Başlıkta Federico Fellini ve Cabiria’nın Geceleri yazdım ama niyetim başkaydı…

Niyetim hem sizi, eğer hâlâ tanışmadınızsa, Giulietta Masina‘yla tanıştırmak, hem de bu yıl sanki çok fazla hayalkırıklığı, üzüntü ve acıyla geçti ama yıkılsak bile ayağa kalkıp geleceğe umutla bakmayı unutmayalım, uzak ve yakın seslere, benzeşlerimize, ötekilere kulağımız ve gözümüz açık olsun diyerek Cabiria Geceleri’nin final sahnesini yayınlamaktı.

Fragmanı iyi izleyin; finale doğru Giulietta Masina’nın size baktığını göreceksiniz, sakın şaşırmayın…

Önce; sinemanın gelmiş geçmiş en anlamlı yüzlerinden, en büyük kadın oyuncularından Giulietta Masina’ya selam olsun…

Bu arada, size bir şey söyleyeyim mi; eğer bir arkadaşınız, hadi bize gidelim, sohbet ederiz, hem birlikte Cabiria’nın Geceleri’ni izleriz, derse sakın hayır demeyin…

Sonra; hepinizin yeni yılı kutlu olsun…

KIZIM (JULİA) İÇİN KELİMELER

José Agustín Goytisolo

Artık geri dönüş yok kızım
hayat, sonsuz bir uğultu gibi,
ardından iteleyecek seni.

Ama unutma kızım, hayata sırtını
dönüp ağlamaktan hep daha iyidir
insanlara has neşeyle yaşamak.

Köşeye sıkışmış hissedeceksin kendini
Kaybolmuş, yapayalnız hissedeceksin
Belki hiç doğmamış olmayı dileyeceksin.

Şuna eminim ama,
yaşamak manasız diyecekler, sana
hep sıkıntı, diyecekler, hep tasa.

Böyle anlarda kızım, hep beni hatırla
zamanında seni düşünerek yazdığım şeyleri
tıpkı şimdi, şu anda yaptığım gibi.

Hayat güzeldir, kızım, sen de göreceksin;
nasıl da, her şeye rağmen,
dostların olduğunu, aşık olduğunu.

Yalnız bir adam, ya da yalnız bir kadın,
böyle, tek başlarına, havada uçuşan
bir toz zerresi gibidirler, birer hiçtirler.

Şimdi sana ediyorum ya bu sözleri
öteki insanları da düşünüyorum ben,
yazarak, onlara da söylüyorum bu dizeleri.

Unutma, senin kaderin de ötekilerle beraber
senin geleceğin, evet, kendi hayatın
ama onurun, herkesin onuru kızım.

Başkaları var direnmeni bekleyen,
yalnızca neşenle bile yardım edebileceğin,
şarkını şarkılarına katmanı isteyen.

Böyle anlarda kızım hep beni hatırla
zamanında seni düşünerek
yazdığım şeyleri, tıpkı şimdi,
şu anda yaptığım gibi.

Sakın teslim olma kızım, sakın vazgeçme
asla benden bu kadar,
beni burada bırakın, deme.

Hayat güzeldir kızım, sen de göreceksin,
nasıl da, her şeye rağmen,
dostların olduğunu, aşık olduğunu.

Gerisi herkes için hep aynı telaşe
senden önce de böyleydi bu
senden sonra da kalacak böyle.

Affet kızım, beceremedim belki
hakkıyla söylemeyi, ama lütfen anla,
ben de hayattayım, ben de yoldayım hâlâ.

Böyle anlarda kızım, sakın unutma, hep beni hatırla
zamanında seni düşünerek yazdığım şeyleri
tıpkı şimdi, şu anda yaptığım gibi.

Türkiye’de bilenler genelde Juan Goytisolo’yu bilirler. Onun kardeşi şair José Agustín Goytisolo’yu bilen nadirdir. José Agustín Goytisolo İspanya’nın 50 Kuşağı’ndan en önemli şairlerindendir. Kızı Julia için bu şiiri yazan bir şairin bir gün gelip intihar etmiş olması anlaşılmaz geliyor insana.  Palabras Para Julia Benim en sevdiğim şiirlerdendir, elimden geldiğince çevirmeye çalıştım. Goytisolo’nun bu şiiri bestelenip şarkı olarak da söylendi, söyleniyor. Aşağıda iki farklı yorumunu bulabilirsiniz. Biri Paco Ibáñez‘den klasik bir yorum, diğeri İspanya’nın (Galiçya’dan) efsanevi gruplarından Los Suaves‘in Rock yorumu. Ben ikisini de seviyorum….


Lao Tse: Saklı Ceylan

Aralık 21, 2011

Cheng bölgesinde bir oduncu kırda otların arasında ürkmüş bir ceylan bulmuş ve öldürmüş. Başkaları gelip bulmasın diye de, ormana gömüp üzerini yapraklar ve dallarla kapamış. Bir süre sonra sakladığı yeri unutunca tüm bunların bir düş olduğuna inanmış. Ve bunu, sanki bir düşmüş gibi, herkese anlatmaya başlamış. Anlattıklarını dinleyenlerden bir tanesi ormana saklı ceylanı aramaya gitmiş ve bulmuş. Ceylanı evine götürüp karısına şöyle demiş:

― Bir oduncu düşünde bir ceylanı öldürüp nereye gömdüğünü unutmuş, ben de bugün gidip onu buldum. Adamın rüyaları gerçekten de çıkıyor.

― Bence düşünde bir ceylan öldüren bir oduncu gören sensin. –demiş karısı. ― Nasıl oduncu olduğunu düşünürsün? Ve madem ki ceylan burada, rüyaları gerçek çıkan da sensin.

― Ceylanı bir düşte bulduğumu varsaydıktan sonra -diye yanıtlamış koca- benim düşümde ya da onun düşünde olmasının ne önemi var?

O gece oduncu, aklı hâlâ ceylan meselesiyle meşgul, evine dönmüş ve bu sefer gerçekten de düşünde ceylanı sakladığı yeri ve onu bulan adamı görmüş. Şafak vakti adamın evine gittiğinde öldürüp sakladığı ceylan da orada yerde yatıyormuş. Adamla epey tartışmışlar ve sonundan meseleyi çözmesi için yörenin hakimine gitmişler. Hakim oduncuya şöyle demiş:

― Gerçekten bir ceylan öldürdün ve bunun düş olduğuna inandın. Sonra gerçekten bir düş gördün ve düşünün gerçek olduğuna inandın. Bu adam ise ceylanı ormanda buldu ve şimdi sana inanmıyor, seninle tartışıyor. Ama karısı da kocasının düşünde başkasının öldürdüğü bir ceylanı bulduğunu gördüğünü düşünüyor. O  halde, gerçekte kimse bir ceylan öldürmedi. Ama ortada da gerçekten bir ceylan var; bu durumda en iyisi onu eşit olarak bölüşmeniz.

Olay Kral Cheng’in kulağına kadar gitmiş, vakayı duyan Kral Cheng şöyle demiş:

― Sakın bu hakim, ceylanı düşünde paylaştırmış olmasın?

Lao Tse (İ.Ö. 300 civarı)

“ (…)

Nihayet Atatürk 1928 yılı Haziranında Ankara’da bir komisyon kurulmasını Maarif Vekili rahmetli Necati’den istedi. Bu komisyonun azaları Maarif Vekâleti Müsteşarı Mehmet Emin Erişirgil, Talim ve Terbiye Dairesi Reisi İlhan Sungu, Ruşen Eşref Ünaydın, Profesör Ragıp Hulûsi, Ahmet Cevat Emre ve İbrahim Grandi idi. Ben memleket dışında bir yolculukta idim. Döner dönmez Dolmabahçe Sarayı’nda ziyaretine gittiğim Atatürk: “Hemen Ankara’ya git, komisyona katıl, ve bu işi çabuk bitiriniz.” dedi.

Komisyonda ilk görülecek iş, yazı değiştirmek doğru mudur, değil midir, tartışmasına nihayet verip yeni alfabe harflerini seçmeğe başlamaktı.

Bir prensip anlaşmazlığı şöyle çıktı: Osmanlıcadaki yabancı kelimelerin dahi bütün ses haklarını veren bir alfabe mi alacaktık, yoksa Türkçe ve Türkçeleşen kelimeleri mi esas tutacaktık? Arabın “ayın”ı, “s”si, “zel”i, “tı”sı, “zı”sı için yeni alfabede ayrı ayrı harfler olacak mıydı? Bu harfler Türklerin ağzında kaybolmuştur. “Osman”daki “s” ile “esmek”teki “sin” arasında, “ağız”daki kalın “ze” ile “haz”daki “zı” arasında hiçbir fark yoktu. Bundan başka biz yeni alfabede yalnız Türkçe kelimeleri düşünmekle yabancı kelimelerin de Türkçeleştirilmesini sağlamış olacaktık. Ayrı harf, yabancı kelimeye imtiyaz vermek ve onu daima yabancı kıldıktan başka eski imlâ zorluklarını yeni yazıda da bırakmak demekti.

Sağ anlayış, Türk söyleyişinde kalmayan, fakat fasih Arap söyleyişinde devam eden bütün ses haklarını vermekti. Biz milliyetçiler sağ anlayışın iddialarını yendik.

Türkçe kelimeler için “kaf” ve “kef”, “gef” ve “gayın” harfleri lüzumsuzdu. İstisnasız bütün Türkçe kelimelerde “k” ve “g” harfleri ince seslilerle “kef” ve “gef”, kalın seslilerle “kaf” ve “gayın”dırlar.

— Ya Kâzım kelimesini nasıl okuyacağız, diyorlardı.

Bir radikal fikir şu idi: Böyle kelimeler gitgide Türk söylenişine uysa ne çıkar? Fakat bu fikir yürümedi. İki ayrı harf almak yerine Türk kaidesine uymayan Arapça kelimeler için “k” ve “g” harflerinin önüne bir “h” koymakta uyuştuk. “Kâzım = Khazım” yazılacaktı. Tasrif ve terkipler için tire usulünü kabul etmiştik! “Gelmiyorum” kelimesi “Gelmiyor-um” şeklinde yazılacaktı.

Yeni alfabede Latin yazısı dünyasının ortaklaşa değerlerini değiştiren acayipliklerin kalmasına hâlâ esef duymaktayım. Bunun başlıcası “c” harfidir. Türkçede “j” sesi yoktur. Yabancı dillerden alınma kelimelerde bu ses “c”ye değişmiştir: Candarma, curnal gibi… “Ejderha” ile “ecnebi” kelimeleri pek farklı söylenir. Bir teklif “c” sesi için “j”yi almak ve “c” harfini de “ç” sesi için bırakmak, “ç”yi “ş” karşılığı kullanmaktı. Herhâlde bugünkü bazı aykırılıklardan kurtulabilirdik.

Komisyon alfabesini İstanbul’da Atatürk’e ben getirdim. Uzun uzun tetkik etti. Konuştuklarından bir takımı “q” harfinde ısrar ediyorlardı. Hatta bir aralık Atatürk bu tavizde bulunmağa da karar verdi. Ertesi gün vazgeçirdik.

Atatürk bana sordu:

— Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz?

— Bir on beş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa mühletli iki teklif var, dedim. Teklif sahiplerine göre ilk devirleri iki yazı bir arada öğretilecektir… Gazeteler yarım sütundan başlıyarak yavaş yavaş yeni yazılı kısmı artıracaklardır. Daireler ve yüksek mektepler için de tedricî bazı usuller düşünülmüştür.

Yüzüme baktı:

— Bu ya üç ayda olur, ya hiç olmaz, dedi.

Hayli radikal bir inkılâpçı iken ben bile yüzüne bakakalmıştım:

— Çocuğum, dedi, gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi herkes bu eski yazılı parçayı okuyacaktır. Arada bir harp, bir iç buhran, bir terslik oldu mu, bizim yazı da Enver’in yazısına döner. Hemen terk olunuverir.

(…)

Atatürk halkı yeni yazıya alıştırmak için meşhur seyahatine çıktı. Gezici alfabe hocalığı yapıyordu. Hiç okuma yazma bilmeyenlerin, kolayca öğreniverdikleri bu yazıya ısınmaları tabiî idi. Alfabedeki tire ve bazı işaretlerin güçlük uyandırdığını gördüğü için, hepsini kaldırmıştı.

Biz İstanbul gazetelerinde her gün yeni yazı örnekleri neşrediyorduk. Açıkça muhalefet yoksa da, muhafazakâr ilim ve edebiyat çevreleri bu kadar kökten bir değişikliğin aleyhinde idiler. Doğrusunu isterseniz kandırıcı bir delilleri de yoktu. Bir gün öncesine kadar Osmanlı kütüphanesinin yoksulluğundan şikâyet edenler, şimdi geçmiş haznesinin ne olacağını soruyorlardı. Yeni yazının Arap diline uymayacağını ileri sürenler hiç şüphesiz haklı idiler. Fakat Türkçeye de uygun gelmeyeceği üzerine akıl yatırır hiçbir tenkitlerine rastlamıyorduk. Yeni yazının Türk dilindeki yabancı kelimeleri asıllarından uzaklaştırıp millîleştirmesi ise, onun aleyhine değil, lehine bir delil sayılmak lâzım gelirdi.

Bütün zorluk bizim nesiller içindi. Eski yazı ile yetişmiştik. Her Türkçe kelime, bizim için, bir resimdi. Onu heceleyerek değil, görerek okuyorduk. Bizler, bu resmi kaydedip, yerine her kelimenin yeni bir resmini koymak gibi, belki de ömrümüzün sonuna kadar başaramayacağımız nankör bir külfet karşısında idik. Okuyorduk, heceleyecektik. Ama bütün okur yazarlar milletin yüzde beşi ile onu arasında idik.

Eğer bu nisbet yüzde elliyi aşmış olsaydı, yazının değiştirilemeyeceğine şüphe yoktu.

(…) ”

Alıntı Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabından. Ben Türk Dili Dergisi Anı Özel Sayısı‘ndan naklettim:  Türk Dili Dergisi, Anı Özel Sayısı, Yıl 21, Cilt XXV, sayı 246, 1 Mart 1972. Sf. 631-634.

Geçiş Dönemi'nde Arap Alfabesi, Yeni Latin Alfabesi ile Türkçe ve Fransızca yayınlanan sinema (Melek ve Elhamra isimleri seçiliyor) afişleri. Ocak 1929 tarihli National Geographic dergisinden.

Metamorfosis (polistiren üzerine monotip), Kafka'ya Saygı Duruşu, Polistiren, 100 cm X 100 cm, 2004, Claudio Goldini.



José de la Colina


Dönüşüm; Chuang Tzu’ya göre

Gregor Samsa bir gün düşünde bir hamamböceği olduğunu gördü; uyandığında düşünde hamamböceği olduğunu gören Gregor Samsa mıydı, yoksa düşünde Gregor Samsa olduğunu gören bir hamamböceği miydi, bilemedi.

Dönüşüm; Hamlet’e göre

Olmak ya da olmamak. Mutlu bir hamamböceği olmak ya da mutsuz bir Gregor Samsa olmak. İşte bütün mesele bu.

Dönüşüm; Samuel Beckett’a göre

Öf öf öf, gelemedi bir türlü, öf be, sürünüyoruz böyle, ama kimim ben, ah, bu kadar ayak da nerden çıktı, öf ya, en korkuncu da uyanmış olmak, ama Gregor değilim ki, ben bir hamamböceği, ah, lanet olası Godot ne yaptı bana, öf be, sıçayım yahu, ah.

Dönüşüm; Pascal’a göre

İnsan özünde bir hamamböceğidir, ama (kendisi için bir talihsizlik de olsa) düşünen bir hamamböceğidir.

Dönüşüm; Öteki İncil’e göre

Başlangıcın bir anında Tanrı insanı yarattı. Ama Tanrı sonucun pek de iyi çıkmadığını gördü. Ve Tanrı şöyle dedi: “Dönüşüm olsun.” Ve insan bir hamamböceğine dönüşmüş olarak uyandı. O zaman Tanrı kendi kendine şöyle mırıldandı: “Belki bu da iyi olmadı ama hiç olmazsa, daha eğlenceli.”


“(…)

Aliye’yi prenseste gördüm. Çok lâtif ve şaşırtıcı idi. İşittiğime göre getirdikleri arasında bir akşam evvelki ziyafet için taze balık bile varmış. Aliye’nin ispirto gibi hafif ve uçucu, yarı çocuk ve o kadar fantastik heyecanı karşısında Fahrünnisa biraz kaba, durgun ve çok kendi kendisiyle dolu kalıyor. Fakat güzel resimleri var. Fahrünnisa Fransız camcılığından çıkabilecek, çıkartılabilecek her şeyi almışa benziyor. Şimdi de figürasyona doğru gidiyor. Herhâlde bazı tablolarında fon binbir gece masalı. Fakat hepsinde değil. Büyük ve kompoze eser yapınca düşüyor. İstiyor ki non-figüratif hikaye etsin. Musiki olsun. Halbuki tabiatında yok bu işin istediği şey. Bu sefer sofra muşambası yapıyor. Mamafih son çalışmaları güzel ve hoşuma gitti. Non-figüratif, küçük, nispetlerini bulmuş eserler için çok güzel.

Nedense bizim arkadaşlar zorla dev olmak istiyorlar. (Ah Nuri burada olsa, neler yapar? Nasıl sevilir?) Abidin’in resimleri için kaçamak yapmadım. Resimler güzel. Bazıları çok güzel, fakat o da dev olmak iddiasında. Bu harp sonunda Alman illüstrelerinde kırçıl boyalı tablolar çıktığını gördün elbette, trajik birtakım resimler. İşte onları hatırlatan bir tonu var resimlerinin. Fakat bazılarında çok güzel oluyor. Çıkan tenkitler de bunları söylüyordu. Tabiî mecmua ve gazetelerin istikametlerine göre. Mesela Lettres Françaises, onun sadece fikir tarafını alıyor ve Goya ile münasebetini arıyordu. Observateur’de Estien daha ziyade Buffet ile mukayese ediyor ve öyle beğeniyordu. Bakalım Le Monde ne yazacak!

Benim Abidin’de tenkit ettiğim nokta şu: Bazen fazla şişkin oluyor. Çizgiye kendisini fazla teslim ediyor ve belâgate düşüyor. Sonra renklerini az değiştiriyor. Ve nihayette hep aynı mihverin etrafında kalıyor. Fakat yalnız iki senelik bir devri ihtiva eden bir sergi için bu zarurî birşey. Küçük tablolarında bazı figürlerde çok güzel neticelere varmış.

Şurası var ki, Abidin bugün Paris’de yapılan figüratif resmin ve bilhassa konuşan resmin en iyilerini yapmış gibi görünüyor. Art Moderne bir tablosunu satın aldı. İyi satış yaptı. Desenleri çok güzeldi ve hemen hemen kapışıldı.

Avni de aynı derecede muvaffak. Fakat çocuk, hem de fazlasıyla. Münasebetlerini idare edemiyor. Soyulmaya razı olmuyor. Bir ağın içinde mahpus gibi. Abidin münasebetlerinde ona yardım ediyor. Fakat çekingen, muayyen hadlerde durmuş. Resimleri içinde inci gibi güzelleri var. Ve üslubu derhal tanınıyor. Ummadık bir yerde gördüm ve derhal “Avni!” dedim. Bizim Anadolu yaylalarının baharına benzeyen ince bir renk anlayışı var. Siyahı koyu ve çağla gibi yumuşak, arasından çıkıyor.

Selim’in resimlerini hâlâ göremedim. O kadar gizli ve çekingen ki… Beni bir-iki defa aradı. Bir türlü baş başa konuşamadım. Fakat o da çok beğeniliyor. Mübin -Nahit Hanımın hısmı olan genç- yavaş yavaş meşhur oluyor. Non-figüratifçiler arasında bayağı bir şöhreti var. Satıyor. Çok güzel, zevkli, biraz fazla zevkli, fakat güzel tablolarını gördüm. Ama bana burada kalamaz gibi geliyor. Zaten iki seneden beri çok değişmiş. Şimdi burada Poliakoff isminde bir ressam pek moda. Hayatın ve şehrin bir istihzası gibi birşey. O Bernard Buffet’yi görseniz, kusarsınız. Beni başağrısı tuttu. Hakikatte resim durgun. Non-figüratif teraziyi kırmış. Öyle bir huzursuzluk getirmiş, o kadar şüphe yığmış ki etrafa, ressama kımıldamak imkânını vermiyor. Sonra, tam bir İskenderiye devri hüküm sürüyor. Zaman içinde birbirini takip eden her şey birbirinin yanıbaşında. Tarih bir horizontal olmuş. Diyebilirim ki bizimkiler en kuvvetli. Dün Mübin’le Fikret Mualla’yı ziyarete gittim. Berbat ve biçâre. Fakat şöhreti başlamış. Fikret Paris hayatının hakiki şairi gibi bir şey. Sol sahil galerilerinde birçok resmi var. Çok insan hayran. Fakat kendisini görseniz acırsınız; o kadar çocukça sefil ve perişan, tam garip kuş. Ve bir kuş gibi bunun farkında değil.

(…)”

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Adalet (ve Mehmet Ali) Cimcoz’a Paris’ten yazdığı 28 Şubat 1955 tarihli mektuptan. Boldlar bana ait.

Tanpınar’ın Mektupları. Hazırlayan Zeynep Kerman. Dergâh Yayınları, Üçüncü Baskı, Eylül 2001, sf. 114-116.

8 – XII

Pencereler çiziyordum her yere.
Epeyce yüksek duvarlara,
epeyce alçak duvarlara,
değirmi duvarlara, köşelere,
havaya, hatta çatılara.

Kuş çizer gibi pencere çiziyordum.
Apartmana, gecelere,
dokunabilecek kadar sağır bakışlara,
ölümün çevresine,
mezarlara, ağaçlara.

Kapılara bile pencere çiziyordum.
Ama asla bir kapı çizmedim.
Girmek ya da çıkmak istemiyordum.
Yapılamayacağını biliyordum.
Yalnızca görmek istiyordum: Görmek.

Pencereler çiziyordum.
Her yere.


Napoli Botanik Bahçesi Yer Mozaikleri - Burle Marx. Fotoğraf: Kelli Stanko

Kısa Öykü Yazarı İçin Dekalog

José de la Colina

  1. Uzun öyküler yazmak ve okumak hayatı kısaltır.
  2. Kısa öyküler yazmak ve okumak hayatı uzatmaz, ama zenginleştirir.
  3. Kaprisli, sürprizli, zamansız olmak kısa öykünün doğasında vardır. Munislikten, dakiklikten, tahminlerle örtüşmekten hoşlanmaz. Kısa öykü, basitçe, oluverir.
  4. Kısa öykünün derinlikten yoksun olduğunu söyleyenlere yüz verme. Onları zamanında kim bilir kimin insanlık macerasını eksiksiz anlattığı şu kısacık öyküyle yanıtla: “Doğdum, yaşadım, öldüm.”
  5. Uzun bir öyküden kelimeleri atarak kısa bir öykü yaratabileceğini sanma sakın. Kısa öykü, huyu kurusun, tam kendine göre ve sayıda kelimeyle doğar.
  6. Bir öykü, eğer kısaysa, iki  kere iyidir.
  7. Ayakları yere basmayan bir kısa öykü, yerlerde sürünen bir uzun romana yeğdir.
  8. Kısa öyküde öldüren… belki de, uzun romanda ölüverir.
  9. Elli sayfalık bir öykü, eğer yeterince hızlı anlatılıyorsa, bir kısa öyküdür. (Ama şunu unutma ki, bu çok, çok zordur; elli sayfada kastedilen hıza ulaşmak pratikte imkansızdır.)
  10. Tanrı, eğer varsa, bir kısa öykü olmalı… sonsuz bile olsa.

Río Mixcoac, 12 Haziran 2004.

“Çimen türküsü sözünü ilk önce ne zaman duymuştum? Gidip ağaçta oturduğumuz güzden önce olacak; birkaç güz önce deriz söz gelişi; çimen türküsü adını Dolly takmıştı, zaten böyle bir ad başka kimin aklına gelirdi?

Kasabadan çıkarken, kilise yolunu tutarsanız çok kalmaz bembeyaz yamaçlar üzerinde çiçeklerin sert renkleriyle alacalı bir tepecikten geçersiniz: Baptist mezarlığıdır orası. Soyum sopum, yani Talbo ailesi ile Fenwick ailesi orada yatar. Annemin yeri babamın yanındadır. Sayısı yirmiyi aşan akraba mezarları da, yıllanmış bir ağacın sere serpe yatmış kökleri misali, bu ikisinin mezarı etrafında dizilidir. Tepeceğin dibinde, uzun uzun çimenler vardır, mevsime göre renk değiştirirler. Güz vakti, hele eylûl sonlarında bir gidip görün. Gün batışı gibi kırmızıdır o vakit. Ateş parıltısını andırırcasına kızıl gölgeler gezinir üstlerinde. Güz rüzgârı da, çimenin kuru yapraklarını döğerek eser, onlardan iç çekişlerine benzer bir musiki, insan seslerinden bir harp nağmeleri çıkarır.

Kırların ötesinde ormanın karanlığı başlar. Yanılmıyorsam kök toplamak için ormana gittiğimiz eylûl günlerinden bir gündü. Dolly: «Duyuyor musun?» demişti. «İşte bu çimen türküsüdür. Durmadan masal söyler. Bu tepecikte yatan bütün insanların hayatını, şimdiye kadar yaşamış herkesin hayat masalını bilir. Biz ölünce bizimkini de söyliyecek».

…”

Yukarıdaki cümlelerle başlar bu güzel kitap, sonra  çok şey olur, Dolly ölür, anlatıcı Collin ve Dolly’yi seven ama kavuşamayan hakim birlikte eski günlere yürürler ve aşağıdaki paragrafla biter.

“…

Sanki ne o, ne de ben hangi yöne yollandığımızı bilmiyorduk. Sâkin, sessiz bir şaşkınlık içinde mezarlığın yamacından etrafı seyrettik. Kol kola, yazın yakıp kavurduğu, eylûl güneşinin pırıl pırıl parlattığı tarlaya indik. Kupkuru, hışırtılı yaprakların üzerine rengin türlüsünden bir çağlayan akıyordu. İşte o anda Dolly’nin bana dediklerini hakim de duysun isterdim: «Bu ses, eskiden kalma masalları toplıyan, anlatan çimen türküsüdür…» Durduk, dinledik.”

Çimen Türküsü, Truman Capote, Çeviren: Filiz Karabey, Varlık Yayınları, İstanbul, Eylûl 1954, 128 sf. Boldlar müesseseden: Durun, dinleyin.

Nicanor Parra: Bir Şiir

Aralık 2, 2011

Düşsel Adam
Nicanor Parra

Düşsel adam
düşsel bir evde yaşar
düşsel ağaçlarla çevrili
düşsel bir nehrin kıyısında.

Düşsel olan duvarlarında
düşsel eski tablolar asılıdır
düşsel uçurumlar vardır tabloda
düşsel mekan ve zamanlarda
düşsel dünyalarda yaşanan
düşsel olayları anlatırlar.

Düşsel akşamlarında yine
düşsel merdivenleri çıkar
düşsel bir balkondan aşağı
düşsel bir vadide uzanan
düşsel tepelerin sıralandığı
düşsel bir manzaraya bakar.

Düşsel gölgeler yaklaşır
düşsel bir yoldan doğru
düşsel şarkılar söylerler
düşsel gün batımlarında.

Düşsel aylı gecelerde yine
düşsel bir kadını düşler
düşsel bir aşk sunar kadın ona
işte o an yeniden duyar aynı acıyı
düşlediği düşsel zevkin aynısını
ve yeniden çarpmaya başlar
düşsel adamın kalbi.

Bu yılki Cervantes Ödülü 97 yaşındaki Şilili şair Nicanor Parra’ya verildi. Antişiir ya da Karşışiir’in yaratıcısı olarak tanınır. Boş duygusallıklara, içi boş makyajlı sözlere karşı olduğu bilinir. Şiir anlayışını göstermesi açısından en münasip şiiri şairleri Olympos’tan inmeye çağıran Manifiesto‘dur ama ben şimdi o uzun şiiri burada hızlıca çeviremedim.

Ama Düşsel Adam da Parra’nın şiir anlayışını yeterince açık ediyor gibi geldi bana. Şilili yazar Ariel Dorfman’ın Cervantes Ödülü’nün Nicanor Parra’ya verildiğini duyunca sarf ettiği final cümlesiyle bitirelim:

“Cervantes y Parra unidos, jamás serán vencidos…”

%d blogcu bunu beğendi: