Aceleci Çevirmen
Eduardo Berti (Arjantin-1964)

Paris’te bir yayınevinde özellikle klasik eserler basan (ama ‘ölümsüz eserler’e olan aşkından değil, ölü edebiyatçılar telif hakkı istemediği için) bir diziyi yöneten henüz çok yeni bir editör William Beckford’un Vathek romanını çeviriye verdi; lakin İngiliz yazarın o romanın orijinalini Fransızca yazdığından, kendisinin elinde kaynak metin olarak tuttuğu metnin ise gerçekte din adamı Samuel Henley’in çevirisi olduğundan habersizdi.

İşi alan çevirmen -gerçek bir gotik edebiyat uzmanıydı- bu bariz yanlışlıkla ilgili hiçbir şey söylemedi, tam aksine, editörle ücrette anlaştı ve elinde tamamladığı çeviriyle beraber, daha doğrusu Beckford’un Fransızca orijinal metninin harfi harfine sadık bir kopyasıyla beraber on gün sonra yayınevine geri döndü. Editör duruma epey şaşırdı. Ona bu çevirmenin çok hızlı ve düzenli bir tip olduğunu söylemişlerdi ama böylesine bir hızı da aklı almıyordu.

İki ay sonra, gotik edebiyat uzmanı çevirmene editörden bir telefon geldi: “Çeviri oldukça iyi” dedi editör “ama ben de üzerinde bazı küçük değişiklikler yaptım tabii.” Çevirmen tam her şeyi açıklamaya, bu küçük oyuna bir son vermeye karar vermişken ahizeden editörün şu sözleri yükseldi: “Ama bir dahaki sefere bu kadar acele etme. Gerek yok, hem çok belli oluyor.”


“Sizlere Javier Corcuera’nın Dünyanın Arka Tarafı (La espalda del mundo) isimli filminin ikinci bölümü Söz’ü sunuyoruz. Söz, Leyla Zana’ya bir saygı duruşudur. Türkiye Parlamentosu’na giren ilk Kürt kadın vekil olan Leyla Zana1994’ten bu yana cezaevinde, kendisine verilen 15 yıllık cezayı dolduruyor. Cezanın sebebi: Parlamento’da yemin ederken başında Kürdistan bayrağı renklerinde bir saç bandı olması ve yasaklı Kürt dilinde kendi halkıyla Türk halkının kardeşliğine dair bir cümle etmesi. Onun yokluğunda hikayeyi yakınları, özellikle de eşi Mehdi Zana anlatıyor. Türkiye Kürdistanı’nın en önemli şehri Diyarbakır’ın ilk Kürt Belediye Başkanı olan Mehdi Zana 16 yıl cezaevinde yattıktan sonra şimdi İsveç’te sürgünde yaşıyor. Hakkında halen toplamda 25 yıldan fazla mahkumiyet kararı var.”

2000 yılında film tamamlanıp gösterime girdiğinde bu cümlelerle sunulmuştu. Aradan 11 yıl geçti, çok şey değişti. Bir tek Leyla Zana’nın Milletvekilliği değişmedi. Zana yine seçildi, yine Meclis’te. Ama o yalnızca sandıkların değil gönüllerin de vekili. Filmin finalindeki Kürt kadınlarının söylediği gibi: Bin yıl, bin yıl geçse bile o bizim vekilimizdir.

İyi seyirler.

Not: Altyazı eklerken ses çok azaldı, biliyorum ama bir çare bulamadım.

“(…)

21.1.42

Çok tuhaf, bu iklimde soluk alamıyorum ben. Hava tümden kokusuz, sabah olsun, akşam olsun, içeride olsun, dışarıda olsun, hep aynı. Ve mevsim diye bir şey yok… Ne duman ne de ot kokusu var. Bitkiler, bizim çocukken kuma soktuğumuz dallar gibi geliyor bana. On dakika sonra yaprakları sararıp sarkıverirdi. Burada da her an bu yapay sulama kesilebilir diye bekliyor insan, o zaman ne olacak? Bu arada, hele arabayla Beverly Hills’e doğru giderken, «aslında» çekici bir etki bırakan doğa manzarası gibi bir şeyleri fark ediyorum: Yumuşak tepe çizgileri, limon fidanları, Kaliforniya meşesi, şu veya öteki benzin istasyonu, bütün bunlar güzel aslında; ama hepsi de vitrin camı arkasında duruyor gibi, ve her tepeler dizisinde veya her limon ağacının üstünde ister istemez küçük bir fiyat etiketi arıyor gözüm. Bu fiyat etiketini insanlarda da arıyor insan. ― Gerçekte, hele bu koşullarda, çevremden yakınıp durmak bana pek yakışmıyor. Benim konumuma, yani sürgün olmanın ayrıcalı konumuna çok önem veriyorum ben ve özellikle bir sürgüne, bu çevre gibi ille de hoşlandırma peşinde koşmak ve yaltakçılık hiç yaraşmaz. Ama belki de çalışma koşulları beni böyle sabırsız yapıyor. Buranın töresi, bir omuz silkmeden bir fikre varana dek her şeyi «satmaya» zorluyor insanı, yani sürekli olarak bir alıcı aramak zorundasın ve böylece sonu gelmez biçimde ya alıcısın ya satıcısın, neredeyse çişini bile kenefe satacaksın. En büyük erdem, fırsatçılık (oportunizm); nezaket aynı anda korkaklık oluveriyor…

(…)”

Brecht’le Yaşamak, Çalışma Günlüğü, Derleyip Çeviren: Yılmaz Onay, Kalem Yayınları. Sf. 73. (Boldlar bana ait). Kitabın künyesinde nerede ve ne zaman basıldığı belirtilmemiş, ancak fikir vermesi açısından şöyle bir bilgi mevcut: İsmail Mert Başat imzalı önsözünde İzmir, Eylül 1985 ibaresi var. 

Bertolt Brecht 13 Haziran 1941’de SSCB’nin en doğusundaki Vladivostok’tan Annie Johnson isimli gemiyle yola çıkmış ve 21 Haziran 1941’de ABD’nin en batısındaki Kaliforniya’da San Pedro limanına ayak basmıştı. Brecht ABD’de 6 yıldan fazla kaldı. Senatör McCarhty öncülüğündeki meşhur Cadı Avı kapsamında Komünist Parti üyesi olduğu gerekçesiyle 30 Ekim 1947’de sorgulandı. Ertesi gün, 31 Ekim 1947’de ilk uçakla ABD’yi terk etti.



Ağaç ve Gök

Yağmurda yürüyen bir ağaç var,
hızla geçiyor yanımızdan, kayboluyor yoğun grilikte.
İşleri var yetiştirmesi gereken. Yağmurdan hayat
devşiriyor, karatavuklar gibi meyve bahçesinde.

Yağmur durduğunda ağaç da duruyor.
Orada, tertemiz gecenin içinde
bekliyor, hani kar yağarken biz de durup bakarız ya,
tek tek çiçek gibi açar kar taneleri gökyüzünde.

Çift

Işığı söndürüyorlar ve lambanın beyaz gölgesi
bir süre daha ışıyor tümüyle yok olmadan önce, karanlık dolu
bir bardakta çözünen bir tabletmişçesine. Sonrası altalta üstüste.
Otelin duvarları yükseldikçe yükseliyor karanlık gökyüzüne.

Aşk hareketleri dindi artık, uyuyorlar
ama en saklı düşünceleri buluşuyor şimdi
tıpkı bir okul çocuğunun ıslak resim kağıdında buluşup
birbirinin içine akan renkler gibi.

Şimdi sessiz ve karanlık. Ama şehir de onlara iyice yanaştı bu
gece. Işıksız pencereleriyle. Evler de giderek yakınlaştı.
O izdihamın ortasında iyice sokuluyorlar birbirlerine, bekliyorlar,
en ufak ifadeden yoksun yüzleriyle başlarına üşüşecek o kalabalığı.

Türkiye’de kadınların oy kullandığı ilk seçim 3 Kasım 1930’da yapılan yerel seçimlerdir. Ne kadar kadın ya da hangi kadınlar, ülkenin nerelerinde oy kullanmıştır, bilmiyoruz tabii. Bu, tartışılmaya muhtaç.

Ancak ilk uygulama 3 Kasım 1930’daki yerel seçimlerde olsa da, kadınların milletvekili de seçme ve seçilebilme hakkı için ilk yasa 8 Ekim 1934’de Mecliste kabul edilmiş ve 5 Aralık 1934’de de yürürlüğe girmiştir. Ve iki ay sonra 8 Şubat 1935’te yapılan seçimlerde 444 üyeli Meclis’e tam 17 kadın vekil seçilir. Seçme hakkına gelince, o ilk seçimlerde kaç kadının oy kullanabildiğine dair bir çalışma yok.

Kürt kadınlarına gelirsek,” Ben Kürdüm” deyip seçilen ilk Kürt kadın milletvekili bilindiği üzere Leyla Zana’dır. Leyla Zana 20 Ekim 1991’de milletvekili seçilmiş ancak 4 Mart 1994’te 5 milletvekili arakadaşıyla beraber TBMM’de polis tarafından derdest edilmiş ve karga tulumba götürülmüştür.

Kürt kadınlarının seçme hakkına gelirsek, 1991’de Leyla Zana’yı seçen oylarda kadınların büyük payı vardır ancak seçme hakkının Kürt kadınlarının eline ulaşması hayli zaman almıştır. Aşağıda Bingöl-Kiğılı öğretmen Akif Arda’nın anılarından derlediği bir hikayeden bir parça sunuyorum.

Alıntı Akif Arda’nın Ağustos 2002’de Düşünceler Dükkanı etiketiyle çıkan Kamçurcu isimli kitabında sf. 130-135’te yer alan Seçim öyküsünden.

Öyküye geçmeden önce küçük bir not: Arda, 1978 seçimleri demiş, ben de değiştirmeden veriyorum lakin ansiklopediler 1978’de bir seçim olmadığını ancak 5 Haziran 1977’de bir genel seçim olduğunu söylüyorlar; hikayede bahsi geçen seçiminin tarihinin bu olması kuvvetle muhtemel:

(…)

1978 seçimleriydi. Xiréwe (Ayvadüzü-Alakilise) köyü sandık başkanlığına atanmıştım. Perşembe günü seçim torbasını alır almaz, Xiréwe’ye doğru yola çıktım. Araba anca Azapért (Adaklı) beldesine kadar gidebiliyordu, ondan sonraki yola yaya olarak devam etmem gerekiyordu.

(…)

Seçim günü sabahında, öğretmeni olmayan okulda seçim sandığını kurdum. Üyelerimle ilk iş olarak seçim yemini ettik. Sıra oy kullanmaya gelince, birer tarafımda oturan Şéx Zeki ile Şéx Letif,

-Kadınların yerine biz oy kullanacağız, dediler.

-Hayır, dedim, seçmen kütüğünde yazılı bulunan kurallara göre herkes oyunu ancak kendisi kullanacaktır. Bu durum kadınlar için de erkekler için de aynıdır.

-İlk kez bu uygulamayı senden görüyoruz, dediler. Biz kim dersek, kadınlarımız da ona oyunu kullanacaktır. Onun için kadınlarımızın gelmesine gerek yok, onların yerine de atalım gitsin.

-Hayır, seçmen kütüğüne ve oy kullanmaya gelenlerin kimliğine bakarak oy kullandıracağım, bunun başka da bir yolu yok, diye tekrarladım.

-O zaman erkekler oy kullanacak, sen de oy kullanmaya gelmeyecek olan kadınlar için akşama kadar bekleyeceksin, dediler.

-Saat beşe kadar bekleyeceğim, sırada birileri olmadıktan sonra sandığı açar, oyların sayım dökümünü yapmaya başlarım, dedim

-Bari yalnız kadınlarımızın yerine kullanalım, dediler.

-Tek bir kadın dahi gelmezse onun oyunu kimseye kullandırmam, dedim; artık bu konuyu tartışmanın bir yararı yok.

Sandığın zarf deliğini kağıtla kapattım, oy pusulalarını ve zarfları yanıma topladım. Kararlı tutumum karşısında iki şéx de baktılar ki olmuyor, kendilerinden önce oy kullanmak için kadınlarını okula çağırdılar.

Şéxler, doğru söylüyorlardı; bu köyde kadınlara ilk kez oy kullandıran ben oluyordum. Çünkü oy kullanmaya gelen kadınların gözlerindeki sevinç, onların dediklerini en açık şekilde doğruluyordu.

%d blogcu bunu beğendi: