Bugün Milliyet’te yazan Kadri Gürsel, bundan 17 yıl önce bir Fransız haber ajansının muhabiriyken 31 Mart 1995 gecesi foto muhabir Fatih Sarıbaş’la beraber Nusaybin yakınlarında PKK gerillaları tarafından alıkonulmuş, yaklaşık bir ay boyunca Bagok’la Gabar arasında gerillalarla birlikte yaşamış ve tam 26 gün sonra Şırnak’ın Kumçatı beldesi yakınlarında serbest bırakılmıştı. Yaşadıklarını kaleme aldığı kitaptan Türkçe – Kürtçe meselesinin 17 yıl evvelki haline dair kısa bir bölüm okuyacaksınız. Boldlar bana ait.

“(…)

Türkçe’yi iyi konuşmak meziyet oluyor; ancak aralarında hep Kürtçe konuşuyorlar. Ana dillerini konuşmayı tercih ediyorlar. Bu bence siyasi bir tercih. Yoksa, Türkçe bilmediklerinden değil.

Sadece bir defa, Cehennem Deresi’nde, Turizm ve Otelcilik’ten terk Hüseyin bir arkadaşına Türkçe seslenmişti; “Şutiğini niye bağlamıyorsun?” diye… Belki birkaç kelime daha, hepsi o kadar.

Türkçe’yi iyi konuşmak bir meziyet, ama konuşmamak da öyle!

Güneydoğu’nun kentlerinde kimse bana “Kürtçe bilmiyor musun?” diye sormadı. Bir Türk’ten Kürtçe öğrenmesini bekleyen yoktu ki… Alışılmış durum, ana dili Kürtçe olan insanların Türkler’le iletişim kurabilmek için Türkçe öğrenmeleriydi, tersi değil… Ama Gabar’daki grupla daha ilk karşılaşmamızda kadınlardan birkaçı bizi getiren Munzur’a Kürtçe sordular, “Bunlar Kürtçe biliyor mu?” diye…

Bagok’ta da benzer bir soruyla karşılaşmıştık, şaka yollu olsa da… “Kürtçe bilmiyoruz,” dediğimizde, “Aa! Niye bilmiyorsunuz? Öğrensenize!” demişlerdi.

Bir Türk’ün Kürtçe öğrenmesi, Diyarbakır’da akla dahi getirilmezken, dağdakiler pekâlâ bunu düşünebiliyorlar.

Türkçe’yi küçümseyenlere de rastladım.

Hacı, dağda karşılaştığım Suriyeli Kürtler’den biriydi. Otuzlarında, sağlam yapılı, şen bir adam. Gabar’da takım komutanı. Karker’in yanından pek ayrılmadığı için daha ilk günden konuşma imkânımız oldu. Hacı, Türkçe öğrenmeye merak salmış ama olmamış… Dağdaki o kadar işin arasına bir de Türkçe’yi sıkıştıramamış… Gelgelelim, derdini yarım yamalak anlatacak kadar kapmış Türkçe’yi…

Ona göre Türkçe, Arapça, Farsça ve Kürtçe’nin karışımından oluşan bir dilmiş. Biraz öğrenince bu sonuca varmış…

Diğer taraftan iş yazıya geldi mi, bunu Türkçe yapıyorlar. Örgüt içi yazışmalar Türkçe… Türkiye Kürtleri’nin Kürtçe yazmayı öğrenmemiş olmasından doğan bir zorunluluk…

(…)”

Dağdakiler, Bagok’tan Gabar’a 26 Gün, Kadri Gürsel, Metis Yayınları, Siyahbeyaz dizisi, İkinci Basım, Temmmuz 1996, İstanbul. Sf. 94-95.





“İnsan nasıl ayrılır toprağından? Niye? Nereye? Yoksa şu eski şarkının söylediği gibi mi gerçekten? Ve unutma sakın, artık vakti gelince ayrılığın / rüzgarla uzaklara sürüklenir bakışların…”

Theo Angelopoulos’un 1991 tarihli “Leyleğin Geciken Adımı” filmi Ege sularında birbirine kenetlenmiş mülteci cesetlerinin etrafını çevreleyen tekneler ve üstünde turlayan helikopterlerle açılır. Mülteciler, sığınma talepleri reddedilince, eve geri gönderilmektense ölmeyi yeğlemişlerdir.

Geri dönmektense ölmeyi seçip, kendilerini bindirildikleri şilebin güvertesinden denize bırakan sığınmacılardan etkilenen anlatıcı sorar: “İnsan nasıl ayrılır toprağından? Niye? Nereye? Yoksa şu eski şarkının söylediği gibi mi gerçekten? Ve unutma sakın, artık vakti gelince ayrılığın / rüzgarla uzaklara sürüklenir bakışların…”

Aşağıda büyük usta Theo Angelopoulos’un bu filminden ayrılık vakti gelince bakışları uzaklara sürüklenen Kürt, Arnavut ve Acem göçmenlerin hikayesinin anlatıldığı kısa bir bölüm bulacaksınız…

Zamanın Tozuna bulanmış ölümsüz usta Theo Angelopoulos‘un anısına….



Mazahua Kadın
Demetrio Espinoza Jiménez

Ne yapıyorsun Meksiko’da
Mazahua kadın,
ne arıyorsun burada?

Yoksa hatırlamıyor musun artık
doğduğunu gören toprağı,
belki unuttun artık
küçükken
yürüdüğün o patikayı,
belki unuttun artık su kuyusunu,
belki unuttun artık o dağları.

Neden evine dönmüyorsun,
artık niye gelmiyorsun?

Su kuyusu seni bekliyor,
yıldızlar seni bekliyor,
hava seni bekliyor,
mısır tarlası seni bekliyor.

Neden dönmüyorsun evine,
neden gelmiyorsun artık?

Seni bekliyor değirmen,
köpeğiniz seni bekliyor,
sürüler seni bekliyor,
çayırlar seni bekliyor.

Mazahua kadın: Evine dön.

Demetrio Espinoza Jiménez, Meksika’da ilkokul öğretmeni. El viento negó ayudar (Rüzgar yardım etmek istemedi) isimli bir şiir kitabı var. Aynı zamanda Mazahua dili üzerine çalışmalar yapıyor; Mazahua Gramatiği başlıklı bir kitabın ortak yazarlarından.



Öyle Yukarıdan Değil

Arada sırada ve uzaklarda,
kendi mezarında bir banyo yapmak gerek.

Şüphesiz, her şey çok iyi,
her şey çok kötü, şüphesiz.

Yolcular gelip geçiyor,
büyüyor çocuklar ve sokaklar,
sonunda alıyoruz dükkanda
tek başına ağlayan o gitarı.

Her şey çok iyi, her şey çok kötü.

Bardaklar doluyor ve tekrar
boşalıyor, doğal olarak
ve bazen tan vaktinde
ölüyorlar sırra kadem basarak.

Bardaklar ve içenler.

O kadar büyüdük ki artık
selam vermiyoruz komşumuza
ve öyle çok kadın seviyor ki bizi
anlamıyoruz bile nasıl olduğunu.

Ne güzel elbiselerimiz var!
Ne önemli düşüncelerimiz!

Portakal rengi olduğuna inanan
sarı bir adam tanıdım
ve bir siyahi, sarışın giysiler içinde.

Öyle şeyler, öyle şeyler görülüyor ki.

Kusursuz beyefendilerin şölen
verdiği hırsızlar gördüm,
İngilizce oluyordu tüm bunlar.
Ve onurlular, açlar gördüm,
çöplüklerde ekmek ararlar.

Kimsenin inanmadığını biliyorum bana.
Kendi gözlerimle gördüm bunları ama.

Kendi mezarında bir banyo yapmak gerek
arada, ve o kapanmış topraktan,
aşağıdan bakmak şu gurura.

O zaman öğrenilir tartmak.
Konuşmak öğrenilir, var olmak.
Belki bu kadar çılgın olmayız o zaman,
bu kadar ihtiyatlı olmayız belki.
Ölmeyi öğreniriz.
Çamur olmayı, gözleri olmamayı.
Unutulmuş bir isim olmayı.

Bazı büyük şairler var,
kapılardan geçmezler,
ve bazı işadamları,
yokluğu hatırlamazlar.
Kadınlar var
gözü soğandan yaşarmamış,
daha neler var, neler,
böyleler ama böyle olmayacaklar.

İsterseniz inanmayın bana.

Sadece bir şey öğretmek istedim size.

Hayat profesörüyüm ben,
serseri öğrencisi ölümün
ve bildiklerim eğer, işinize yaramıyorsa,
hiçbir şey demedim size; her şeyden başka.


―Artık kimse yaşamıyor evde ―diyorsun bana―; herkes gitti. Salon, yatak odası, hol, insansız yatıyorlar. Artık kimse kalmadı, çünkü herkes bırakıp gitti.

Ben sana: Birisi gittiği zaman birisi kalır, diyorum. Bir insanın geçtiği nokta artık yalnız değildir. İnsansız olan tek nokta, henüz hiç bir insanın geçmediği yerdir. Yeni evler eskilerden daha ölüdür. Çünkü taştandır duvarları ya da fayanstan, ama insandan değil. Bir ev yapımı bittiğinde gelmez dünyaya, içinde birileri yaşamaya başlayınca katılır hayata. Evler de tıpkı mezarlar gibi sadece insanlarla yaşarlar. Bir evle bir mezar arasındaki katlanılmaz benzerlik bundandır. Ancak ev insan yaşamından beslenirken, mezar insan ölümünden beslenir. Bu yüzden ikincisi uzanmışken, birincisi ayaktadır.

Gerçekte herkes evden ayrıldı, ama aslında herkes evde kaldı. Kalan onların anıları değil elbet; kendileri. Ve pek tabii ki evde kalmıyorlar artık, ama evde süregidiyorlar. İşler ve eylemler evden giderler; trenle, uçakla, atla, yürüyerek ya da sürünerek. Evde süregiden şey, eylemi işleyen organdır; failin döngüsel eylemlilik halidir. Adımlar gitti, öpüşler, özürler, suçlar. Evde süregiden ayaktır, dudaklar, gözler, yürek. Olumlamalar ve olumsuzlamalar, iyi ve kötü çekip gittiler. Evde kalan şey eylemin öznesidir.

César Vallejo’nun 1923-1938 yılları arasında  kaleme aldığı ama yayınlamadığı şiirleri ölümünden sonra 1939’da Poemas Póstumos başlığı altında yayınlandı. Bu şiirlerinden “No vive ya nadie..” isimli şiirini okudunuz.


Öykü, kendine has karakterini anlaşılır hale getirmek için, çoğunlukla çok daha popüler olan ve hakkında pek çok yerleşik tanım yapılan romanla karşılaştırılır. Mesela romanın kağıt üzerinde geliştiği, bu nedenle de romanda ele alınan malzemeden başka bir sınır tanımaksızın okuma zamanı içinde dilediğince geliştiğine vurgu yapılır; oysa öyküde, öykünün sınır çizgileridir hareket noktası, ilk olarak fiziksel bir kısıtlılıktır söz konusu olan, öyle ki Fransa’da bir öykü yirmi sayfayı geçerse artık adı novella olur; öyküyle adamakıllı tanımlanmış roman arasında bir türe dönüşür.

Bu anlamda, roman ve öykü örnekleme olarak sinema ve fotoğrafla karşılaştırılmaya uygundurlar, bir film öncelikle roman tarzında ‘açık bir sıralama’ iken, bir fotoğraf önceden tasarlanmış tutumlu bir sınırlamayı gerektirir; bu kısmen kameranın kapsadığı kısıtlı alan yüzünden böyledir, kısmen de fotoğrafçının bu kısıtlılığı estetik olarak kullanma biçiminden.

Bilmiyorum profesyonel bir fotoğrafçının kendi sanatından bahsedişine hiç tanık oldunuz mu; kendilerini pek çok açıdan bir öykücü gibi ifade etmeleri beni her zaman şaşırtmıştır. Cartier-Bresson ya da Brasai kalitesindeki fotoğrafçılar sanatlarını aleni bir paradoks olarak tanımlarlar: Gerçeğin içinden bir fragmanı kesmek, onu belli sınırlara hapsetmek ama bunu öyle bir şekilde yapmak ki, bu kesilen parça kanat kanat açılarak çok daha geniş bir gerçekliğe nüfuz eden bir patlamaya dönüşsün, kameranın kapsadığı alanı ruhsal olarak aşan dinamik bir bakış açısı olarak hareket etsin.

Sinemada da, tıpkı romandaki gibi, çok geniş ve çok biçimli bir gerçekliğin elde edilmesi, eseri doruk noktasına götüren bir sentezi dışlamadan süreç içinde bir araya getirilen dağınık bileşenlerin gelişimi aracılığıyla başarılırken, kaliteli bir fotoğrafta ya da öyküde tam tersi bir yol izlenir; yani fotoğrafçı ya da öykücü anlamlı bir olay ya da görünüm seçmek ve onunla yetinmek zorundadır, ancak bunlar sadece kendi içlerinde bir değeri olan görünümler değil, seyirci ya da okuyucuda zekayı ve duyarlılığı fotoğraf yahut öyküdeki yazınsal içeriğin ya da görsel anekdotun çok daha ötesine taşıyan bir tür zihinsel açılıma ya da mayalanmaya  neden olabilecek nitelikte olaylar ve görünümler olmalıdır.

Boksu çok seven Arjantinli bir yazar, bir keresinde bana şöyle demişti: Etkileyici bir metin ve okur arasında yaşanan bu mücadeleyi roman hep sayıyla kazanır, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerekir.

Julio Cortazar’ın 1970 yılında Casa de las Americas dergisinin 10. yıl sayısı için kaleme aldığı “Algunos aspectos del cuento” isimli yazısından bir bölüm.

Capricho Vasco – Pablo de Sarasate

Bu kitaba verdiğim kaba ada bakıp da aldanma, Nathanaël; ona Ménalque de diyebilirdim, ama senin gibi Ménalque de hiçbir zaman var olmadı. Bu kitabın bürünebileceği biricik ad kendi adımdı; ama o zaman da imzalamayı nasıl göze alabilirdim?

Utanmadan, hiçbir yapmacığa kaçmadan kendimi koydum bu kitaba; bazan da hiç görmediğim ülkelerden, duymadığım kokulardan, hiç yapmadığım işlerden –ya da senden, daha hiç karşılaşmadığım Nathanaël’im- sözedersem, iki yüzlülükten değildir bu, ve bunların yalanlığı, gerçek adını bilmediğim için sana verdiğim bu adın, beni okuyacak olan Nathanaël adının yalanlığını geçmez.

Neyse, beni okuduğun zaman, bu kitabı at – ve çık. Kitabım çıkmak arzusu versin isterdim sana, nereden olursa olsun çıkmak, – şehrinden, ailenden, odandan, düşüncenden. Yanına alma kitabımı. Ménalque olsam, seni götürmek için sağ elinden tutardım, sol elin bunu bilmezdi, sonra, şehirlerden uzaklaşır uzaklaşmaz bırakırdım bu sıktığım eli, sonra sana: beni unut, derdim.

Kitabım kendisinden çok kendi kendinle ilgilenmeyi öğretsin sana – sonra kendi kendinden çok herşeyle ilgilenmeyi.

(…)

(…)

Bütün kafa yorgunluğun, ey Nathanaël, zenginliklerinin çeşitliliğinden geliyor. Hepsinin içinden en çok hangisini istediğini bile bilmiyorsun ve biricik zenginliğin hayat olduğunu anlamıyorsun. Hayatın en ufak ânı bile güçlüdür ölümden, onu yadsır. Ölüm, herşeyin hiç durmadan yenilenmesi için başka hayatların sağlanmasından başka bir şey değildir; bunu hiçbir hayat şekli, düşünmesine yetecek zamandan fazla tutmasın diye. Sesinin çınladığı âna ne mutlu. Geri kalan zamanda hep dinle; ama bir de konuşmaya başladın mı dinleme artık.

Nathanaël, içindeki bütün kitapları yakmalısın.

(…)

Dünya Nimetleri, André Gide, Çeviren Tahsin Yücel, Varlık Yayınevi, İstanbul, Şubat 1959, sf. 4 (Önsöz) ve sf. 15. (Boldlar bana ait.)


Henüz form kelimesinin yerine biçim demeğe dilimiz varmıyordu. Akademide resme yeni başlayanlara formu uzun uzadıya anlatmak gerekiyordu. Bugün rahat rahat biçim diye kullandığımız form kelimesi bundan on beş sene önce her Allahın günü dilimizden düşmeyen kelimelerin başında gelirdi.

Dünyanın her tarafında olduğu gibi biz de resme desen çizmekle başlıyor, desen dünyasına da biçim kelimesiyle giriyorduk. İlk zamanlar desenin ne demek olduğunu kısaca bir tarifin içine sığdırmağa dilim varmadı. Ama aradan iki, üç sene geçtikten sonra ufak tefek, kullanışlı bir tarif kendini zorla kabul ettirdi. Şöyle ki:

«En ufak bir renk tasası gütmeden yapılan resimlere desen derler» tarifin hemen arkasından bir soru geliyordu:

― Resimden renk tasası kalkarsa geriye ne kalır?

Cevap: Biçim.

Peki bu biçim dediğimiz ne biçim bir şeydir?

― Düpedüz biçimler, kabaran biçimler, çöken biçimler. Boşlukta dört yanı, dört yamacı bulunan biçimler. Parçalarının boyları arasında kesin farklar bulunan biçimler, güzel ölçülere bürünmüş biçimler, biteviye biçimler. Duran, kımıldayan, gözü doyuran, gözü yoran biçimlerde biçimler…

Bendeniz öğretmenliğin hiç de kolay bir meslek olmadığını biçim konusunu incelerken belledim. Hiç unutmam gene böyle bir desen tarifinden sonra biçim konusuna dayanmış birkaç ders üst üste biçimin çeşitlerini ve özelliklerini birbiri arkasından sayıp dökmüştük. Sonuncu derse bir parça daha tuz biber katabilmek için de aklıma şöyle bir şey gelmişti:

― Renkler ışıkla başlar, ışıkla biter, halbuki biçimlerin hepsi ışıkla başlayıp ışıkla bitmez. İyi bir heykeltraş karanlıkta el yordamıyle bir heykelin iyi veya kötü olduğunu anlayabilir. Renkler karanlıkta erirler ama biçimler olduğu gibi kalırlar. O kadar kalırlar ki karanlıkta çarparsanız, alimallah kafanızı bile kırarlar.

Fidyas çıraklarını şöyle seçermiş: Yüzlerce heykel meraklısına kendi başlarını ezbere yaptırtırmış. Başlar bittikten sonra en iyilerini seçer, bunları zifiri karanlık bir odaya kapar herkesin el yordamıyla kendi kellesini bulmasını emredermiş. Bu sınavda yanılmayanları yani kellesi yerine bir başkasını getirmeyenleri alıkormuş.

(…)

Bedri Rahmi’nin “Öğrenmek mi zor, Öğretmek mi?” isimli yazısının giriş bölümü. Delifişek, Bedri Rahmi Eyüboğlu, bilgi yayınevi, Temmuz 1975, Ankara, sf. 278.279. (Boldlar bana ait.)



IV – 25


Birlikte onca şeyi sevdik,

ayrı iken sevmesi müşkül.

Şimdi birden uzaklaşıvermiş gibiler,

ya da aşk, gökkubbenin eteklerine

tırmanan bir karıncaya benziyor artık.


Birlikte ne uçurumlar aşmıştık,

şimdi sensiz, sonsuz düzlükler gibiler;

bir kayıp düşler ülkesine benziyorlar,

gevşemiş bir gerginliğe,

olmayan bedenlerimizin yolunu gözlemeye.


Birlikte onca hiçi kaybettik,

alışkanlıklarda direttik, hep aynı yere geldik,

şimdi elimizde kalan yine koca bir hiçlik.

Zaman karşızamana dönüştü,

çünkü onu dert etmiyoruz artık.


Birlikte onca şeyi sustuk, onca şeyi konuştuk,

konuşması da, susması da birer ihanettiler,

mesnetsiz birer tespittiler,

birbirlerini ikame edebilirdiler.


Heryerde onu aradık,

heryerde onu bulduk,

heryerde onu bıraktık.


Ne yazık, hiç zamanımız olmadı

göz göze gelmeye o meşum ölümle,

sonuçta, onu da yine orada bırakacaktık.


%d blogcu bunu beğendi: