Failih Rıfkı Atay: Harf İnkılâbı

Aralık 16, 2011

“ (…)

Nihayet Atatürk 1928 yılı Haziranında Ankara’da bir komisyon kurulmasını Maarif Vekili rahmetli Necati’den istedi. Bu komisyonun azaları Maarif Vekâleti Müsteşarı Mehmet Emin Erişirgil, Talim ve Terbiye Dairesi Reisi İlhan Sungu, Ruşen Eşref Ünaydın, Profesör Ragıp Hulûsi, Ahmet Cevat Emre ve İbrahim Grandi idi. Ben memleket dışında bir yolculukta idim. Döner dönmez Dolmabahçe Sarayı’nda ziyaretine gittiğim Atatürk: “Hemen Ankara’ya git, komisyona katıl, ve bu işi çabuk bitiriniz.” dedi.

Komisyonda ilk görülecek iş, yazı değiştirmek doğru mudur, değil midir, tartışmasına nihayet verip yeni alfabe harflerini seçmeğe başlamaktı.

Bir prensip anlaşmazlığı şöyle çıktı: Osmanlıcadaki yabancı kelimelerin dahi bütün ses haklarını veren bir alfabe mi alacaktık, yoksa Türkçe ve Türkçeleşen kelimeleri mi esas tutacaktık? Arabın “ayın”ı, “s”si, “zel”i, “tı”sı, “zı”sı için yeni alfabede ayrı ayrı harfler olacak mıydı? Bu harfler Türklerin ağzında kaybolmuştur. “Osman”daki “s” ile “esmek”teki “sin” arasında, “ağız”daki kalın “ze” ile “haz”daki “zı” arasında hiçbir fark yoktu. Bundan başka biz yeni alfabede yalnız Türkçe kelimeleri düşünmekle yabancı kelimelerin de Türkçeleştirilmesini sağlamış olacaktık. Ayrı harf, yabancı kelimeye imtiyaz vermek ve onu daima yabancı kıldıktan başka eski imlâ zorluklarını yeni yazıda da bırakmak demekti.

Sağ anlayış, Türk söyleyişinde kalmayan, fakat fasih Arap söyleyişinde devam eden bütün ses haklarını vermekti. Biz milliyetçiler sağ anlayışın iddialarını yendik.

Türkçe kelimeler için “kaf” ve “kef”, “gef” ve “gayın” harfleri lüzumsuzdu. İstisnasız bütün Türkçe kelimelerde “k” ve “g” harfleri ince seslilerle “kef” ve “gef”, kalın seslilerle “kaf” ve “gayın”dırlar.

— Ya Kâzım kelimesini nasıl okuyacağız, diyorlardı.

Bir radikal fikir şu idi: Böyle kelimeler gitgide Türk söylenişine uysa ne çıkar? Fakat bu fikir yürümedi. İki ayrı harf almak yerine Türk kaidesine uymayan Arapça kelimeler için “k” ve “g” harflerinin önüne bir “h” koymakta uyuştuk. “Kâzım = Khazım” yazılacaktı. Tasrif ve terkipler için tire usulünü kabul etmiştik! “Gelmiyorum” kelimesi “Gelmiyor-um” şeklinde yazılacaktı.

Yeni alfabede Latin yazısı dünyasının ortaklaşa değerlerini değiştiren acayipliklerin kalmasına hâlâ esef duymaktayım. Bunun başlıcası “c” harfidir. Türkçede “j” sesi yoktur. Yabancı dillerden alınma kelimelerde bu ses “c”ye değişmiştir: Candarma, curnal gibi… “Ejderha” ile “ecnebi” kelimeleri pek farklı söylenir. Bir teklif “c” sesi için “j”yi almak ve “c” harfini de “ç” sesi için bırakmak, “ç”yi “ş” karşılığı kullanmaktı. Herhâlde bugünkü bazı aykırılıklardan kurtulabilirdik.

Komisyon alfabesini İstanbul’da Atatürk’e ben getirdim. Uzun uzun tetkik etti. Konuştuklarından bir takımı “q” harfinde ısrar ediyorlardı. Hatta bir aralık Atatürk bu tavizde bulunmağa da karar verdi. Ertesi gün vazgeçirdik.

Atatürk bana sordu:

— Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz?

— Bir on beş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa mühletli iki teklif var, dedim. Teklif sahiplerine göre ilk devirleri iki yazı bir arada öğretilecektir… Gazeteler yarım sütundan başlıyarak yavaş yavaş yeni yazılı kısmı artıracaklardır. Daireler ve yüksek mektepler için de tedricî bazı usuller düşünülmüştür.

Yüzüme baktı:

— Bu ya üç ayda olur, ya hiç olmaz, dedi.

Hayli radikal bir inkılâpçı iken ben bile yüzüne bakakalmıştım:

— Çocuğum, dedi, gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi herkes bu eski yazılı parçayı okuyacaktır. Arada bir harp, bir iç buhran, bir terslik oldu mu, bizim yazı da Enver’in yazısına döner. Hemen terk olunuverir.

(…)

Atatürk halkı yeni yazıya alıştırmak için meşhur seyahatine çıktı. Gezici alfabe hocalığı yapıyordu. Hiç okuma yazma bilmeyenlerin, kolayca öğreniverdikleri bu yazıya ısınmaları tabiî idi. Alfabedeki tire ve bazı işaretlerin güçlük uyandırdığını gördüğü için, hepsini kaldırmıştı.

Biz İstanbul gazetelerinde her gün yeni yazı örnekleri neşrediyorduk. Açıkça muhalefet yoksa da, muhafazakâr ilim ve edebiyat çevreleri bu kadar kökten bir değişikliğin aleyhinde idiler. Doğrusunu isterseniz kandırıcı bir delilleri de yoktu. Bir gün öncesine kadar Osmanlı kütüphanesinin yoksulluğundan şikâyet edenler, şimdi geçmiş haznesinin ne olacağını soruyorlardı. Yeni yazının Arap diline uymayacağını ileri sürenler hiç şüphesiz haklı idiler. Fakat Türkçeye de uygun gelmeyeceği üzerine akıl yatırır hiçbir tenkitlerine rastlamıyorduk. Yeni yazının Türk dilindeki yabancı kelimeleri asıllarından uzaklaştırıp millîleştirmesi ise, onun aleyhine değil, lehine bir delil sayılmak lâzım gelirdi.

Bütün zorluk bizim nesiller içindi. Eski yazı ile yetişmiştik. Her Türkçe kelime, bizim için, bir resimdi. Onu heceleyerek değil, görerek okuyorduk. Bizler, bu resmi kaydedip, yerine her kelimenin yeni bir resmini koymak gibi, belki de ömrümüzün sonuna kadar başaramayacağımız nankör bir külfet karşısında idik. Okuyorduk, heceleyecektik. Ama bütün okur yazarlar milletin yüzde beşi ile onu arasında idik.

Eğer bu nisbet yüzde elliyi aşmış olsaydı, yazının değiştirilemeyeceğine şüphe yoktu.

(…) ”

Alıntı Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabından. Ben Türk Dili Dergisi Anı Özel Sayısı‘ndan naklettim:  Türk Dili Dergisi, Anı Özel Sayısı, Yıl 21, Cilt XXV, sayı 246, 1 Mart 1972. Sf. 631-634.

Geçiş Dönemi'nde Arap Alfabesi, Yeni Latin Alfabesi ile Türkçe ve Fransızca yayınlanan sinema (Melek ve Elhamra isimleri seçiliyor) afişleri. Ocak 1929 tarihli National Geographic dergisinden.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: