In memoriam: Mihri Belli

Ağustos 28, 2011

Mihri Belli ne zaman aklıma düşse bu filmi, hatta bu sahneyi hatırlıyorum. Hem Yunan İç Savaşı’nda mücadele etmiş bir gerilla olarak, hem de son nefesine dek düşüncelerine sadık kalmış saygıdeğer bir komünist olarak.

Fragman Theo Angelopoulos’un Kitara’ya Yolculuk filminden. İç Savaş’ta direnişçilerle birlikte mücadele eden bir ‘eski tüfek’ yıllar sonra aynı dağlara geri dönüyor:

Bu arada mezarlıkta dans ederek bize ölümün hayata dahil olduğunu söyleyen ve bir yanıyla Mihri Belli’yi andıran Yunan aktör Manos Katrakis’e de selam olsun.

Mihri Belli’ye selam olsun!

Kısa Öykü: Pablo Urbanyi

Ağustos 21, 2011

İletişim

Pablo Urbanyi, Macaristan (1939- )

Adam ve kadın. Üç kişilik bir koltuğun iki ucunda oturuyorlar. Adam kadını biraz da çekinerek izliyor. Sonunda konuşacak cesareti buluyor:

Adam : Canın bir şeye sıkılmış gibi? Bir şey mi oldu?

Kadın : Bir şey yok. Lütfen kafanda tuhaf şeyler kurup durma.

Kısa bir sessizlik.

Adam: Söylediğim bir şey yüzünden mi?

Kadın: Hayır.

Adam: Söylemediğim bir şey yüzünden mi?

Kadın: Hayır.

Adam: Yaptığım bir şey yüzünden mi?

Kadın: Hayır.

Adam: Yapmadığım bir şey yüzünden mi?

Kadın: Hayır.

Uzun bir sessizlik. Derin bir nefes alıp kelimeleri dikkatle seçerek

Adam: Hiç söylememem ya da yapmamam gerekirken ya da en azından senin duygularını da dikkate alarak başka bir şekilde yapmam ya da söylemem gerekirken kendi bildiğim gibi yaptığım bir şeyle ilgili yanlışlıkla söylediğim bir şey yüzünden mi ?

Kadın: Evet öyle bir şey. Ama yeter artık. Kapatalım bu konuyu.

 

Adriana Lestido: Fotografya

Ağustos 18, 2011

Arjantinli fotoğrafçı Adriana Lestido fotoğraflarından Blas Moreau eliyle hazırlanmış yaklaşık 20 dakikalık bir dia gösterisi.

Çocuk yuvaları, çocuk hastaneleri, genç anneler, anneler ve kızları, kadın mahkumlar, aşk….

Seyretmeye değer…

Daha Mark Duggan geçtiğimiz hafta Londra’da polislerce öldürülmeden ve Tottenham’dan başlayarak isyanlar yayılmadan iki ay önce yine Londra’da mimarlık okuyan Kibwe Tavares 1981’deki Brixton Olayları’ndan feyz alarak Brixton’un Robotları (Robots of Brixton) adlı bir bilimkurgu animasyon hazırlamış.

Filmi Tottenham Olayları’nın hemen ardından ilk gördüğümde büyük bir kehanet olduğunu düşünmüştüm ama sonra Tarık Ali’nin “Neden Burda? Neden Şimdi?” başlıklı makalesini okuyup 1990’dan bu yana 1000’den fazla siyah gencin polis tarafından öldürüldüğünü ama tek bir polisin bile bundan dolayı suçlanmadığını okuyunca, kehanetten çok içeriden bir sanatçının isabetli analizi olduğuna kanaat getirdim.

Robot kısmına gelince; eğer sistem seni, genel olarak, insani olan bütün özelliklerinden temizlemeye çalışıyor ve yoksulluğun oranında insan olmayan bir varlığa indirgiyorsa, sonuçta mühendis eliyle değil ama korkuyla programlanmış, elektrikle değil ama karın tokluğuna çalışan bir robotsundur. Sistemi ve bizi (sarı siyah ya da beyaz ırktan) düşününce bu da sağlam bir alegoriydi.

Tavares filmini 2050 yılı için kurgulamış. Bu 5 buçuk dakikalık kısa animasyon film için hazırladığı sunuş metni ise şöyle:

Brixton, insanların artık yapmaya yanaşmadığı bütün işleri üstlenmeleri için dizayn edilerek üretilen robotlardan oluşan Londra’nın yeni robot-işgücünün yaşadığı iyice gözden düşmüş bir bölge haline gelmiştir. Hiç düşünmeden yapılan hızlı, ucuz ve plansız üretimler sonucu Brixton’da yaşayan bu mekanik nüfus hızla artar.

Film şehir hayatının kenarda kalan şiddet dolu bir köşesinde yoksulluk, hayalkırıklığı ve kitlesel işsizlik  tarafından köşeye kıstırılmış bir nüfusun çıkarsanabilir sıkıntılı hayatını yaşayan genç robotların sorunlarının ve kavgalarının izini sürüyor. Bir gün polis, robotların kendilerinin olarak addettikleri bir bölgeye girmeye kalkışınca, iki taraf arasındaki vahşi ve gergin ilişki 1981’de yaşananları hatırlatan bir şiddet patlamasına evrilir.

Filmden önce iki notum var:

Birincisi; filmin bir yerinde Marx’tan İngilizce bir alıntı beliriyor ekranda, çevirisi şöyledir: “Tarihte her şey tekerrür eder; önce trajedi, sonra fars olarak.”

İkincisi; Eğer becerebilirseniz filimin sağ alt tarafında dört yana uzanan oklardan oluşan bir işaret var, ona basın ve filmi tam ekran izleyin.

Evet, şimdi: İyi seyirler…

Robots of Brixton from Kibwe Tavares on Vimeo.

Aniceto, de Leonardo Favio

Ağustos 7, 2011

Arjantinli yazar Mario Goloboff’un ‘Tango’ isimli kısa hikayesi şöyledir:

Adam aşık olduğu kadını unutmak için içiyordu, kadın içen adamı unutmak için aşık oluyordu.

Aniceto’nun hikayesi bir tango hikayesi ama kendisi bir tango değil. Leonardo Favio’nun yukarıda afişini gördüğünüz 1966 tarihli El romance del Aniceto y de la Francisca (Aniceto ve Francisca’nın Aşk Hikayesi) isimli filmi yıllar sonra (2008) yine kendisi tarafından Aniceto adıyla bir bale-film olarak tekrar çekildi.

Ben burada yalnızca ‘trailer’ını sunabiliyorum: Horoz dövüşçüsü Aniceto (Hernán Piquín) ve zengin evlerde hizmetçilik yapan Francisca’nın (Natalia Pelayo) masum, masal gibi bir aşkları vardır. Sonra  o vamp kadın Lucía (Alejandra Baldoni) girer hayatlarına. Aniceto eve gelmez olur. Francisca korkar, bilir ama inanmak istemez. Sonra Francisca bir gün dışarıda Lucía’yı görür: Üzerinde Aniceto’nun kendi elleriyle ütülediği beyaz gömleği, kolunda saati vardır. Francisca yutkunur: İnanmaktan başka çaresi kalmamıştır. Her şey biter, evi terk eder… Lucía zaten hiç gelmemiştir: O da yüz vermez olur Aniceto’ya… Aniceto içer içer içer… yıkılır, yıkılır, yıkılır… Ve allı güllü, dallı çiçekli bir hayat çöle döner…

Meraklısı için videodaki dış sesi de çevirelim tam olsun:

¿Le gustan los gallos? Yo podría contarle muchas cosas de los gallos, sobre todo del mío… Ve este reloj, me lo gané con él…

Horozları sever misin? Sana horozlar hakkında bir sürü şey anlatabilirim, özellikle de benimki hakkında… Saatimi gördün mü? Bunu onunla kazandım…

Aniceto, con toda la magia del talento.

Yani bu filmde yeteneğin bütün sihirleri kullanıldı, demek isteniyor bu cümlede.

Bundan yıllar (39 yıl) önce Cemal Süreya, ciddi bir ameliyat için hastaneye yatan eşi Zuhal Akkanat’a hastanede kaldığı 13 gün boyunca her gün bir mektup yazar. 12-24 Temmuz 1972 tarihlerinde kaleme alınan bu 13 mektup 1990 yılında Cemal Süreya’nın ölümünden kısa bir süre sonra bizzat Zühal Akkanat tarafından kitaplaştırılması isteğiyle Can Yayınları’na, Erdal Öz’e iletilir. Mektuplar aynı yıl (1990) kitaplaştırılır. Aşağıda bu Onüç Günün Mektupları’ndan seçilmiş 13 pasaj bulacaksınız. İyi okumalar…

—-1—-

Zuhal’im, hayat!
Hayatımsın.
Bunu bilmeni isterim.(…)

—-2—-

(…)Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşçül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda da yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo’yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.(…)

—-3—-

(…)Her şeyimi sana borçluyum. Sana rasladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım.(…)

—-4—-

(…)Bir günler Kars’taydım. Kudura kudura akıyordu Delice çayı. Aklımda hiçbir şey yoktu. Çünkü o sıralar sana raslamamıştım daha. Sonra sen çıktın geldin. Ortalığı güzelledin. Beni ben ettin. Memo’yu var kıldın. Sen de bizimle var oldun, unutma bunu.(…)

—-5—-

(…)Anlamalısın beni, birtakım büyük şeylerin peşindeyim. Bazı iddialarım var, onları gerçekleştirmek istiyorum. Bunun dışında çok şeye niyetim de, vaktim de olmuyor. Bu konuda işte, asıl bu konuda anlamalısın beni. Hiçbir yönden kuşkulanmamalısın benden. Ben ki sana senin şahdamarından daha yakınım, nasıl kuşkulanırsın benden? Destekle beni ( zaten hep desteklemişsindir) bak neler yapıyoruz. Nelerden ne sular akıtıyoruz.(…)

—-6—-

(…)Madam aldığım biberleri güzelce kızarttı. Optalidon ve pil de aldım. Beyaz çizgili giysin de çantamda. İçim titrer senin istediğin bir şeyi yerine getirirken.
*
İçim titrer.
(…)

—-7—-

(…)
Hayat için şöyle iki dize kalmış aklımda. Yabancı bir şairden

“Hayat kısadır kuzucuklarım
Yine de uzundur kuzucuklarım.”

Severim ben bu iki dizeyi. İsterim sen de sevesin.
*
Evet kuzucuğum yine de uzundur hayat.
*
Senede bir gün.
“Senede her gün” diye okursun bu şarkının bir kısmını sen.
*
Sana rasladığım gün susuzdum, yalnızdım
Bir çırpıda içtim gözlerini.
(…)

—-8—-

(…)
Bir çeşmeye koşar gibi koşuyorum sana.
*
Anlasana!
(…)

—-9—-

(…)
Seviyor musun mektuplarımı? Ben seni çok seviyorum.
(…)

—-10—-

(…)Tükenmez kalemin mürekkebi bitti. Dolmakalemle devam ediyorum. Bu mürekkebi seviyorum. Senin göz rengini, başka bir açıdan çağrıştırır bir yanı var galiba. Bu mürekkeple de yineleyeyim gerçeği: Seviliyorsunuz, madam. Madam, Oklohoma’ya gitmek isterim sizinle. Şikago’da kalabalık bir caddede yürümek isterim.(…)

—-11—-

(…)Pir Sultan’a girdim. Birbuçuk ay içinde bu araştırmayı bitirmem gerek. İşin üstesinden gelebilirsem güzel bir çalışma ürünü çıkacak ortaya. Madam Bovary’nin parasıyla televizyon, Pir Sultan’ın parasıyla çamaşır makinesi alacağım sana. İkisinin bedeli ikisini almaya yetecek. Seni yaşatacağım. Dalım, çiçeğim. Günlerimiz daha iyi olacak. Çünkü Necati Cumalı’nın dediği gibi,
“Yaşar iyi ve güzel olan.”
(…)

—-12—-

(…)Aklımda hep sen vardın. Geçen seferki ameliyatı anımsadım. Sen ameliyat olurken ben ne yapacağımı bilmiyor, bir yandan da birkaç kuruş elimize geçer diye oturmuş “Goriot Baba” çevirisine bir iki sayfa eklemeye çalışıyordum. O hastane çıkış gününü hiç unutamıyorum. Derin bir çizgi çekmiş belleğime. Paramız yoktu. Cem yayınevinden 1000 lira alacağımız vardı ve yayınevi, çok önceden haber vermiş olduğum halde, bu parayı gününde ödememişti, ya da ödeyememişti. Sonuçta o gün seni bir taksiye bile bindirememiştim. Yürüye yürüye Şişli’ye inmiş, ordan Karaköy dolmuşuna, Karaköy’den de vapura binmiştik. Ne günlerdi onlar. Bizim sevdamız böyle günlerden de geçmiştir. Ama biz o günleri de çok severiz, değil mi? Yaşadığımız günlerdir, birbirimizi tanıdığımız günlerdir. İyi, kötü günler geçirdik. Çoğunca da iyi günler. Öperim o günleri.(…)

—-13—-

(…)Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. Anam sürgünde öldü. Memo’ya ve sana duyduğum sevgide bu ölümleri de, bu öksüzlükleri de değerlendirmelisin. Aşkımın tandırdan yeni çekilmiş bir yufka gibi her dem sıcak ve taze olduğunu anlamalısın. Yüksek öğrenim yıllarında Başkent sokaklarında ceplerimi ellerimle doldurarak yürürken ilerde bir karım olacağını, çocuklarım olacağını düşünürdüm. Yüzsüz, bedensiz bir şeydi bu kadın; bir gölge gibi düşlerimin arasından sıyrılır giderdi zaman zaman. Sensin o kadın. O çocuklar Memo ile Elif. Annemle babam Bilecik’te şosanın yanında yanyana iki mezarda uyuyorlar. Annem 1938’de babam 1957’de öldü. İki ölüm arasında 20 yıllık bir ara var. Ama işte ikisi de yanyana yatıyor. Bir gün gidelim. Gidelim mi? Büyükannemle Hasan amcam da şu koyu yeşilliğin altındalar. Ama yanyana değiller. “Sizin hiç babanız öldü mü?”
*
Biz gözyaşımızı gizleyen insanlarız
Biz kahkahamızı da gizleriz
Biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlarız
*
Seni seviyorum.
(…)
———

Onüç Günün Mektupları, Cemal Süreya, Can Yayınları, İstanbul, 1990.

%d blogcu bunu beğendi: