Öyküsü (Fragman) :

“(…)

Gövdesi ne kadar ağır geliyor kendine? Suları zorlukla geçiyor Seyit Han… Kanı ığıl ığıl akıyor, bahar kokuyor, Kejé’nin yumuşak elleri sarıyor onu… Şafağa yaklaşıyor… gidecek az sonra, gün ağarmadan çıkacak uzun bir yolculuğa… Atı bekliyor onu, Kejé üzgün bakıyor…

«Kejé» diyor Seyit «Mürşit kardaşından istemişim seni, lakin vermemiş.»

«Sen bir şahansın Seyit Han. Ben bir küçük serçe,» diyor Kejé «Al kanadın altına götür beni.»

«Benim kanadım kırıktır. Arkadaş bacısını kaçıramam. Mürşit seni dul bırakmamdan korkar. Düşmanımın çokluğundan çekinir. Kejé… beklersen beni giderim.»

«Nereye gidersin? Yırtıcı kuşun ömrü az olur Seyidim. Seni vururlar. Benim elim boş kalır.»

«Olmaz… Mürşit doğru der… Gül dalına bülbül konar, bilir. Gitmem lazım, bilir. Düşmanım çoktur, bilir. Sağ kalırsam dönerim Kejé. Hapislere düşersem bekler misin? Uzaklarda kalsam yolumu gözler misin?»

«Ben ince bir dalım Seyidim. Kurumazsam beklerim. Üstümde toprak çiçek açsa gene beklerim. Üstümde bir karış ot bitse gene beklerim.»

«Ben gidiyorum Kejé. Al, bu kurşun sende kalsın. Seni sana emanet ediyorum.»

Ve şafağa yaklaşıyor Seyit… ayrılığın o uzun şafağına… yolundaki nergisleri topluyor…

Başı elleri arasında, yoğun acılara tutsak, yoğun acıların tanığı Hidayet emmi kıpırtısız yol gözlüyor. İki büklüm kanlar içinde görünce Seyid’i doğruluyor… elinde sümbül ve nergis çiçekleri, kanlara bulanmış. Yeni bir şafağın yolcusu Seyit, Kejé’nin mezarına yürüyor. O yenilmez inadın verdiği direnci biliyor Hidayet emmi… son çabası, küçük, ince derede boğuluyor; karlı dağları, ovaları aşan, kanlı savaşlardan geçen Seyit, o diz boyu dereyi geçemiyor, yıkılıyor; ulaşamıyor Kejé’nin şafak bekçisi toprağına… Sular alıp götürüyor nergisleri, sümbülleri, avucu boş kalıyor Seyid’in…

Turnalar yeni bir şafağa uçuyorlar mavi gökyüzünde, yeni ve mutlu şafaklara…

Nergisler ve sümbüller büyük ırmaklara, ırmaklar denizlere ulaşacaklar…

Ve turnalar… Gök ne denli mavidir bugün…”

(Seyyit Han, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Yayınları, Şubat 1976, İstanbul, Sf. 83-85.)

Senaryosu (Fragman):

“(…)

114.       DERE BOYU                                       (Dış-Gün)

Suda, sendeleyerek yürüyen Seyyit’in gölgesini görürüz.

SEYYİT’İN SESİ ― Kejé, Mürşid kardaşından istemişim seni, lakin vermemiş.

KEJÉ’NİN SESİ ― Sen bir şahansın Seyyit Han. Ben bir küçük serçe. Al kanadın altına götür beni.

SEYYİT HAN ― Benim kanadım kırıktır. Arkadaş bacısını kaçıramam. Mürşid seni dul bırakmamdan korkar. Düşmanımın çokluğundan çekinir.

Seyyit ilerler. Önüne çıkan bir nergisi kopartır.

SEYYİT’İN SESİ ― Kejé, beklersen giderim.

KEJÉ’NİN SESİ ― Nereye gidersin? Yırtıcı kuşun ömrü az olur. Seyyit’im. Seni vururlar. Benim elim boş kalır.

SEYYİT’İN SESİ ― Olmaz, Mürşid doğru der. Gül dalına bülbül konar, bilir. Gitmem lâzım, bilir düşmanım çoktur, bilir. Sağ kalırsam dönerim, Kejé. Hapislere düşersem bekler misin? Uzaklarda kalsam  yolumu gözler misin?

KEJÉ’NİN SESİ ― Ben ince bir dal’ım Seyit’im. Kurumazsam beklerim. Üstümde toprak çiçek açsa gene beklerim. Üstümde bir karış ot bitse gene beklerim.

SEYYİT’İN SESİ ― Ben gidiyorum, Kejé. Al, bu kurşun sende kalsın. Seni sana emanet ediyorum.

KEJÉ’NİN SESİ ― Seyyit… Seyyit…

115.       TÜRBE CIVARI                                  (Dış-Gün)

Seyyit elinde bir demet çiçek ilerler.

116.       TÜRBE ÖNÜ                                      (Dış-Gün)

Hidayet, başı elleri arasında oturmaktadır. Bir ses duyar, irkilir. Seyyit sendeleyerek yaklaşır. Hidayet kalkar. Seyyit ileri doğru yürür.

117.       TÜRBE CIVARI (Tarlalar)               (Dış-Gün)

Seyyit mezara doğru yürür. Hidayet onun yanına varır. Seyyit mezara bakar, sendeler, derenin içinden mezara doğru yürümeğe çalışır, düşer.

Çiçekler elinden kurtulur. Nergisler, sümbüller süzülerek suyun üstünde sürüklenirler. Nergisler, sümbüller, dere ve turnalar uçar…

Turnalar mavi gök yüzünde.”

(Seyyit Han, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Yayınları, Şubat 1976, İstanbul, Sf. 140-141.)


ÇOCUĞUNDAN AYAĞA

Çocuğun ayağı bilmiyordu bir ayak olduğunu daha,
bir kelebek olmak istiyordu ya da bir elma.

Ama sonra, cam kırıkları ve taşlar,
merdivenler ve sokaklar,
zorlu yolları toprağın,
öğrettiler ayağa uçamayacağını,
bir meyve olamayacağını etrafında bir dalın.
O zaman ayağı çocuğun,
Yıkıldı, düştü
ortasında  savaşın,
esir alındı,
ve mahkum oldu yaşamaya içinde bir pabucun.

Yavaş yavaş, hiç ışıksız,
tanıdı dünyayı kendince,
habersiz diğer ayaktan, karanlıkta
keşfederek dünyayı bir kör gibi.

O yumuşak tırnaklar,
salkım salkım kuvarstan,
sertleştiler, mat cisimler,
sert boynuzlar oldular birden
ve o küçücük taç yaprakları çocuğun,
yassılaşıp kaybettiler biçimlerini,
kör sürüngenlerin şeklini aldılar.
Sonra nasır tuttu o parmaklar,
akıl almaz sertlikte en küçük
volkanlarıyla kaplandılar ölümün.

Ama bizim kör yürüdü yine de
hiç durmadan, dinlenmeden,
an be an,
bir ayak ve öbür ayak
şimdi bir adamın,
ya da kadının olan,
yukarı,
aşağı,
kırlarda, madenlerde,
mağazalarda ve bakanlıklarda,
geriye,
içeri, dışarı,
ileri,
hep çalıştı ayak o pabucun içinde,
güçlükle vakit buldu
çıplak kalmaya, aşk ya da uyku için,
yürüdü, yürüdüler,
ta ki adam
tümüyle duruncaya kadar.

Sonunda indiği zaman altına toprağın,
farkında değildi hâlâ hiçbir şeyin,
çünkü her şey ama her şey karanlıktı orada da,
bir ayak olmadığını bile bilmiyordu daha;
uçması için gömdülerse bile onu,
ya da elma olabilsin diye.

Pablo Neruda

İspanyolcası için tıklayın.

Tanpınar: Bir Mektuptan

Haziran 11, 2011

Aziz Yaşar Nabi;

(…)Musul’a gelirken yağmurlu bir günde Zab kenarında gördüğüm sıtmalı ihtiyat zabitini hiçbir zaman unutamadım. Adı galiba Sabriydi. Benden üç dört yaş büyük olmalıydı. Fakat vücudunu bir yorgan gibi kavrayan kaputu içinde, hiçbir yaşın haddini dolduramıyacak kadar küçük, yağan yağmurla neredeyse eriyecekmiş gibi görünüyordu. Nelerden konuştuk bilmiyorum, bana mütemadiyen sual soruyor, fakat dinlemiyordu. Yalnız İstanbul’a döndüğümüzü söyleyince yüzünü garip bir parıltı yaladı: «İstanbul … İstanbul…» diye mırıldandı ve ilk yaklaşan sala bindi. Dikkat ettim, her şey unutuluyor, insan çehresinin ıstırabı ve bir de güzellik unutulmuyor.(…)

Cihan Harbi ve münevverler

(…)Hiçbir milletin münevveri, bizim kadar içtimai olamaz. Eğer ferde ait bazı tabii hakların bile peşinde koşmamışsak, bu daimi bir tehlike içinde yaşamamızdan gelir. Türk milleti, iki yüz sene muhasara edilmiş bir kale nizamiyle yaşadı. Muhasara şiddetlendikçe ferd kendini cemiyete bağışladı.

Bu hal bizim neslimizde büsbütün kuvvetli oldu. Çocukluğumun hangi devresine baksam, etrafımda ve kendi içimde bu vatan endişesini gördüm. İşte mütarekenin eşiğinde bu endişe beni büsbütün kaplamıştı.

Leyli bir mektebe yerleşmeyi bekliyerek, evvelâ Rami taraflarında bir akrabamın evinde oturdum. Sonra daha iç ve fakir bir semtte, Kasımpaşa’da teyzemde kaldım. Her gün ayrı çehresiyle inkırazı görüyordum. Yaşım ve düşüncem, imparatorluğun son anlarını yaşadığımızı anlayacak bir kıvama gelmişti. Fakat elbette ki, arkadan bizi bekleyen âkıbeti, mütareke ve İzmir işgallerini düşünemezdim. Büsbütün perişan ve sahipsiz bir insanlık olarak ortada kalacağımız elbette aklımıza gelmezdi. Formasyonum bu yıllar ve bu hadiselerle dolu.(…)

Aslî yalanlar

(…)Yukarıda bir çok şair adı söyledim. Eğer borçlarımın hepsini söyliyecek olsam, bu liste daha kabarır. Hiçbir suretle erişemeyeceğim şeylerin peşinde koşmaktan müteessir değilim. Çoktan beri asıl gayenin kendimiz bulmak, veya vücuda getirmek olduğuna inanıyorum. Bu adamlar beni kendi hakikatlerime veya aslî yalanlarıma götürdüler. Çünkü, belki de hakikî şahsiyetler yoktur, ve bizim benlik dediğimiz şey, ilk, yahut, en büyük ibdâ ve ihtiraımız, bir kelime ile, masalımızdır.(…)

Şiir

(…)Burada şiir ve sanat anlayışımdan da bahsetmek isterdim. Fakat uzayacağını görüyorum. Bence güzel bir hasrettir: Objesini kendi yaratan bir hasret. Onun için şiirle rüyanın arasında daima bir yakınlık buldum.(…)

Sanat

(…)Bugünkü edebiyatın bir tarafını, hem çok mükemmelini iyi bir Leica makinesi de verebilir. İnsan kaderi sadece enstantane çekmekle verilmez. Sanat hattâ enstantanenin tam zıddıdır. Sinema bile fotoğraf değildir. Çünkü terkiptir. Nitekim muvaffak olanlarında bunu görüyoruz. Sait Faik hiç fotoğraf çekmiyor. Sait Faik’te insan yakalamanın sırrı var; hem de en dâüssılalı ışıklar içinde… Onun kadar hasretle, azapla kendi benzerini arayan pek az muharrir tanıdım. Sanki çok mühim bir şeyi, yarı benliğini kaybetmiş…(…)

Okur kütlesi, çeviriler, telif eserler

(…)Edebiyatımızın gelişmesi bir zaman ve anlayış meselesidir. Büyük okur yazar kütle yerli muharriri okumuyor. Bu demektir ki, kendimizi beğenmiyoruz ve sevmiyoruz. Maalesef realitelerimizden en hazini budur. Diğer taraftan henüz modern ev teşekkül etmedi. Kütüphane yok. Bazıları edebiyatımızdaki yoksulluğu tercüme fazlalığına yoruyor. Ben bu fikirde değilim. Kâfi derecede tercüme yapmadığımıza kaniim. Kaldı ki böyle de olsa, yine şikâyet etmem. Bir ecnebi dil bilmiyen büyük kütlenin benim yazılarımı okusunlar diye Goethe’den, Tolstoy’dan Gide’den mahrum kalmasını nasıl isterim.(…)

Veda

(…)Aziz kardeşim; işte düşüncelerim… Son olarak güzeli daima sevdiğimi, onu insan kaderinin tek iyi tarafı olarak gördüğümü söyleyeyim. Gözlerinden öperim.

A. Hamdi TANPINAR

———

Alıntılar Tanpınar’ın Varlık Dergisi’nin yaptığı soruşturmaya yanıt olarak Yaşar Nabi’ye yazdığı mektuptan. Ben Varlık Yayınları’nın Kasım 1976 tarihli “Edebiyatçılarımız Konuşuyor” adlı kitabından (sf. 42-55) aldım. Kitap için aslında ikinci ve genişletilmiş bir baskı diyebiliriz. Çünkü 1953 yılında Varlık Yayınları etiketiyle yine aynı isimle ama çok daha cılız bir versiyonu yayınlanmış. Malesef kitapta mektubun tarihi ya da Varlık Dergisi’nin hangi sayısında yayınlandığı belirtilmemiş. Ancak kitapta 1960 ve sonrası yapılan bütün söyleşilerin tarihlerinin belirtildiğini de göz önüne alırsak, mektubun 1953 öncesi yazılmış ve ilk baskıda yer almış olması kuvvetle muhtemel görünüyor. Dönemin imla kurallarını göstermesi açısından yazıya hiç dokunmadım ancak bu imla kurallarının 1976’ya mı yoksa Tanpınar’ın mektubu kaleme aldığı tarihe mi ait olduğunu (en azından arada ne tür değişikliklerden geçtiğini) araştırmak gerekecektir.

%d blogcu bunu beğendi: