Yuva
Istvan Örkeny, Macaristan (1912-1979)

Küçük kız daha dört yaşındaydı, biriktirdiği azıcık anı da muhtemelen çoktan uçup gitmişti aklından, annesi kendilerini bekleyen değişikliğe hazırlamak için onu dikenli tellerin yanına götürdü ve oradan, uzakta giden treni gösterdi.

-Mutlu değil misin? Bak, o tren bizi de eve götürecek.

-Peki o zaman ne olacak?

-O zaman kendi evimizde olacağız.

-Ne demek kendi evinde olmak? -diye sordu küçük kız.

-Yani eskiden yaşadığımız yere döneceğiz.

-Ne var ki orada?

-Küçük ayıcığını hatırlamıyor musun yoksa? Belki bebeklerin de duruyordur hâlâ.

-Anne, evde de nöbetçiler var mı?

-Hayır, evlerde nöbetçi olmaz.

-Oradan kaçabilir miyiz yani?

Kitapta altı çizilecek sayısız bölüm var, ben burada çok az bir kısmını alıntılayabildim. Siz kitabı edinip okumaya bakın. Kaçırmayın…

Aznavurê, Erkek, 31, Nusaybin

(…)Bakırköy’de Ferdi Bey vardı. İş arıyordum, restoranda bulaşıkçı aranıyor yazısını gördüm. İşe başladım orda, aynı gün öğle yemeğinde Ferdi Bey, Aznavurê nerelisin, diye sordu. Mardinliyim, dedim. Zaten Doğulu olduğumuz şivemizden anlaşılıyor. Hadi ya, Teksaslı mısın, dedi. Baban ne iş yapıyor, dedi. Şeriftir, dedim.(..)

(…)Devlet şu şekilde güzelleşti diyebiliriz. Bana geçmişimi veremez ama çocuklarıma geleceklerini verebilir. Hâlâ bazı şeyleri kurtarma şansına sahip olduğumuza inanıyorum.(…)

Aşî, Erkek, 41, Kozluk

(…)Aslında karşı taraf ne bizi anlıyor, ne de kendini anlayabiliyor. Vahşeti yakılmaları yıkılmaları biz gördük, ama onların fikri düzeyde yaklaşımları çok daha sakat. Bazı aydınlar hariç Batı’daki komünist, solcu aydınların buradaki insanları anladığına inanmıyorum. Dünyanın neresinde olursanız olun, zulmeden tarafın aydınları var, onlar her zaman zulme uğrayan insanların yanında yer alırdı, ama Türkiye’de bu yapılmadı. Ülkenin solcuları bile bu sorunun adını koymaktan uzak kaldı. Bu nedenle İslami alanın, solcu alanın aydınlarının bu soruna yaklaşımlarını samimi görmüyorum. Bizler sürekli öldük ama onların da sürekli çocukları öldü. Bu ölümler bile onları harekete geçirmedi.(…)

Nuvin, Kadın, 27, Cizre

(…)Barış olursa kardeşlerimi, annemi babamı görürüm, onlara kavuşurum. Bundan daha insani ne olabilir ki?

Fîrdews, Kadın, 31, Çukurca

(…)Aslında bazen düşünüyorum da babam iyi ki öldü de kurtuldu. Çünkü her gece, her gece evimize baskın yapılıyordu, babamı sürekli göz altına alıyorlardı. Babam günlerce işkence görüyordu, bazen bir gün tutuluyordu, bazen on gün tutuluyordu. Serbest bırakılıp eve geliyordu perişan halde, bırakıldığı günün akşamı yine ev basılıyordu, yine götürülüyordu. Öldürülmeden önce hep böyleydi halimiz…(…)

(…)Aslında anlatmak istediğim çok şey var, ama kusura bakmayın korkuyorum, çocuklarım var, kocam var. Onlara bir şey olmasından korktuğum için konuşamıyorum. Burası küçük bir yer, başımıza her an her şey gelebilir. Çevreden değil, devletten korkuyorum, o yüzden konuşamıyorum.(…)

Gırê Colya, Erkek, 31, Şırnak

(…)Kardeş diyoruz. Biz de kardeş diyoruz. Kardeş dediğin kişiye nasıl el uzatmıyorsun? Kardeş dediğin kişiyi nasıl alıp götürüyorsun? Düşün yani bir kişinin değil, belki tamam benim babam bir kişiydi gitti. Arkasında kaç kişiyi bıraktı? 30.000 kişi diyoruz. Peki 30.000 kişiyle kaç kişi perişan oldu? Kaç kişi kötü yollara itildi? Bunları da göz önünde bulunduralım.(…)

Stililê, Kadın, 32, Midyat

(…)Büyüdüğüm zaman, on sekiz yaşına geldiğim zaman kazanacağım ilk parayla silah alıp intikam almak istiyordum. Başka bir düşüncem yoktu. Hayalim buydu hep. Bu duygu birinci sınıfta yoktu dördüncü veya beşinci sınıfta oluşmaya başladı. (…)

(…)Bakıyorsun sen bir kadınsın, söz hakkın yok. Bakıyorsun insan yerine konmuyorsun. Gittiğin her yerde kendi dilin yasak. Gidiyorsun hükümet konağına, Türkçe bilsen işlerin oluyor. Benim annem hiç Türkçe bilmiyor, konuşamaz da bundan sonra. Annemin kimliği yoktu ve gittiğimizde kimlik vermek için annemin Türkçe konuşmasını istediler.(…)

Xêzek, Erkek, 31, Çukurca

(…)Ayhan abim dağa gitmeden önce cezaevindeydi. Lisede okurken tutuklandı. Yedi sene Muş Cezaevi’nde yattı, sonra serbest kalır kalmaz, burda üç gün bile kalmadan gerillaya çıkış yaptı. Cezaevindeyken işkenceden dolayı sağ gözünü kaybetmişti. Bir ayağı da sakattı, işkencede ayağını kırmışlar ve o halde dağa gitti.(…)

(…)Bana yapılanları ne unuturum ne de affederim. Bana işkence yapan insanı nasıl affedebilirim ki? Hâlâ rüyalarımda işkence günlerimi, çatışmaları görüyorum. Daha iki gün önce rüyamda, işkence görmemek için kendimi bir uçurumdan aşağı bıraktığımı gördüm. Unutamıyorum ki affedeyim.(…)

Bézvan, Erkek, 31, Çukurca

(…)Keşke babam burada olsaydı da sarılsaydım demedim hiç. Basit bir olay için canını vermedi, bir halk için mücadele etti ve öldü. Onların sayesinde biz bugünlere geldik. En azından rahatlıkla artık Kürtçe konuşabiliyoruz. Televizyon açtırdık. Her ne kadar devlet yapılanması olsa da bu bir kazanımdır ve onların verdiği mücadele sonucunda kazanılmış bir haktır. Birilerine göre terörist olabilir, ama benim için gurur duyulacak bir babadır.(…)

Wanbetan, Kadın, 34, Erciş

(…)Daha devlet kelimesini tanımıyorlar. Sadece Zilan İsyanı’ndan tanıyorlar. Bu yüzden ben çok iyi hatırlıyorum, köyümüzde Mele Nedra Amca vardı. Mele Nedra Amca ölene kadar hiç şehre inmedi. Çünkü Zilan İsyanı’ndan kurtulmuş Kürt çocuklarından biriydi.(…)

(…)Benim eşim böyle biri değil. Mümkün değil. O kadar durgun, o kadar sakin bir insan ki, alakası yok. Aykırı. Beni de zaten ona bağlayan buydu. Benim aşırı hareketliliğim, onun da durgunluğuydu. Onda dinleniyordum. Beni çeken buydu.(…)

(…)Biri diyor ki babası daha konuşmadı mı? Babasını konuşturmak için küçücük kıza gözünün önünde tecavüz etmişler.

Böyle bir ülke var mıydı, bilmiyorduk. Biz dünyanın neresindeydik? Bana olsa bunu kavrıyorum. Ama kavramıyordu Hazal bunu. Biz neyiz, dünyanın neresindeyiz? Bu ülkenin insanları bizi niye görmüyor? Burada bu kadar kan akarken, bu kadar insan ölürken, bu küçücük çocuk bunları yaşarken bu ülkenin insanları niye duymuyor bizi?.. Bu çamur bir gün onlara da sıçrayacak. Bunu hissetmek çok kötü, ama bunu yapanlar aynısını yaşasınlar diye dua ettim.(…)

(…)Haberleri yokmuş. Nasıl yok? Buraya gelip bu işi yapanlar kendi çocukları. Gerillanın başını kesip, fotoğraf çektirip bunu albümde herkese gösteriyor kahramanlık diye. Bunu benim ablam bizzat yaşadı. Fotoğrafı övünerek göstermiş. Ablama gösteriyor. Ablam görür görmez orada kopuyor. Ayağını kestiği başın üstüne koymuş, fotoğraf çektirmiş. O anne demiyor mu, ya çocuğum nasıl kestin adamın başını, bu insanın suçu ne kime ne yaptı?(…)

(…)Bir sendika toplantımız vardı. Yanıma bir bayan oturdu. Van’dan gelmişsiniz, dedi. Evet, dedim. Sizin Türkçeyi kullanmanız çok düzgün. Siz Vanlı değilsiniz, dedi. Yok, ben Kürdüm, dedim. Emin misiniz, dedi. Kesinlikle, dedim. Siz Türk müsünüz, dedim. Evet, dedi. Emin misiniz, dedim. Ne demek, dedi. İşte dedim, bu demek.(…)

Şêyhan, Erkek, 35, Lice

(…)Hepimizi dışarı çıkarttılar, kapının önüne ve evimizi yaktılar. Gözlerimizin önünde, biz sekiz çocuk, anne ve baba gözlerimizin önünde evimizi yaktılar. İçinde hayvan vardı, eşyalar vardı, sadece insanları dışarıya çıkarttılar ve bütün evleri yaktılar, insanların hepsi çığlık çığlığa. Evimiz yandı gitti, sonrasında bize, gidin, nereye gidiyorsanız gidin, dediler.(…)

Gever, Erkek, 32, Yüksekova

(…)Aslında benim dilimde problem yok. Benim Kürtçemde hayatın her şeyi var. Kürtçe espri yapabiliyorum. Kürtçe gülebiliyorum. Kürtçe konuşabiliyorum. Kürtçe ağlayabiliyorum. Kürtçe haykırabiliyorum. Benim dilimin eksikliği yok. Niye birileri inatla Türkçeyi öğretiyor? Benim dilimin ne problemi var ki?(…)

Liyan, Kadın, 31, Şırnak

(…)Aslında anlatmak, konuşmak istediğim o kadar çok şey var ki. Sadece ayrıntısına inemiyorum ya da çoğu şeyi unutmak istediğim için hatırlamak istemiyorum. İnsan, yaşadıkça unutuyor galiba… Unutmasa da bir kenarda saklı dursun, görünmesin istiyor.(…)

(…)Geçen yaz Bodrum’da arkadaşlarımla bir pansiyon tuttuk. O pansiyonda herkesin kimlik bilgileri girildikten sonra kimlikleri geri verildi, ama bizim Şırnaklı olduğumuzu öğrendikleri andan itibaren üç gün boyunca kimliklerimiz pansiyon sahibi kadının kasasında bekletildi. Şırnaklısın diye kimliğine dahi el konabiliyor, bunu görüyorsun.(…)

Gijal, Erkek, 34, Cizre

(…)Şimdi barış başkadır, affetmek başkadır. Yani mutlaka dünyanın neresinde olursa olsun yüzyıl sürmüş savaşların bile sonu barışladır. Bu anlamda tabii bunların bir daha tekrarlanmaması dileğiyle bunların bir daha ne Kürtlerin ne de başka bir toplumun başına gelmemesi dileğiyle bir barışın olması şarttır. Ama barış yapılırken de, barıştan sonraki süreçlerde de bu suçları araştıracak, bu suçları işleyenlerin, işletenlerin yargı önünde bağımsız yargı önüne çıkarılmasını sağlayacak unsurların olması gerekiyor. Ve Kürtleri bu azaptan kurtaracak bir yargının olması gerekiyor.(…)

(…)Ve hâlâ bunu yapanlar belki günde on defa bizim evimizin önünden elini kolunu sallayıp geçiyor. Bir soruşturma açmaya bile tenezzül edilmemiştir. Yani bu aslında sadece polis, askerdir. Türk yargısı affedilemez. Türk hükümeti de affedilemez. Türkiye’de bugüne kadar hükümet olmuş, suç sahibi olmuş hiç kimse affedilemez ve herkes payına düşen suçun cezasını çekmeli. Yargı bunları yargılayarak bağımsız ve tarafsız olduğunu ispat etmek zorundadır.(…)

Manis, Erkek, 36, Çukurca

(…)Niye gerçekler daha iyi anlatılmıyor? Benden daha güzel yapabilen, yaşayabilen güzel söyleyebilen, güzel yazabilen insanlar niye bunu yapamıyor?(…)

(…)Asıl bölücülük anadiline yasak koymak, insanı dilsiz lal etmek değil midir? İnsanların en insani temel hakları neden lütufmuş gibi sunulur ki?(…)

Bildiğin Gibi Değil, 90’larda Güneydooğu’da Çocuk Olmak, Rojin Canan Akın-Funda Danışman, Metis Kitap, Haziran 2011, İstanbul.

Kitap üzerine detaylı bir yazı için tıklayın.

(…)Almanca biliyor ya da bilmiyor olmanın ayırıcı çizgi olduğunu hemen fark etmiştik. Onları anlayan ve düzgün bir biçimde karşılık verenlerle görünüşte insani bir ilişki kuruluyordu. Onları anlamayanlara karşı bu siyah apoletliler bizi hayrete düşüren ve korkutan bir tepki gösteriyorlardı: İtaat edebileceğini bilen bir kişinin sakin sesiyle dile getirilmiş olan emir, yüksek sesle ve öfkeli bir biçimde tekrarlanıyor, daha sonra avaz avaz haykırılarak bir kez daha söyleniyordu, tıpkı bir sağırla konuşulurken ya da bildirinin içeriğinden çok ses tonuna daha duyarlı evcil bir hayvana seslenirken yapıldığı gibi.

Duraksayan olursa (herkes duraksıyordu, çünkü söyleneni anlamıyorlardı ve korku altındaydılar) darbeler çıkageliyordu ve bunların aynı dilin bir çeşitlemesi olduğu açıkça ortadaydı. Düşüncenin iletilmesi için sözün kullanımı, insanın insan olması için gerekli ve yeterli olan bu mekanizma kullanımdan kaldırılmıştı. Bu bir gösteriydi: Bu öteki kişilere göre biz artık insan değildik: İnekler ya da katırlar için olduğu gibi bizim için de bağırma ve yumruk arasında herhangi bir temel fark yoktu. Bir atın koşması ya da durması, dönmesi, bir şeyi çekmesi ya da bırakması için onunla yumruklaşmak ya da ona ayrıntılı açıklamalar vermek gerekmez; değişik biçimlerde sıralanmış, ancak anlamı belirgin (sessel, dokunsal ya da görsel) bir düzine göstergeden oluşan bir sözcük dağarcığı yeterlidir: Dizginlerin çekilmesi, mahmuzların batırılması, bağırışlar, jestler, kırbaç darbeleri, buyruklar, sırt sıvazlama… bunların tümü aynı oranda geçerlidir. Onunla konuşmak aptalca bir hareket olacaktır, tıpkı yalnız başına konuşmanın ya da gülünç bir duygusallığın aptalca olacağı gibi. Öyle ya, ne anlayacaktır ki? Marsalek Mathausen (La Pietra, Milano 1977) adlı kitabında Auschwitz’den daha çok dilin konuşulduğu bu Lagerde lastik kırbaca ‘der Dolmetscher’, yani dilmaç dendiğini anlatıyor. Kırbaç herkesin anlayacağı dilden konuştuğu için.(…)

(…)Bu nedenle, Almanca’yı anlamayan ya da konuşamayan kişi tanımı gereği barbardı; kendi dilinde, daha doğrusu yok-dilinde derdini anlatmaya ısrar ederse, onu dayakla susturmak ve çekme, taşıma, itme işlerini yapacağı yere geri göndermek gerekiyordu, çünkü o bir Mensch, yani insan değildi.(…)

(…)Seninle konuşmayan ya da sana anlaşılmaz görünen bağırışlarla seslenen kişiyle konuşmaya cesaret edemezsin. Eğer yakınında ortak bir dile sahip olduğun herhangi birini bulma şansın olursa, ne âlâ, ona izlenimlerini aktarabilir, onunla avuntu bulabilir, ona içini dökebilirsin; yanında kimseyi bulamazsan, dilin ve dille birlikte düşüncen birkaç gün içinde kurur.(…)

(…)Pek azı birden çok dil konuşan biz hayatta kalanların anılarında, Lagerin ilk günleri bulanık bir görüntü, çılgınca bir gürültü ve öfkeyle dolu, anlamdan yoksun bir görüntü biçiminde belleğimize işlemiş: Üzerinde insan sözünün boy göstermediği arka planda kulakları sağır eden sürekli bir gürültü içine gömülmüş, adı ve yüzü olmayan bir insanlar karmaşası. Sesli, ancak konuşmanın olmadığı siyah beyaz bir film.(…)

(…) Almanca bilmek yaşam demekti: Çevrene bakman yeterliydi. Almancayı anlamayan İtalyan arkadaşlar, yani birkaç Trieste’li dışında hemen hemen bütün İtalyanlar, anlamamanın fırtınalı denizinde birer birer boğulmaktaydı: Emirleri anlamıyorlar, nedenini kavramaksızın tokat ve yumruk yiyorlardı. Kampın ilkel düzeydeki etiği uyarınca, kuralı bozma-ceza-pişmanlık üçgeninin kurulmasını kolaylaştırmak için bir darbenin şu ya da bu biçimde haklı gösterilmesi öngörülmüştü; bu nedenle Kapo ya da onun temsilcileri yumrukla birlikte “Biliyor musun neden?” sözünü homurdanıyorlar, daha sonra “suç bildirisini” kısaca açıklıyorlardı. Ancak, yeni sağır dilsizler için bu tören boşunaydı. Kendilerini korumak için içgüdüsel olarak köşeler sığınıyorlardı: Saldırı her yönden gelebilirdi. Şaşkın gözlerle çevrelerine bakıyorlardı, tıpkı tuzağa düşmüş hayvanlar gibi: Gerçekte de o hayvanların konumuna getirilmişlerdi.(…)

(…)İletişimin engellendiği ülkelerde ve çağlarda tüm öteki özgürlükler de hemen canlılığını yitirir; uzun süre ara vermiş olmaktan dolayı tartışma yeteneği ortadan kalkar. Başkalarının görüşleri ile ilgili bilgisizliğimiz yaygınlık kazanır, zorla benimsetilmiş görüşler üste çıkar.(…) Hoşgörüsüzlük sansüre yol açar, sansür ise başkalarının aklı konusunda bilgisizliği getirir, dolayısıyla hoşgörüsüzlüğü arttırır: Kırılması güç, katı bir kısır döngüdür bu.(…)

Primo Levi, Boğulanlar Kurtulanlar, Çeviren: Kemal Atakay, Can Yayınları, 1996, İstanbul, Sf. 76-87. (Boldlar bana ait).


İvanov, Anton Çehov

Temmuz 14, 2011

TÜKENMEK Üzerine

“(…)
İVANOV (yalnız) : (…) Tanrım, nasıl hor görüyorum kendimi! Nasıl derin bir tiksinti duyuyorum kendi sesimden, kendi adımlarımdan, kendi ellerimden, giysilerimden, düşüncelerimden. Fakat ne kadar gülünç, ne kadar onur kırıcı! Daha bir yıl öncesine kadar sağlıklı, güçlü, dinç, çalışkan ve ateşli bir adamdım; İşte bu ellerimle çalışıyordum. Konuşmalarım en bilgisiz kişileri bile etkileyebiliyordu. Acı karşısında ağlayabiliyor, kötülüğe karşı öfkeyle başkaldırabiliyordum. Esinlenmek nedir biliyordum. Çalışma masasının arkasında iki şafak boyunca, ruhu şiirlerle eğlendirerek oturulan sessiz gecelerin çekiciliğini ve güzelliğini biliyordum. İnançlarım vardı. Öz anamın gözlerine bakar gibi bakabiliyordum gelecek günlere… Ama şimdi, oh, Tanrım! Yoruldum, inançlarım yok oldu. Günlerimi, gecelerimi aylak aylak geçiriyorum. Beynim, ayaklarım, ellerim, kendi başlarına çalışır oldular. Evim barkım yıkılıyor, ormanın balta vuruşları altında çatırdıyor. (Ağlar.) Toprağım öksüz çocuklar gibi bakıyor yüzüme. Beklediğim, üzüldüğüm hiçbir şey yok, ruhum gelecek karşısında dehşetle titriyor… (…)”

İvanov III. Perde, Sahne IX. Boldlar bana ait.

Anton Çehov, Bütün Oyunları I, Çeviren: Ataol Behramoğlu, İstanbul, Adam Yayınları, 4. Basım, Mart 2000, sf.66.

——————-

Ve AŞK Üzerine

“(…)
SAŞA: Erkeklerin anlayamayacağı pek çok şey var. Zavallı bir başarısız, başarılı bir adamdan daha kolay girebilir bir genç kızın yüreğine. Çünkü her genç kızın yüreğinde gerçek bir aşk duygusu yatar.  Anlıyor musun; gerçek bir aşk! Erkeklerin başlıca sorunu işleridir, aşk üçüncü derecede bir şeydir onlar için. Kadınla konuşmak, onunla bahçede dolaşmak, hoşça bir zaman geçirmek ve onun mezarında ağlamak… İşte bir erkeğin aşktan anladığı. Oysa aşk, biz kadınlar için, hayatın kendisidir. Bir kadın “seni seviyorum” diyorsa, bu, “senin tasalarını gidermek istiyorum, seninle dünyanın öbür ucuna nasıl gidebileceğimizi tasarlıyorum, eğer sen cehenneme gideceksen ben de seninle cehenneme geleceğim” demektir. Sözgelimi, bütün bir gece senin notlarını temize çekmek, ya da kimse uyandırmasın diye sabaha kadar sana gözcülük etmek, seninle yüzlerce kilometre yürümek büyük mutluluk olurdu benim için. Üç yıl önce harman zamanıydı; güneşten yanmış, yorgun ve toz içinde bize geldiğini, içecek bir şey istediğini anımsıyorum. Getirdiğim şeyi içmiş, sonra da vurulmuş gibi uyuyup kalmıştın divanda. Yarım gün uyudun orada, ve ben bütün bu süre boyunca sana gözcülük ettim. Ne kadar hoşlanmıştım bundan! Aşk kendisi için harcanan emek oranınca güzeldir, yani, anlıyor musun, o kadar güçlü duyulur…
(…)”

İvanov III. Perde, Sahne XI. Boldlar bana ait.

Anton Çehov, Bütün Oyunları I, Çeviren: Ataol Behramoğlu, İstanbul, Adam Yayınları, 4. Basım, Mart 2000, sf.71-72.

Ağzını kokluyorlar.
Seni seviyorum demiş olmayasın sakın.
Canını kokluyorlar.

Tuhaf zamanlardayız sevgilim…

Yolları kesip,
aşkı kamçılıyorlar
yol boylarında.

Aşkı zulalamak en iyisi…

Bu çarpık çıkmazda, bu uğunduran soğukta
kürek kürek şiirlerle, şarkılarla
besliyorlar kendi ateşlerini.
Farklı düşünmeyi aklından bile geçirme.

Tuhaf zamanlardayız sevgilim…

Gecenin bir yarısı kapıyı çalan
ışığı öldürmeye geliyor.
Işığı zulalamak en iyisi…

Ellerinde kanlı satır ve sopalarla
köşe başlarını tutmuş kasaplar.

Tuhaf zamanlardayız sevgilim…

Dudaklardan gülmeleri kazıyorlar,
ağızlardan şarkıları.
Neşeyi zulalamak en iyisi…

Zambakların ve leylakların ateşinde
kanaryaları közlüyorlar.

Tuhaf zamanlardayız sevgilim…

Cenazemizde şölen yapıyor Şeytan,
kendinden geçmiş, zaferine kadeh kaldırıyor.

Tanrıyı zulalamak en iyisi…

%d blogcu bunu beğendi: