Ağzına dokunuyorum, parmağımla ağzının kenarına dokunuyorum ve onu sanki benim elimden çıkmışçasına çiziyorum, sanki ağzın ilk defa öyle yarı açık oluyormuş gibi, sonra her şeyi silip yeniden başlamak için gözlerimi kapatmam yetiyor, her seferinde dilediğim ağzı baştan yaratıyorum, elimin seçip senin yüzüne çizdiği ağzı, sayısız ihtimal arasından seçilmiş bir ağız bu ama benim senin yüzüne çizmek için sonsuz bir özgürlükle seçtiğim bu ağız, anlamak istemediğim bir tesadüfle seni çizen elimin altından bana gülümseyen ağzınla bire bir örtüşüyor.

Bana bakıyorsun, yakından bakıyorsun bana, her seferinde daha yakından, işte o zaman tepegözcülük oynamaya başlıyoruz, birbirimize her seferinde daha yakından bakıyoruz, gözlerimiz gittikçe büyüyor, birbirlerine yaklaşıyor, üst üste geliyorlar ve tepegözler bakışıyor, sonra ağızlarımız birbirine karışan nefeslerin ortasında karşılaşıyor ve dudaklardan ısırarak, dili dişlere neredeyse dokundurmadan, boşluklarından parfümü geçmiş ağır bir havanın ve bir sessizliğin gidip geldiği kovuklarında oynaşarak ılık ılık çekişiyorlar. O zaman bir yandan ellerim saçlarının diplerine inmeye, yavaşça saçlarının derinliklerini okşamaya başlarken biz ağızlarımız çiçeklerle, balıklarla, canlı devinimlerle, bakir kokularla doluymuşçasına öpüşüyoruz. Ve eğer birbirimizi ısırırsak acısı tatlı oluyor, eğer birbirimizin soluğunu o kendiliğinden gelişen kısa ve dehşetli içe çekişlerde boğarsak, o anlık ölüm bize güzel geliyor. Artık tek bir tükürüğümüz, olgun meyve tadında tek bir lezzetimiz var ve ben senin karşımda sudaki ay gibi titrediğini hissediyorum.

Reklamlar

Eduardo Galeano

Bu ödülü Barça’nın 1936’da demokrasi düşmanları tarafından katledilen başkanı Josep Sunyol’un anısına adamak istiyorum.

Yine aynı şekilde bir yıl sonra 1937’de bütün İspanya’da yaralı ama canlı kalan onuru ayakta tutan gezgin sporcuların anısına almak istiyorum. 1937’de Cumhuriyet yararına futbol karşılaşmalarına çıkarak Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika’yı dolaşan Barçalı oyuncuları kast ediyorum ve aynı eylemi pek çok Avrupa ülkesini gezerek yapan Bask ulusal takımını da elbette.

Onlar sayesinde bu ödülü almak beni heyecanlandırıyor, onlar sayesinde ama aynı zamanda o yılların onurlu mirasçıları olan bugünün Barçalı oyuncuları sayesinde; bu ödül diğer taraftan, tüm bunların yanı sıra, benim can dostum Manolo Vázquez Montalbán’ın adını taşıyor.

Manolo’yla pek çok tutkuyu paylaşırız.

İkimiz de futbola tutkunuz ; biz iki solak, iki düşüncede solak olarak kazanmayı ödev bilerek oynayanların yönettiği bir dünyada solda oynamanın en iyi yolunun zevk almak ve zevk vermek için oynayanların cesaretine sahip olanların özgürlüğünü savunmak olduğuna inanırız. Ve bu yolda, halkın ayaklarıyla düşündüğüne inanan sağ görüşlü pek çok insanın önyargılarıyla mücadeleye giriştik ama aynı zamanda halkın düşünmemesinden futbolun mesul olduğuna inanan soldaki pek çok yoldaşımızın önyargılarıyla da mücadele etmemiz gerekti.

Manolo’yla ben aynı zamanda ironiden, içtenlikle gülmekten ve esprinin her türlüsünden aldığımız keyifte ve bunları yazılarımızda, kitaplarımızda ve kafelerdeki sohbetlerimizde düşündüğümüzü ve hissettiğimizi söylerken kullanma biçimlerimizde de örtüşürüz. Çünkü ciddi beyefendiler, örnek hanımefendiler bize güven vermezler, çünkü kendileriyle alay etmeyi bilmezler; ne Manolo ne de ben, yine bizimkilere benzer politik düşünceleri olan bazı meslektaşlarımızda olduğu gibi sıkıcılığı ciddiyetle karıştırırız.

Şimdiki zamanda konuşuyorsam bu yanlışlıkla ya da dikkatsizlikten olmuş değil; güvendiğim sağlam kaynakların bana ölümün kötü bir şakadan başka bir şey olmadığı konusunda güvence vermelerinden ileri geliyor.

Manolo’yla ikimiz için çok önemli olan bir başka ortak nokta da: kültürel çeşitliliğin bir kutsaması olarak iyi yemeği savunmamızdır.

Antonio Machado, bugün bazı budalalar şeylerin değeriyle fiyatını birbirine karıştırıyorlar, diyordu ve çok haklıydı, şairin o zamanının bizim yaşadığımız zamandan farkı yok gibi, çünkü günümüzde de aynı durum yaşanıyor .

En iyi yemek en pahalı olan değildir, Manolo’nun pek yerinde söylediği gibi, en pahalı yemekler çoğu zaman bir ahmakaldatandan başka bir şey değillerdir.

Ben de Manolo gibi halkların kendi kaderini tayin hakkının midenin kendi kaderini tayin hakkını da kapsadığına inanıyorum. Bu hakkı her zamankinden daha çok savunmak gerekiyor, sunduğu fırsatlarda her geçen gün daha eşitliksizken dayattığı alışkanlıklarda her geçen gün daha eşitleyici olan dünyanın mecburi macdonaldlaştırılmaya gittiği bu zamanlarda bu jakkımızı her zamankinden daha çok savunmak durumundayız.

Buraya kadar geldim. Ama biraz fazla içince aptalca şeyler söyleme riskim olduğunu biliyorum bu yüzden ben de aşağıdaki sözleri;

İnsanlık onuru ve dayanışma için,

Oyun zevki ve temiz oyun oynayanları seyretme mutluluğu için,

Bir arada olmanın getirdiği neşe için, paylaşılan ekmek ve şarap için,

Gecelere gizlenen güneşler için,

Bazen acılı olan ama her zaman insanın yolculuğuna, insanın yürüyüşüne hayatın rüzgarına (al vent del món) yön ve duygu katan bütün tutkular için,

içmenin başka bir biçimi olarak, şarap kadehleriymişçesine Manolo’yla beraber, Manolo’nun şerefine kaldırmak istedim.

* Uruguaylı yazarın,25 Mayıs 2011 günü Barselona Futbol Kulübü Vakfı ve Katalonya Gazeteciler Birliği tarafından verilen Uluslararası Manuel Vázquez Montalbán Gazetecilik Ödülü’nü alırken Barselona’daki Hükümet Sarayı’nda yaptığı konuşma.

Galeano’nun kullandığı al vent del món, Katalancadan kelimesi kelimesine çevrilince “dünyanın rüzgarına” anlamına geliyor, ben yukarıda daha Türkçe olduğunu düşünerek “hayatın rüzgarına” dedim. Bu Katalanca deyişle aynı zamanda Franko döneminde, özellikle atmışlı yıllarda Katalanlar için özgürlük/özerklik mücadelesiyle bütünleşmiş bir şarkıya, ilk defa 1959 yılında Valensiyalı ozan Raimon tarafından yazılıp söylenen ve 1963 yılında kayıt edilen bir şarkıya gönderme yapılıyor. Şarkıyı dinlemek için burayı tıklayabilirsiniz.

Ve Elbette Aşk…

Ve elbette aşk, akan gözyaşlarının ortasında,
sonunda gülmelerin kıyısında
çıplak kalacağımı biliyordum.

Bugün,
burada
yine söylüyorum:
Hep hatırlayacağım ellerimin arasındaki çıplaklığını
keyfini sürdüğüm sabah güneşinin yanısıra yükselen
sandal ağacı kokunu,
o genç kız gülüşünü
ya da bir dere
yahut bir kuş gülüşünü;
sevgi yüklü uzun ellerini
eski renklerine yüz çeviren bir süseni andıran
sesini,
gözlerini
sende kucaklanabilir olan ve uzaktayken kelimelerle
can vermeyi denediğim her şeyi.
Ama artık ağlamaya vakit yok,
küller zamanı bitti
yüreğimde.

Soğuk oluyor sensiz,
ama yaşanıyor.

Mağrur olma şair…

Hayat senin kanınla ödüyor hesabı
ve sen hala kendini bağda şakıyan bülbül sanıyorsun.

Tek hamlede yakala ensesinden hayatı, soy anadan üryan
devir yere ve kavganın ateşini yarat ondan,
boşal o heybetli rahmine, gebe bırak
yüz yıllarca doğursun tüm kalbiyle.

Ama nazik bir tavırla birader,
melankoliye yaraşır bir edayla.

Latin Amerika’nın sıradışı şairlerinden Roque Dalton devrimci güçlerle beraber savaşmak için kaçak olarak girdiği ülkesinde bundan 36 yıl önce 10 Mayıs  1975 günü  kendi yoldaşları tarafından infaz edildi. Anısına iki şiirini sunuyoruz. Şiirlerin orjinalleri için başlıklarına tıklamanız yeterli. Roque Dalton üzerine detaylı bir yazıya ve farklı bir şiirine şuradan ulaşabilirsiniz.

Denizci

Mayıs 10, 2011

Kendim üzerine gerçek bir türkü yakabilirim, seferlerimi anlatabilirim. Zorlu günlerde sinem ne güçlüklere katlandı. Gemiler benim için kaygı yüklü bir zindana döndüler. Dalgaların gümbürtüsü dehşetengizdi. Kayalıklara çarpınca oluşan darbeler, elimi kolumu sıkıca bağlayan gecenin yardımıyla beni pek çok kere geminin pruvasında  iki büklüm etti. Soğuğun içinde ilerlerken ayaklarım buzdan kabuklar bağladı. Acılar fokur fokurdu ve yüreğim kan ağlıyordu; dışarıdan denizlerin yorgun düşürdüğü adamın canını içeriden açlık tırmalıyordu. Şansı olan, bu topraklarda benim sürgün yollarında yanımda hiç kimseler yokken yaşadığım bu acıları tatmaz. Fırtınada buz parçacıkları uçuşuyordu havada. Denizin çığlığından başka bir şey duymuyordum ben, dalgalar buza kesiyordu. Ara ara bir kuğu şarkısı gibiydi. İnsanların gülüşleri yerine martıların çığlığı çınlıyordu kulağımda. Kayalıkları döven fırtına, kanatları buz tutmuş, gövdesine çiğ düşmüş kartalla atışıyordu. Kartalın tehditkar çığlıkları korkunçtu. Benimle aynı hamurdan yoğrulmuş hiçbir insanoğlu şu virane yüreğimi teselli edemez. Şatosunda şaraplar içip kendinden geçerek hayatın tadını çıkaran kibirli bir adamı çok az ilgilendirir benim denizlerde çektiğim acılar. İşte gece çöktü, kar yine kuzeyden yağıyor; o buz tanecikleri, tohumların o en soğuğu toprağın üzerini örttü. Bütün bunlar yüreğimde yuva yapan tuzlu akıntılarla, yüksek dalgalarla oynamak için yollara düşme isteğimi kamçılıyor. Tüm benliğimle buradan çok uzaklara, yabancı insanların toprağını aramaya gitmek istiyorum. Dünyada bir sonraki yolculuğun heyecanını kanında duyup Tanrının kendisine sunduğu kaderin ne olduğunu merak eden böylesine yüce, böylesine cesaret yüklü, gençliğine bu kadar güvenen, eylemlerinde bu kadar kararlı başka biri yoktur. Arp sesleri çekmez onu, ne madalyalar almak, ne bir kadının sunduğu zevk, ne  de dünyevi bir zafer; onu yalnızca açıklarda esen buzlu rüzgarlar ilgilendirir. Dalgalarla kavgası olan yalnızca denize duyduğu özlemle yaşar. Gemiler çiçeklerle donatılır, şehirler ışıklandırılır, kırlar süslenir, dünya yeni kurulmuş gibi görünür. Tüm bunlar, cesareti olanı yollara düşmeye, su yollarının açıklarında kaybolmaya çağırır.

Denizci, orijinal adıyla The Seafarer ya da benim çeviriyi yaptığım J. L. Borges ve Maria Kodama çevirisindeki adıyla El navegante takriben IX. yüzyıla ait anonim bir şiir. Orijinali yani The seafarer dizeler halinde yazılmış ve toplam 124 dizeden oluşuyor. Benim çeviriyi yaptığım versiyonu El navegante ise asıl şiirin bir bölümünün Borges ve Kodama tarafından düzyazı olarak söylenmiş bir çeşitlemesi.

%d blogcu bunu beğendi: