Bir Mektup: Osvaldo Soriano’dan Eduardo Galeano’ya

Sevgili Eduardo:

Sana önceki gün San Lorenzo Stadı’nın yerine yapılan “Carrefour”da olanları anlatacağım. Süpermarkete çocukluğumun kahramanı, San Lorenzo’nun dört sezon arka arkaya gol kralı olan golcüsü José Sanfilippo’yla gittim. Birlikte tencere ve tavalarla, peynirlerle, kangal sucuklarla dolu reyonların arasında yürüyorduk. Tam kasalara doğru yaklaşırken, Sanfilippo birden kollarını açtı ve bana “Düşün,” dedi, “Boca’ya karşı o maçta meşhur Antonio Roma’ya tam buradan çivilemiştim o voleyi.” Çeşit çeşit konservelerle, mezelerle, sebzelerle dolu bir arabayı iteleyen şişmanca bir kadının önünden hızla karşıma geçip “Tarihteki en hızlı gol olmuştu.” diye ekledi.

Köşe vuruşunun yapılmasını bekleyen bir forvet gibi iyice yoğunlaşıp anlatmaya başladı: “O gün ilk maçına çıkan beş numaraya, maç başlar başlamaz topu bana doğru havalandır, dedim. Korkmamamasını söyledim; seni zor duruma sokmam. Ben yaşça bayağı büyüktüm, o daha küçüktü. Adı Capdevilla’ydı, korktu, becerebilir miyim acaba diye biraz sıkıntı yaptı.” Sonrasında Sanfilippo soluk bile almadan bana mayonez kavanozlarının olduğu reyonu gösterip bağırdı: “Tam şuraya bıraktı topu.”  İnsanlar kaygıyla bize bakıyordu. “Top orta sahadakilerin arkasına, bayağı uzağa düşmüştü, tökezledim ama sonunda topa yetişmeyi başardım, tam şurada, pirinçlerin olduğu yerde, gördün mü?” Bana en alt rafı gösterirken mavi takım elbisesine ve ayna gibi iskarpinlerine bakmadan bir tavşan gibi sıçrayarak: “Top bir kere önümde sekti ve boom!” O müthiş soluyla gelişine vurdu. Hepimiz otuz küsür yıl önce kalenin olduğu yerdeki kasalara döndük ve hepimize top üst ağlara asılı kalmış gibi geldi; tam radyo pillerinin ve traş bıçaklarının olduğu yere.

Sanfilippo golü kutlamak için kollarını iki yana açtı. Müşteriler ve kasiyerler avuçları patlayıncaya kadar alkışladılar. Ben neredeyse ağlayacaktım: ‘Bebekyüz’ Sanfilippo 1962’de attığı o golü yeniden atmıştı, hem de sırf ben de görebileyim diye.

Bir Rivayet: Soriano, Ördek Sayıcısı

Soriano belgeselinin çekimi sırasında Osvaldo Bayer, yönetmen Eduardo Montes Bradley’e yazar dostu üzerine dönen bir rivayeti anlatır.

Söylenenlere göre, Osvaldo Soriano Belçika’da sürgünde aç bilaç yaşarken Brüksel’deki Yüz Ördekli Göl’de bir ördek sayma işi bulmuştur. İşi her akşam göldeki ördekleri iyice sayıp, eğer bir eksik varsa yetkililere bildirmektir. Böylece üstleri de hemen eksik kuşları tamamlayıp Yüz Ördekli Göl’de adına yakışır biçimde tam yüz ördek olmasını sağlayacaklardır.

Ancak göldeki ördeklerin hiç eksilmemesi sıkıntı yaratmaya başlamıştır; Yüz Ördekli Göl’de hep yüz ördek vardır, ördekler hiç eksilmiyordur. Soriano yetkililerin işin gereksizliğini anlamalarından ve kendisini işten çıkarmalarından korkmaya başlar. Bunu önlemek için, yine sürgünde olan Perulu bir arkadaşıyla anlaşırlar; adam başı birer çift ördek çalacaktırlar.

Soriano bu yöntemle işini korumayı başarır. Söylentilere göre, o dönem Latin Amerikalı sürgünler arasında Soriano’nun onur konuğu olduğu ziyafetler bir efsane haline gelmiştir. Menü hiç değişmezmiş elbette, hep ızgara ördek.

Bradley hikayeden çok hoşlanmış ve belgeselini daha ilgi çekici hale getirmek isteğiyle Bayer’e, Neden birlikte Brüksel’e gidip şu ördek sayma işi hala var mı, bir bakmıyoruz?, diye sormuş. Bayer, Gitmesek daha iyi, diye cevap vermiş, hem niye…

Brüksel’de Yüz Ördekli Göl diye bir gölün de, ördek sayıcısı diye bir kadronun da olmadığını öğrenmek, bu vahşi dünyanın uzak bir yerindeki gizli ve güzel bir köşesinde mutluluk diye bir şeyin var olduğunu düşlemeye, umut etmeye, inanmaya izin vermezdi ki.

Bayer haklıydı, hem niye…

Sabah güneşi, fakirler için bir ısınma aracı, bir gıda kaynağı, çıplak vücuda giyilen bir giysi, gelecek için çevrilen yüzlere bir umut kaynağı, yetimler ve kimsesizler için şefkatli bir ana kucağı gibidir. Üç çocuğu ile duvarın dibinde oturan anne, yeni doğan güneşe karşı şöyle diyordu: “Güzel yavrularım, canım çocuklarım, üzerim toprakla örtülmedikçe size hiç bir şey olmayacaktır. Babanızı bizden ayırdılar. Ama bizi birbirimizden ayıramazlar. Ölünceye dek beraber olacağız…” Çocukların babaları, 1915’te devletin silahlı adamları tarafından götürülmüştü. Anne, kocasının artık dönmeyeceğini bildiğinden, tek tesellisini çocuklarında buluyordu. En büyüğü dokuz yaşında olan üç çocuğu vardı. Biri kız, iki erkekti. Üçünü de duvarın dibinde güneşe karşı dizlerine oturtmuş, saçlarını okşayıp koklayarak onlarla içindeki kini bileyerek konuşuyordu.

Anne, bahar aylarında iki tarlasını komşusuna ektirdi. Birine buğday, diğerine arpa tohumu serptirdi. “Olacak buğdayı değirmende un, arpayı da kışın doğuracak inek için kırma yaparım. Böylece önümüzdeki kışı rahat atlatırız” diyordu.

Bahar ayları bitti, yaz ayları geliyordu. Ekilenler de yavaş yavaş sararıyordu. Anne, ektirdiği buğday ve arpa tarlalarının etrafında tur atarken bazen üzülür, bazen de neşelenirdi. Ekilenler çok iyi olmuştu. Buğdayın ve arpanın olduğu tarlalardan başakları alır avuçlarında ezdirir, saman parçalarına üfürdükten sonra çıkan taneleri sayardı. “Çok fazla, çok dolgun taneler. İyi ama bu bolluk neden? Sonu felaketle bitmese iyi…” şeklinde düşünüyordu.

Anne ve çocukları, ektirdiklerini biçme fırsatı bulamadılar. Sonuç, kadının, kaygılandığı şekilde oldu. Göç ettirme devam ediyordu. Sıcak bir yaz gününde, devletin silahlı adamları geldiler, anneye, “seni çocuklarınla götüreceğiz” dediler. Anne, “ne olur bağışlayın bizi, bizden zarar gelmez…” diye feryat ettiyse de aldıran olmadı.

Adamlar anneye iki sopa vurduktan sonra çocukları ile yerde sürüklemeye başladılar. Çocuklarının yerde sürüklenmesine dayanamayan anne, “tamam tamam geliriz, bizi güzel yerlere götürürsünüz değil mi amcaları” diyerek ayağa kalktı; Kığı’nın Xupus köyünden yürümeye başladılar. Hava çok sıcaktı. Adamlar, önlerine kattıkları anne ile çocuklarını ite kaka Xaştur köyüne getirdiler. Anne ile çocukları son derece perişan olmuştu.

Ekin zamanıydı. Xaştur köylüleri, tarlalarında ekin biçiyorlardı. Adamlar, anne ile çocuklarını köyün arazisinde yürütürken, önlerine çıkan bir buğday tarlasının ortasındaki gölgede oturup dinlenmekte olan rençberin yanına uğradılar. Çok susamışlardı. Rençberin verdiği suyu içip oturdular. Anne, kendilerine su veren, perişan durumlarına acıdığını sandığı gölgedeki sarı tüylü iri yapılı rençbere gözlerini dikerek kendileri için umutlandı. Ancak tam tersi oldu: Tarla sahibi Hüseyin, kadını kendisine bırakmaları konusunda adamlarla anlaştı. Anne, feryat etti, fakat fayda etmedi. Hüseyin, kadını yere yatırıp göğsüne binerek çocuklarından ayırdı. Adamlar da çocukları tokatlayıp önlerine kattı. Anne, göğsüne binip kollarından tutan, daha sonra kocası olan “bozuk tüylü boro öküz” adını verdiği Hüseyin’in altında şöyle feryat ediyordu: “Öldürün öylece ayırın yavrularımdan, ne olur, beni de onlarla götürün. Ne olur, sizler de analardan doğan insanlar değil misiniz…”

Çocuklar Peri Suyu’ndan geçirilmiş, annenin tutulduğu tarlanın karşı tarafına düşen Gulafi Yaylası’nın dik yokuşunda yürütülüyordu. Artık çok uzaktaydılar. Anne, olduğu yerde dona kalmıştı; ses seda kesilmiş, gözleri kıpırdanmadan bakıyordu. Onu bu haliyle gören, ölmüş sanırdı.

Anne, çocuklarının götürülüşünü, her zaman yeni olmuş gibi hiç unutmadı. Xaştur’dan Gulafi yokuşuna baktıkça, ölünceye kadar şu ağıt ağzından düşmedi:

Gim çékirin li bin siyé

Celik birin Gulafi ye.

Sewewé çélik gaha yé boro,

Way way çélik, way way çélik

Xér u adé ji xwa newini gaha yé boro,

Way way çélik, way way çélik

Ez girtim li ber zeviyan,

Ar u xuri da kezew u gurçiyan.

Çélik birin ser sinc u usturiyan da,

Way way çélik, way way çélik…

“Bağ urganı yaptılar gölgede,

yavruları Gulafi’den götürdüler.

Yavrulara sebep boro öküz,

Vay vay yavru, vay vay yavru.

Kendisinden hayır görmesin boro öküz,

Vay vay yavru, vay vay yavru.

Beni tuttular tarlalarda

Alev tuttu ciğerlerimi.

Yavruları dikenlerin üstünde sürüklediler

Vay vay yavru, vay vay yavru…”

_____________

Hikayeyi 24 Nisan 1915’in yıldönümü yaklaşırken bana bu ülkede anne tarafından Ermeni olan pek çok insanı  hatırlattığı için yayınladım. Bir de, Robert Fisk’in Türkçe’de yayınlanmayan kitabı The Great War for Civilisation: The Conquest of the Middle East kitabında okuduğum korkunç bir anıyı, Suriye çöllerinde kurulan kadın pazarlarında satılan Ermeni kadınları hatırlattığı için: “….Margada Tepesi’nden çok da uzak olmayan Habur Nehri kıyılarında Ermeni kadınlar Araplara ve Kürtlere satıldı. Hayatta kalanlar, erkeklerin bakireler için 20 kuruş verdiğini ama çocuklar ve tecavüze uğrayıp bekaretini kaybedenler için yalnızca 5 kuruş verdiklerini anlatıyor. Çoğu çocuklu olan yaşça daha büyük kadınlar nehirde boğuldular…”

Hikaye, Bingöllü öğretmen-yazar Akif Arda’nın Ağustos 2002’de kendi imkanlarıyla yayınladığı Kamçurcu adlı kitabından alındı. Türkçesini de Kürtçesini de aynen aktardım, müdahale etmedim. Meraklısı için, hikayede adı geçen Bingöl-Kiğı’ya bağlı Xaştur‘a Türkçede Kutluca adını takmışlar; Xupus‘a Yazgünü, Gulafi Yaylası‘na da yöredeki bir başka köy olan Xurs gibi Darköprü ismi uygun görülmüş. İşte böyle.

Açgözlülük

Nisan 16, 2011

Tibetli bir rahip nehir kıyısında bir balıkçıyla karşılaşmış. Balıkçı bir tencerede balık çorbası pişiriyormuş. Rahip tek kelime etmeden tencerede kaynayan çorbanın hepsini bir dikişte içmiş. Balıkçı rahibin açgözlülüğüne kızmış köpürmüş. Rahip hiç aldırmamış, suya girip işemeye başlamış: Yediği bütün balıklar suya karışıp yüzerek uzaklaşmışlar.

Alexandra David Neel, Parmi les mystiques et les Magiciens du Tibet (1929).

Borges Jorge Luis, Casares Adolfo Bioy ve Ocampo Silvina, Antología de la literatura fantástica, Barcelona, Edhasa-Sudamericana, 1977, p. 82

O, ışığın kökünü gördü,
Karanlığın kökünü gördü.
 

Çağımızı mutlulandıran kişilerden biri de Yuri Gagarin’di. 12 Nisan 1961’de  dünyanın etrafındaki yörüngede ilk uçuşu yapan oydu. Uzay çağına ayak bastığımızı bize o söyledi. İnsanoğlu masallarda olsun, düşlerde olsun yüzyıllardan bu yana aya ve öteki yıldızlara gider durur. Aya ve öteki yıldızlara gidişin kapısını açan adam bizim çağımızdandı, bizimle birlikte yaşayan insandı. İnsanoğlunun dinmez hasreti vardır: Dünyanın dışına çıkmak… İnsanoğlunu bu büyük hasretine kavuşturan insan, bizim çağdaşımız Yuri Gagarin’di.

İçimizde bir Yuri Gagarin var diye insanoğlu daha gururluydu. Yuri Gagarin çağında yaşıyoruz diye kıvançlıydık. Yuri Gagarin insanlığın sevinci ve gururuydu.

İnsanoğlu yiğit ve korkaktır. En çok korktuğu da ölümdür. Ölümü göze alan insan, ölümün üzerine yürüyen insan her zaman insanoğlunda büyük hayranlık uyandırmıştır. Onlar, insanlığın kahramanları olmuşlardır. Yuri Gagarin’e insanoğlu yalnız yiğitliğinden dolayı, ölümün üstüne yürümesinden dolayı hayran değildi, dünyanın en hünerli ellerine ve kafasına da sahipti. Uzaya ilk çıkan insan daha dört başı mamur insandı. Onun işi yalnız yiğitlik değildi… O, dünyamızın şimdiye kadar hiç görmediği büyük bir kahramandı. İşi, bir kahramanlığın başlangıcıydı ve yeni bir işti.

Bir bilinmeze giden insan olmak ve bu bilinmezde yitip gitmek… Bunu çok düşündü, insan ne düşünür, ne duyar ola? Sonra bir bilinmezi bulan kişi, tek başına o bilinmezi yaşayan kişi, o bilinmezi bütün insanlıkla yaşamış, bütün insanlıkla birlikte o bilinmezin özleminde tutuşmuş kişi, tek başında kendini bilinmezde bulunca ne yapmıştır, ne duymuş, ne düşünmüştür?

Gagarin uzaydan, bu olağanüstü yolculuğundan döndüğünde kimbilir ne olağanüstü masallar anlatacaktır diye düşündüm. İnsanların çoğu da böyle düşünmüştür. Bilinmezden olağanüstü şeyler geleceğini her zaman düşünürüz. Bu doğal bir şeydir. Ama Yuri Gagarin sadece birkaç cümle söyledi, o kadar. Laciverdi bir karanlık vardı, dedi. Dünya çok güzel bir mavi yuvarlaktı, dedi, o kadar. Bize getirdiği masal bir mavi yuvarlaktı. Ben düşündüm ki, insanoğlunun dili, gördüğü böyle erişilmez bir aşamada duyduğunu anlatmaya yetmez. Uzaya varan ilk insanın duyduğunu anlatmaya insanın dili yeterli değil. Bu olağanüstü olayın karşısında insanın dili tutulur ya, uzay çağına insanlık daha güçlü bir dille girmeliydi. Düşündüm ki, Gagarin değil de Neruda, Aragon, ya da Nâzım Hikmet gitseydi uzaya, bugünkü insan diliyle uzayı anlatabilirler miydi, güçleri bu akılları durduran yeni duyguyu anlatmaya yeter miydi?

Uzaya giden ilk insan, insanlığın bilinmezi kaldı. Düşünüyorum ki daha yaşasaydı, seksenine doksanına gelseydi Yuri Gagarin, güzelim bir dede olsaydı, anı olarak da bize bir şeyler, bir başka düşler, büyüler anlatabilirdi belki. Yuri Gagarin diyorum, hâlâ bu erişilmezliğin, bu olağanüstülüğün etkisindeydi belki.

Yuri Gagarin, aya giden ilk insan da ben olacağım, demişti. Bu, insanlığın bitip tükenmez gücünün en güzel belirtisiydi.

Yuri Gagarin yeni bir insandı. Yeni ve büyük bir çağ açtı. İnsan soyunu onurlandırdı. O ölüme karşı koymuş, onu yenmiş, insanlığın ilk büyük zafer kapısını açmış insandı. Bağımsızlığa can atan insanlıkta ilk bağımsızlığa kavuşmuş insandı. Doğayı yenilgiye uğratan ilk insandı, böylesine.

Gagarin öldü, insanlığın bir yerinden en güzel bir çiçek koptu. Ama o insanlığı zenginleştiren en büyüktü. O, karanlıkla aydınlık arasına kesin bir çizgi çizen insandı. Gagarin’den sonra insanoğlu kendine daha güvendi, bilime daha güvendi, iyiliğe, güzelliğe, aydınlığa daha güvendi. İnsanlığın büyük zaferine daha güvendi. Gagarin’den sonra insanoğlu kendini daha çok arıttı. Kirlerini biraz daha döktü.

Işığın kökünü gören, karanlığın kökünü gören insandı. Onun bir dede olması, aya giden ilk insan olmasa da, aya giden ilk insanın elini sıkması, aya giden ilk insanları okşaması ne güzel olurdu. Bu onun hakkıydı.

İnsanlığın başı sağ olsun.

2 Nisan 1968- Yaşar Kemal

 Not: Bundan 50 yıl önce Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan olarak tüm dünyada büyük heyecan uyandırmıştı. Yaklaşık yedi yıl sonra 27 Mart 1968’te bir uçak kazasında öldüğünde Yaşar Kemal 2 Nisan 1968’de yayınlanan yukarıdaki lirizm yüklü yazıyı kaleme aldı. Ben yazıyı Yaşar Kemal’in Baldaki Tuz isimli kitabından aktardım. Can Yayınları’ndan 1995 tarihli Beşinci Basım, sf 345-347.

Toprağa Dönün!

Nisan 6, 2011

Javier kuşlar hakkında pek çok şey biliyordu. Uzakta, rüzgarın içinde bir noktacık, dişisine kur yapan bir şahindi. Ormanda, sanki bir dal kırılmış gibi bir ses, ebelemece oynayan iki çıt kuşuydu. Katalonya’da bir dağa tırmandığında, Javier  çantasından bir flüt çıkarır ve notalarla oranın kuşlarına Güney Amerika’daki kondorların hikayelerini çalardı. Andlara tırmandığında, yerli kuşlara Pirenelerdeki sarıasmalardan ve kızılgerdanlardan bahsederdi. Arada bu kadar kuşlu hikaye taşımaktan, onca zamandır kültürlerarası aracılık etmekten dillerini de öğrenmişti.

Javier kuşbilimine dair birikimiyle  konferanslar veriyor, sohbetlere katılıyor, atölyeler düzenliyordu. Ona göre, -bir gün herkes susacak olursa- kuşları ciddiye almak gerekirdi; çünkü kuşlar ona iklimin değiştiğini, pek dengesiz olmaya başladığını anlatıyorlardı: Yağmurların bulutsuz yağdığını, güneş ışınlarının her zamankinden daha fazla yaktığını. Havanın iyice kirlendiğini, zor nefes alındığını, bacalardan çıkıp havaya karışan pislikler yüzünden doktorların sık sık ördeklerde astım, güvercinlerde açık hava alerjisi vakalarıyla karşılaştığını. Balıkçılların ve kum kuşlarının nehirlerin suyunu geri tükürdüklerini –aynen böyle diyorlardı- çünkü sudan deterjan ve nitrat tadı geldiğini.  Ve kesilen bunca ağaç, yakılan bunca orman yüzünden kalacak yer sorununun her gün daha yakıcı bir hale aldığını.

Her yıl kışın son demlerinde kırlangıçların gelişini ilk gören Javier olurdu. “İlk kırlangıç akınlarını gördüğünde -diyordu Javier- hemen karnın yere değecek  şekilde olduğun yere, toprağa uzanmalısın, bunu yaparsan bütün yıl talihin yaver gider ve karnın hiç ağrımaz. Kendisi bunu her sene yapıyordu; nerede olursa olsun, kiminle olursa olsun.

Ama o yıl mevsimler değişirken kırlangıçlar gelmedi, Javier kendini yüzükoyun toprağa bırakamadı, toprağa bulanamadı, toprağın bir parçası olamadı. İçine tuhaf bir hüzün çöktü. Takvime bakılırsa, yalancı bahar geçmiş yerine yalancı yaz bile gelmişti; Javier ve kız arkadaşı üç dağ ve iki tepe aştılar; hepsi kemikkıran akbabalarından bir yavrunun doğumunu izlemek için. Ama birden amansız bir kar fırtınası koptu ve her yeri karla kapladı. İkisi dahil.

İşte böyle, siz de dikkat ederseniz görürsünüz; baharın gelişini haber veren takvimler değil, her zaman bir çift neşeli, oyuncu kırlangıçtır, durmamacasına ötüşürler: Toprağa dönün!

Vuelvan a la tierra, Gustavo Duch

Gördün
gerçekten gördün
yağan karı yıldızları meltemin pürüzlü adımlarını
 
Dokundun
gerçekten dokundun
tabağa ekmeğe o çok sevdiğin kadının yüzüne
 
Yaşadın
yüzüne inen bir şamar gibi
anı nefesi düşüşü kaçışı
 
Öğrendin
o bildik teninin her gözeneğinde
gözlerini ellerini cinsiyetini yumuşacık yüreğini
ağlamak gerektiğini onlara
bırakmak gerektiğini onları
yeniden keşfetmek gerektiğini hepsini.

Para leer en forma interrogativa, Julio Cortázar

%d blogcu bunu beğendi: