Akif Arda: Way Way Çêlik (Vay Vay Yavru)

Nisan 20, 2011

Sabah güneşi, fakirler için bir ısınma aracı, bir gıda kaynağı, çıplak vücuda giyilen bir giysi, gelecek için çevrilen yüzlere bir umut kaynağı, yetimler ve kimsesizler için şefkatli bir ana kucağı gibidir. Üç çocuğu ile duvarın dibinde oturan anne, yeni doğan güneşe karşı şöyle diyordu: “Güzel yavrularım, canım çocuklarım, üzerim toprakla örtülmedikçe size hiç bir şey olmayacaktır. Babanızı bizden ayırdılar. Ama bizi birbirimizden ayıramazlar. Ölünceye dek beraber olacağız…” Çocukların babaları, 1915’te devletin silahlı adamları tarafından götürülmüştü. Anne, kocasının artık dönmeyeceğini bildiğinden, tek tesellisini çocuklarında buluyordu. En büyüğü dokuz yaşında olan üç çocuğu vardı. Biri kız, iki erkekti. Üçünü de duvarın dibinde güneşe karşı dizlerine oturtmuş, saçlarını okşayıp koklayarak onlarla içindeki kini bileyerek konuşuyordu.

Anne, bahar aylarında iki tarlasını komşusuna ektirdi. Birine buğday, diğerine arpa tohumu serptirdi. “Olacak buğdayı değirmende un, arpayı da kışın doğuracak inek için kırma yaparım. Böylece önümüzdeki kışı rahat atlatırız” diyordu.

Bahar ayları bitti, yaz ayları geliyordu. Ekilenler de yavaş yavaş sararıyordu. Anne, ektirdiği buğday ve arpa tarlalarının etrafında tur atarken bazen üzülür, bazen de neşelenirdi. Ekilenler çok iyi olmuştu. Buğdayın ve arpanın olduğu tarlalardan başakları alır avuçlarında ezdirir, saman parçalarına üfürdükten sonra çıkan taneleri sayardı. “Çok fazla, çok dolgun taneler. İyi ama bu bolluk neden? Sonu felaketle bitmese iyi…” şeklinde düşünüyordu.

Anne ve çocukları, ektirdiklerini biçme fırsatı bulamadılar. Sonuç, kadının, kaygılandığı şekilde oldu. Göç ettirme devam ediyordu. Sıcak bir yaz gününde, devletin silahlı adamları geldiler, anneye, “seni çocuklarınla götüreceğiz” dediler. Anne, “ne olur bağışlayın bizi, bizden zarar gelmez…” diye feryat ettiyse de aldıran olmadı.

Adamlar anneye iki sopa vurduktan sonra çocukları ile yerde sürüklemeye başladılar. Çocuklarının yerde sürüklenmesine dayanamayan anne, “tamam tamam geliriz, bizi güzel yerlere götürürsünüz değil mi amcaları” diyerek ayağa kalktı; Kığı’nın Xupus köyünden yürümeye başladılar. Hava çok sıcaktı. Adamlar, önlerine kattıkları anne ile çocuklarını ite kaka Xaştur köyüne getirdiler. Anne ile çocukları son derece perişan olmuştu.

Ekin zamanıydı. Xaştur köylüleri, tarlalarında ekin biçiyorlardı. Adamlar, anne ile çocuklarını köyün arazisinde yürütürken, önlerine çıkan bir buğday tarlasının ortasındaki gölgede oturup dinlenmekte olan rençberin yanına uğradılar. Çok susamışlardı. Rençberin verdiği suyu içip oturdular. Anne, kendilerine su veren, perişan durumlarına acıdığını sandığı gölgedeki sarı tüylü iri yapılı rençbere gözlerini dikerek kendileri için umutlandı. Ancak tam tersi oldu: Tarla sahibi Hüseyin, kadını kendisine bırakmaları konusunda adamlarla anlaştı. Anne, feryat etti, fakat fayda etmedi. Hüseyin, kadını yere yatırıp göğsüne binerek çocuklarından ayırdı. Adamlar da çocukları tokatlayıp önlerine kattı. Anne, göğsüne binip kollarından tutan, daha sonra kocası olan “bozuk tüylü boro öküz” adını verdiği Hüseyin’in altında şöyle feryat ediyordu: “Öldürün öylece ayırın yavrularımdan, ne olur, beni de onlarla götürün. Ne olur, sizler de analardan doğan insanlar değil misiniz…”

Çocuklar Peri Suyu’ndan geçirilmiş, annenin tutulduğu tarlanın karşı tarafına düşen Gulafi Yaylası’nın dik yokuşunda yürütülüyordu. Artık çok uzaktaydılar. Anne, olduğu yerde dona kalmıştı; ses seda kesilmiş, gözleri kıpırdanmadan bakıyordu. Onu bu haliyle gören, ölmüş sanırdı.

Anne, çocuklarının götürülüşünü, her zaman yeni olmuş gibi hiç unutmadı. Xaştur’dan Gulafi yokuşuna baktıkça, ölünceye kadar şu ağıt ağzından düşmedi:

Gim çékirin li bin siyé

Celik birin Gulafi ye.

Sewewé çélik gaha yé boro,

Way way çélik, way way çélik

Xér u adé ji xwa newini gaha yé boro,

Way way çélik, way way çélik

Ez girtim li ber zeviyan,

Ar u xuri da kezew u gurçiyan.

Çélik birin ser sinc u usturiyan da,

Way way çélik, way way çélik…

“Bağ urganı yaptılar gölgede,

yavruları Gulafi’den götürdüler.

Yavrulara sebep boro öküz,

Vay vay yavru, vay vay yavru.

Kendisinden hayır görmesin boro öküz,

Vay vay yavru, vay vay yavru.

Beni tuttular tarlalarda

Alev tuttu ciğerlerimi.

Yavruları dikenlerin üstünde sürüklediler

Vay vay yavru, vay vay yavru…”

_____________

Hikayeyi 24 Nisan 1915’in yıldönümü yaklaşırken bana bu ülkede anne tarafından Ermeni olan pek çok insanı  hatırlattığı için yayınladım. Bir de, Robert Fisk’in Türkçe’de yayınlanmayan kitabı The Great War for Civilisation: The Conquest of the Middle East kitabında okuduğum korkunç bir anıyı, Suriye çöllerinde kurulan kadın pazarlarında satılan Ermeni kadınları hatırlattığı için: “….Margada Tepesi’nden çok da uzak olmayan Habur Nehri kıyılarında Ermeni kadınlar Araplara ve Kürtlere satıldı. Hayatta kalanlar, erkeklerin bakireler için 20 kuruş verdiğini ama çocuklar ve tecavüze uğrayıp bekaretini kaybedenler için yalnızca 5 kuruş verdiklerini anlatıyor. Çoğu çocuklu olan yaşça daha büyük kadınlar nehirde boğuldular…”

Hikaye, Bingöllü öğretmen-yazar Akif Arda’nın Ağustos 2002’de kendi imkanlarıyla yayınladığı Kamçurcu adlı kitabından alındı. Türkçesini de Kürtçesini de aynen aktardım, müdahale etmedim. Meraklısı için, hikayede adı geçen Bingöl-Kiğı’ya bağlı Xaştur‘a Türkçede Kutluca adını takmışlar; Xupus‘a Yazgünü, Gulafi Yaylası‘na da yöredeki bir başka köy olan Xurs gibi Darköprü ismi uygun görülmüş. İşte böyle.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: