışıkçığın parladığını gördüğünüzde, artık ne yorgunluğu, ne karanlıkları, ne de yüzünüze çarpan dalları hissedersiniz… Bu bölgede benim kadar çalışan kimse yok, biliyorsunuz. Yazgım beni yerden yere vurmaktan vazgeçmiyor hiç. Dayanılmaz acılar çekiyorum kimi zaman ve uzakta bir ışıkçığım yok… Kendim için bir şey beklediğim yok artık, insanları da sevmiyorum… Çoktandır sevmiyorum  hiç kimseyi…

SONYA : Hiç kimseyi mi?

ASTROV : Hiç kimseyi. Eski anılarımızın hatırına, dadınıza biraz yakınlık duyuyorum sadece. Köylüler çok tekdüze, gelişmemişler, pislik içinde yüzüyorlar… Aydınlarla da iyi geçinmek çok güç. Yoruyorlar insanı. Bütün o sevimli tanıdıklarımız, çok sığ düşünüyorlar, duyguları çok yüzeysel, burunlarının ötesini gördükleri yok, tek sözcükle aptal hepsi. Kafa yetenekleri biraz daha gelişmiş olanlar ise düpedüz isterikler. İç gözlem ve abes beyin etkinlikleriyle çürümüşler. Ağlayıp sızlarlar bunlar, nefret kusarlar, hezeyan halinde iftira yağdırırlar; insana yan yan yaklaşır, kaş altından bakar ve yaftayı yapıştırırlar: «Hım, bir psikopat!» Ya da, «Bir laf ebesi bu!» Alnına nasıl bir yafta yapıştıracaklarını bilemedikleri kişileri de «Tuhaf bir adam bu, tuhaf!» diye nitelerler. Orman seviyorsam tuhaflıktır bu. Et yemiyorsam, bu da tuhaflıktır… Doğaya, insana, dolaysız, temiz bir yaklaşım kalmamış artık… Kalmamış vesselam! (İçmek ister.)

  SONYA (Engel olur) : Durun, rica ederim, yalvarırım içmeyin artık.

ASTROV : Neden?

SONYA : Size hiç yakışmıyor bu, hiç! Zarif bir insansınız, sesiniz öyle tatlı ki… Hatta, tanıdığım hiç kimsenin olmadığı kadar yakışıklısınız. Neden, içki içen, kağıt oynayan, sıradan insanlara benzemek istiyorsunuz? Hayır, yalvarırım böyle davranmayın. İnsanların bir şey yaratacak yerde kendilerine yukarıdan verileni, Tanrı’nın verdiğini de yıkıp yok ettiklerini söylersiniz hep. Öyleyse neden, neden yıkıp yok ediyorsunuz kendinizi? Yalvarırım, yapmayın bunu. Böyle davranmayın, ne olur…

…”

Vanya Dayı, II. Perde’den alıntı; Boldlar bana ait.

Anton Çehov, Bütün Oyunları I, Çeviren: Ataol Behramoğlu, İstanbul, Adam Yayınları, 4. Basım, Mart 2000, sf.114-116.

Reklamlar

Çiftlerin Hikayesi

Mart 24, 2011

…Başlangıçta hiçbir şey yoktu; yalnızca Atman.

Etrafına baktı ve yalnızca kendisini gördü.

O zaman korktu: Bu yüzden insan korkar

yalnız kalınca.

Sonra düşündü: “Neden korkuyorum ki ben,

benden başka kimse yoksa eğer?

Ama üzgündü: Bu yüzden insan üzgün olur

yalnız kalınca.

O zaman yanına ikinci bir varlık diledi…

Upanişad Brihadaranyaka‘dan fragman.

Biyografi

Kaşığı sol elinle tutma.
Koyma şu dirseğini masaya.
Peçeteni güzel katla.
Bu, daha başlangıç.

Üç bin üç yüz on üçün karekökü nedir?
Tanganika çölü nerededir? Cervantes hangi yıl doğdu?
Arkadaşınla konuşmaya devam edersen, otur, sıfır.
Bu, devamı.

Hiç yakışık alıyor mu, bir mühendis şiirle uğraşır mı hiç?
Kültür bir eğlenceliktir, işse her yerde iştir.
Eğer bu kızla devam edersen, dostluğumuz burada bitmiştir.
Bu da, yaşamaktır adı.

Bu kadar deli olma. Terbiyeli ol. Düzgün ol.
İçme şu içkiyi. Sigarayı bırak. Aksırma. Nefes alma.
Doğru ya, nefes alma! Bütün “yasak”lara bir olmaz deyiver.
Ve istirahat et: Geber.

Gabriel Celaya üzerine detaylı bir yazı için.

Halepçe Dilê Min

Mart 16, 2011

16 Mart 1988 günü Irak Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların Enfal Soykırımı’nın bir parçası olarak Halepçe’ye gerçekleştirdikleri kimyasal saldırıda 5 bin kişi öldü, 10 bin kişi yaralandı. Saldırı kimyasal olduğu için ölü ve yaralı sayısı bugün dahi artmayı sürdürüyor. Yukarıdaki fotoğrafı çeken İranlı fotoğrafçı Sayeed Janbozorgi de kurbanlardan biri: Janbozorgi İran-Irak Savaşı’nda ve Halepçe’de maruz kaldığı kimyasallar sonucu Temmuz 2002’de Tahran’da hayatını kaybetti.

Amerikalı gazeteci Guy Dinmore olaydan yıllar sonra 2002’de (tarih dikkat çekici, çünkü Halepçe yıllarca sessizlikle geçiştirilirken ancak Saddam’ın “kötü” olmasıyla hatırlanır oldu.) Financial Times’a hazırladığı yazıda bir başka İranlı fotoğrafçıya, bu blogun alınlığındaki fotoğrafın da sahibi olan İranlı savaş muhabiri Kaveh Golestan’a uzatır mikrofonu. Kaveh Golestan o zamanlar İran-Irak Savaşı’nı takip ediyordur ve İran Hava Kuvvetleri’ne ait bir helikopterle olay yerine ulaşan ilk ekibin içerisindedir. Şöyle anlatır Golestan:

“Mantar biçiminde büyük bir nükleer bulut yoktu ama tek tek küçük bulutlar vardı, yoğun bulutlar.”

Sekiz yıldır süren İran-Irak Savaşı boyunca ölümün kimyasal yollarla olanları da dahil pek çok yüzüne aşina olan fotoğrafçı Halepçe’de gözleri için yeni olanı şöyle anlatır:

“Zamanda asılı kalmıştı hayat. Hayat durmuştu, sanki bir film seyrediyordunuz da film bir sahnede donuvermiş gibi. Bu benim için yeni bir tür ölümdü. Bir eve, bir mutfağa giriyordunuz ve bir kadının elinde bıçak yemek için havuç doğrarkenki cansız bedenini görüyordunuz.”

Golestan’ın bölgeye vardığında ilk gördüğü şey ölü koyun sürüleriydi. Gazeteci Dinmore’un konuştuğu Halepçelilerden Aras Abed Akra sığınaktan çıkanların ilk gördükleri şeyin kafesteki ölü keklikler olduğunu söyler. Bu sayfada kullandığımız fotoğrafı bu kadar trajik yapan da aslında insanlarla beraber boylu boyunca uzanan kedi cesedidir. Katledilen hayvanlar zulmün en açık kanıtlarına dönüşüyorlar.

Evliya Çelebi olsaydı o yaratıcı hayalgücüyle şöyle rivayet ederdi herhalde:

“O 16 Mart 1988 günü ölüm Halepçe’yi öyle sarmış ki” derdi Evliya Çelebi “gökyüzünün bahar mavisi dahi bir anda solmuş. Ezelden beri maviye alışkın oldukları için, o bir ölünün yüzü kadar soluk renkte uçamayan binlerce göçmen kuş o dakka can verip, zehirden kırılmış kanatları ve düşmüş boyunlarıyla Halepçe semalarında sereserpe yatakalmışlar.”

Çok da abartı değil aslında; Halepçe’de gökyüzünün bir daha hiç eskisi kadar mavi olmadığı ve bazı bazı ölü kuşların yağdığı doğrudur.

Çeviri üzerine

Mart 12, 2011

Ricardo Piglia

“…Arjantin’de, bir çeviri tarihi olmadan, bir edebiyat dili tarihi, edebiyat dilinin aşamalarının ve dönüşümünün tarihi olmaz. Çevirmenlerin neredeyse görünmez, neredeyse anonim uğraşları edebi tarzın normlarını yazıya dökerek açığa çıkarır. Bütün çevirmenler bu zımni normlara riayet eder ve çeviri yaparken bir dönem hakim olan edebi tarzın muhtemel işaretlerini yeniden üretirler. (Eğer böyle bir tarih mümkün olsaydı) Toplumsal bir tarz olarak bir çeviri tarihiyle üslubun edebi kullanımlarına karşılık gelen değerleri ve anlamları üst üste eklemek mümkün olurdu.

Çevirmen, bir taraftan da, dilin sınırlarına yerleşir ve her zaman sanki üçüncü bir dilde, uydurulmuş, yapay bir dilde yazacakmış gibi görünür. Bu anlamda çeviri edebi dilin zenginleşmesinde ve dönüşümünde temel araçlardan biridir. Ama yalnızca büyük çevirilerin (isim verecek olursak Borges’in Faulkner çevirisinin ya da Wilcock’un Kafka, Pezzoni’nin Nabokov, Canto’nun Mailer, Bianco’nun Beckett, Aurora Bernardez’in Sartre, Walsh’ın Chandler çevirisinin) ortaya koyduğu metinler ve bunların üslubun ufkuna olan etkileri değil mevzubahis olan; ‘kötü’ çevirilerin bıraktığı izi de dikkate almak gerekir: Bunlar  da tuhaf ve yapıntı havalarıyla birer stilistik arşivdirler. İspanyolca orada olmadığı her şey olarak çınlar ve yabancı bir dil gibi hareket eder…”

Piglia, Ricardo (2001). Formas Breves (2ª edición). Barcelona. Editorial Anagrama. pp. 89-90.

Olmayan Şeyler

Mart 7, 2011

Marcha por la vida, Adriana Lestido

Galeano’nun Tepetaklak kitabından hatırlıyorum. Bir kadın şöyle itiraf ediyordu:

“Bu korku bana annemden kaldı, ona da anneanemden kalmış” 

Arjantinli fotoğrafçı Adriana Lestido‘nun yukarıdaki fotoğrafını görünce aklıma bir kitabın içinde tanıdığım o anonim kadının bir tespit olan itirafı -ya da bir itiraf olan tespiti- geldi. Ve şöyle düşündüm: Eğer korku miras kalıyorsa, öfke de, kavga da miras kalır, ki kalıyor. Fotoğrafta annesiyle beraber beyaz başörtüsünü bağlayıp 982 yılında Plaza de Mayo Anneleri’yle başkanlık sarayı Casa Rosada’ya doğru yürüyen kız çocuğu zamanla şöyle demiş olabilir: ” Bu öfke, bu kavga bana annemden miras kaldı, ona da babamdan miras kalmış.”  Çünkü küçük kız çocuğu söylemese de hikayeye kendiliğinden şöyle bir final ekleniyor: “Babam yok çünkü. Babam nerede?”

Fotoğrafın hikayesini Adriana Lestido anlatıyor:

“…Bu fotoğrafı 1982 yılında La Voz gazetesi için çekmiştim, Avallenada’daki bir yürüyüş sırasında. Eylem başlarken annesiyle gelen bir kız çocuğu ağlamaya başladı ve yürüyüşe gelen fotoğrafçılar kızın fotoğrafını çekmek için üşüştüler. Başlangıçta, ağlayan bir kız çocuğu çekmek bana utanç verici gelmişti ama bir an oldu; anne kızını kucağına aldı, kız ağlamayı bıraktı ve ben de tam o anda fotoğrafı çektim. Fotoğraftaki anne tipik bir Plaza de Mayo Annesi değil, çünkü o kocasını arıyor, kız çocuğu da babasını; yani bir biçimde benim fotoğrafımın ana eksenine dönüşen o mevcutsuz adamı…”

Olmayan şeylerin etrafında birleşiyoruz. Olmayan şeylerin izini sürüyoruz. En dehşetli korkumuz olmayan şeylere karşı. Yalnızca olmayan şeyler tutkuyla sevdiklerimiz. Olmayan şeylerin kavgasını veriyoruz. Kavgamız da olmayan şeylerle bir yandan. Aşkımız, malum, illa ki olmayan şeylere. Elde avuçta, hep olmayan şeyler kalıyor bize sonunda. Ve kendimiz de hep olmayan bir şeyiz aslında.

Bir de,olmayan şeylerin hep bir günü var nedense: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü de olmayan bir şeyin kanıtından başka ne ola ki? Nedense mi, dedim, neden olacak? Bu sistem, olmayan şeylere mutlaka bir gün ayırarak deşifre ediyor kendini de ondan.

Bu günü kutlayamam; dalga geçmek gibi olur. Anamam da; geçmişe gömmek gibi olur. En iyisi şöyle yapmak:

Bu 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü senin şerefine yazıyorum, sevgili okur. Nasıl alırsan, öyle.

Golleri karşılaştırmalı izlemek için tıkla

Jorge Luis Borges 1944’te Kastilya dilindeki belki de en iyi öykü kitabı olan Ficciones’i yayınladığında, kitaba beş yıl önce Silvina Ocampo’ya ithaf ettiği barok, ironik, ve şüphesiz olağanüstü, bir metni de dahil etmişti: Pierre Menard, Don Kişot’un yazarı. Çok az Borges metni bu öykü gibi birbirinden nitelikli sayısız araştırmaya konu olmuştur ama hiçbiri böylesi büyüleyici benzersizlikte bir sorunu bu kadar incelikle ortaya sermemiştir. Öykünün -Valery’nin dostu, geç kalmış bir sembolist, ölçüsüz bir girişim neticesinde ancak parçalı, kısa bir eser meydana getirebilen bir yazarın- meçhul Menard’ın güvenilir mektup arkadaşı olan çokbilmiş anlatıcısı, bu Nimesli bahtsız şairin inanılmaz çabalar karşılığında parçalı başarılar elde ettiği akıl almaz girişimini tüm ayrıntılarıyla anlatır: Don Kişot’u yazmak.

Evet, çünkü gizemli Fransız Pierre Menard’ın amacı bu klasik İspanyol eserini çevirmek değildir, kopyasını çıkarmak, yazıya geçirmek, hatırlamak da değildir, yani bir başka Don Kişot daha yazmayı -“kolay olanı” der Borges anlatıcının ağzından- istemiyordur; o, Don Kişot’u yazmak istiyordur, aynı metni: “Miguel Cervantes’in eseriyle –kelime kelime, satır satır- örtüşen sayfalar üretmek”. Onun kelimeleriyle “son derece sade bir muhteşemlikteki” bu hedefe ulaşabilmek için ilk önce imkansızlıklar arasında göreceli olarak basit olan bir metodun uygulanması gerekiyordur: Cervantes olmak.

Bunun için -öyküde sıralarken hayran kalır Borges-  Menard XVII. yüzyıl İspanyolcasını nispeten çok daha iyi öğrenir, katolik inancına geri döner, belleğinde Türklere ve Araplara karşı savaşır ve başka pek çok kahramanlığın yanı sıra 1602 ile 1912 arasındaki Avrupa tarihini unutur. Yine de, bu yol ona aşırı kolay görünür ve hepsinden vazgeçer. Böylece sonunda en çetin yolu, gerçek olan tek yolu seçer:  XX. yüzyılda bir XVII. yüzyıl yazarı olmayı denemeyi bırakarak, yalnızca gizemli Pierre Menard olarak -ve hep öyle kalarak- Don Kişot’u yazmak. “Özünde görevim o kadar da zor değil -diye itiraf eder Menard anlatıcıya yazdığı mektuplarından birinde o karmaşık mantığıyla- görevi tamamlayabilmek için ölümsüz olmak yeter bana”.

Tüm bu büyüleyici uğraştan geriye yalnızca kopuk tanıklıklar ve görev tamama erseydi ortaya çıkabilecek olandan birkaç örnek kalır: birinci kitabın dokuzuncu ve otuzuncu bölümleriyle yirmi ikinci bölümden bir parça. Hepsi bu.

Buraya kadar, Menard. Buradan sonra ya da itibaren düşüncelerin ve anlatıların mülkiyeti üzerine, geçmişe ve geleceğe ışık tutan yanılgılı bir duygu, geri döndürebilir zamansallık üzerine hayli kibirli borgesyen bir mütalaa. “Menard, (belki de istemeden) başladığı yerden pek uzağa gidemeyen ilkel okuma sanatını yeni bir teknik getirerek zenginleştirmişti: incelikli anakronizm ve hatalı atıflar tekniği.” diye bağlar bu mütalaayı o dehşetli ironisiyle Borges’e ait olduğu şüphe götürmez bir ses.

Bir futbol idolüne işaret etmek için kurgunun ve zekanın bu ihtişamlı zirvelerine başvurmak, aşırılık ya da en azından yolu şaşırmak gibi görünebilir bazılarına. Öyle olmadığını gösterebileceğime inanıyorum.

Artık -iyice meşhur olan- genç Lionel Messi’nin, 18 Nisan Çarşamba gününün poyrazlı gün batımında, Barcelona FC stadı Camp Nou’da, eğlence ve tüketim için, urbi et orbe, oynanan maçta zamanda ve mekanda uzun bir yol kat ederek takımının ve kendisinin Getafe’ye karşı ikinci golünü attığı top sürüşünün ardından seyirciler arasında büyüleyici, ve paradoksal olarak, karşılaştırılabilir bir olay yaşandığı konusunda anında ve tartışmasız bir konsensüs oluştu: Genç adam Maradona’nın 1986 Dünya Kupası’nda İngilizlere attığı golün aynısını atmıştı.

Futbolun mekanikleştiği ve itaatkar icracılar tarafından önceden çalışılarak oynandığı böylesi zamanlarda birbirinin aynısı goller seyretmek –birbirinin tıpatıp aynısı pozisyonlara birbirinin tıpatıp aynısı tepkilerin verildiği sayısız örnek var- o kadar da tuhaf bir şey değildi; olayı olağanüstü yapan büyüleyici bir biçimde tekrarı görülenin -tanımı gereği- tekrarlanamaz olan, inanılmaz olan olmasıydı: tarihin en güzel golü söz konusuydu. Messi’ninki daha iyi ya da daha kötü değildi, endişe verici bir biçimde aynısıydı. Benzer bir gol atmadı Messi, onu kopya etmedi, taklit etmedi, tercüme etmedi: basitçe, inanılmaz biçimde, onu tekrar attı.

Ben diyorum ki, tıpkı Pierre Menard’ın Don Kişot’u yazmak isteyip kısmen başarabilmesi gibi, Messi de aynısını denedi ama o, Diego’nun golünü gerçekleştirebildi. Hatta iş şunu varsaymaya kadar vardırılabilir – evet bunu da söyleyeceğim- Messi’nin de zaten önceden benzeşi bücür hakkında benzer bir planı vardı. Şurası çok açık; tıpkı Pierre Mennard gibi Messi de –farkında olsun ya da olmasın, ki yalnızca varlığıyla bize bunu hissettiriyor- bir gün Diego’nun golünün aynısını atma düşüncesini önceden tatmıştı. Ve şu çok açık ki, ilk seçenek olarak o da Pierre Menard gibi  -olabilirliği ölçüsünde- Maradona olma yolunu seçmişti; golü ancak ondan sonra, bir Diego olarak atabilmek için. Bu yüzden Arjantinli (öyle yaratıldı), bu yüzden taşındı o taşındığı yere, bu yüzden Avrupa’da oynamak için Barselona’ya gitti, bu yüzden Dünya Gençler Şampiyonu oldu, bu yüzden başarısız bir Dünya Kupası yaşadı.

Olağanüstü olan ise şuydu: Bir süre sonra, yine Pierre Menard gibi, Messi de en zor yolu seçti. Diego olmadan (bunu beklemeden) Diego’nun golünü atmaya karar verdi. İşlemleri hızlandırdı, acele etti; daha gereken yaşı tamamlamadan, İkinci Dünya Kupası’nı oynamadan, İngiltere’ye karşı sahaya çıkmadan, sıradan bir akşam rakip kaleciyi çaresiz ve savunmasız bırakan her şeye ilgisiz bir bilgelik ve kendine güvenle Diego’nun golünü attı.

           Arjantin Gazetesi Pagina 12‘nin 24 Nisan 2007 tarihli nüshasından.

%d blogcu bunu beğendi: