80’lerde Lubunya Olmak

Şubat 29, 2012

Pedofili: “Ben 9 yaşındaydım, ben de arzu ettim, zorla bir şey olmadı”

Ensest: “İlk cinsel deneyimim, öz mü öz amcam tarafından oldu.”

Tecavüz: “[Taksim Meydanı’nda, Darbenin ilk günlerinde, iri yarı bir asker vardı] Tuttuğunu oradan geçerken hemen Taksim Parkı’na götürüp cinsel ilişkiye zorluyordu ve ne zaman görsek yapıyordu bunu.”

İşkence: “Yüz kişinin içinde seni soyunduruyorlar, bir de copla haya yerine vuruyorlar: “Bu ne lan!” diye. “Altın erkek, üstün kadın!” diye”

Baskı: “Kapıyı kırıp geldiler. İkimizi de aldılar.  Dedim ki, ‘benim yaşadığım insan’. Dediler ki, ‘böyle bir şey olamaz’.”

Ve Hayaller..: “Sadece hayalimde bir erkek vardı, o erkekle bir evim olacaktı ve onunla birlikte yaşayacaktım.”

Ve Gerçekler…: “Ben bunun böyle çetrefilli zor bir yolculuk olacağını tahmin etmedim.”

80’lerde Lubunya Olmak kitabında en genci bugün 50 yaşında olan dokuz  Transeksüel ve Travesti birey bize bu ülkede Lubunya olmanın genel ve özel tarihini anlatıyorlar. Her birinin hikayesi farklı, her birinin hikayesi benzeş.

Çoğu çocuk denecek yaşta bir ‘leke’ gibi terk ediyorlar evlerini. Aileler göz yumuyorlar buna, yardımcı oluyorlar: “En iyisi buralardan git” oluyor çocuklarının cinsel kimliklerini fark ettiklerinde buldukları çözüm.

Hikayelerin çoğu şiddetle örülü. Evden çocuk yaşta göz göre göre gönderildiklerinde sokaklarda karşılaştıkları şiddetten evvel, evde de yoğun bir şiddet görüyorlar ‘bu sevdadan’ vazgeçmeleri için. Ve çoğu zaman da ‘o evde’ bir daha hiç affedilmiyorlar.

Ve ensestin, pedofilinin, tecavüzün, tacizin, işkencenin sıradan şeyler olarak kabul ettirilmeye çalışıldığı fark ediliyor. Sanki birey eşcinsel olunca bütün bunlar normal şeylermiş gibi.

Kitapta bizimle deneyimlerini paylaşan bu dokuz TT birey bize kendi hikayelerini anlatıyorlar ama bir yandan da bize bizim hikayemizi anlatıyorlar. Lubunya oldukları için “ahlaksız” addedilen bu insanlar, Lubunya olmadıkları için “ahlaklı” varsayılan hastalıklı toplumumuzu hikaye ediyorlar bize.

Ve parklarda, üçüncü sınıf otellerde, randevuevlerinde, gece kulüplerinde, Pürtelaş’ta, Bayram Sokak’ta, Dolapdere’de, sokaklarda, karakollarda, kışlalarda yaşamak için direnen, hayata delicesine tutunan ve çoğu zaman birbirlerinden başka sarılacak kimsesi olmayan Lubunya bireylerin gözünden bu ülkenin korkunç bir döneminin korkunç hikayesini anlatıyorlar.

Özellikle 12 Eylül öncesi ve sonrası TT bireylere reva görülen uygulamalara odaklanan bu söyleşilerde yer yer membaını kitaplardan değil, zorlu deneyimlerden alan çok sağlam, çok radikal tespitlerle karşılaşacaksınız.

Sizin baktığınız yerden pek karmaşık gibi görünen meselelerin tek cümlelik ‘insanca, pek insanca’ özetlerini bulacaksınız.  Geçmişin derin kuyularına inen tanıkların hayallere ve gerçeklere bulanmış, yer yer kopuk anlatılarında birbirinden ilginç ve etkileyici edebi anlatı örnekleriyle karşılaşacaksınız.

Acıdan altını çizerek bahsetmiyorum. Kitapta kesif bir acı var, insanın canını yakan bölümler var, okuyanlar yaşayacaklar.

Ben bu kısa girizgahı kitapta beni gülümseten tek cümleyle; deneyimlerini paylaşan tanıkların en yaşlısı, bugün 68 yaşında olan Deniz Abla’nın 1960’ların Ankara Otogarı’nda bavulunu unuttuğu otobüsü plakasını not aldığı için nasıl bulduğunu anlatırken sarf ettiği şu cümleyle bitirmek istiyorum: “Okumak, okumak, okumak! Tahsil, tahsil, tahsil!”

Bu kitabı okuyun, okuyun, okuyun! Ve anlatmaktan çekinmeyin. Anlatın, anlatın, anlatın! İnsanların ne kadar kalabalık olduklarını fark etmesinin başka yolu yok…

Siyah Pembe Üçgen İzmir tarafından Global Diyalog Vakfı desteğiyle büyük emekler verilerek kolektif bir biçimde hazırlanan bu kitaba benim de küçük bir katkı sunma şansım oldu. Kitap mevzuat gereği satışa sunulamıyor. Kitabı edinmek isteyenler Siyah Pembe Üçgen İzmir’le irtibata geçebilirler. Kitabın tamamını pdf formatında şuradan edinebilirsiniz. Ben aşağıda kitaptaki söyleşilerden bazı bölümler sunuyorum:

Demet (51 yaşında):

“Havada böyle bir sonbahar sıkıntısı vardı, sanki her şeyin bir mânâsı vardı. Hava İstanbul’da o kadar kapalı oldu ki, zaten 4 gün sokağa çıkma yasağı oldu. 12 Eylül’de daha okullar açılmamıştı, sabah kalktık, hayda, “Darbe oldu” dediler, “Aa ne darbesi” dedik, “çıkmıyorsunuz dışarıya” dediler. Biz o zaman sitede oturuyoruz, gökdelende. 15 katlı, dört tane bina vardı bizim o sitenin içinde. Hava resmen insanların acısını yansıtıyordu, böyle kasvetli. Eylül’de biraz böyle kapalı olur sonra düzelirdi hava İstanbul’da. O süreçte uzun bir müddet hava hep kara bulutlu kaldı; insanın içini acıtan bir hava vardı, sanki o şiddete maruz kalacak insanların yasını tutar gibi, bir ironisi vardı havanın.”

Ahu (52):

“80 İhtilali’ne kadar Ankara’daydım. Evdeydik. Benim laçom vardı. Yatıyorduk. Arkadaşım geldi, kapıyı çaldı: Kalk, dedi. N’oldu, dedim. İhtilal oldu, dedi. Ben dedim, ihtilal ne demek? N’oldu, ihtilal ne, bilmiyorum çünkü… Bana dedi ki, kocana sor. Kocam da makine mühendisiydi, Sümerbank’ta çalışıyordu. Ben 20 yaşındaydım, o da 23-24… İhtilal olmuş, dedim ben. Okumuş kültürlü bir insandı. O bana izah etti. “Askeriye el koydu” dedi, “sokağa çıkma yasağı var.” Ben de, tamam, dedim o zaman.”

 Özlem (50):

“80 Darbesi’ni hatırlamaz mıyım? Bir eve gitmiştik. Ben ve arkadaşım bir eve gitmiştik. Koliye. Dışarı çıkmak yasak, dediler. Mecbur kaldık sabaha kadar o evde. Zeytinburnu’ndaydı, hiç unutmam.  Sabah bir dışarı çıktık, her yer asker… Asker polisten daha iyi davranıyordu. Mesela Dolapdere’de bizi aldılar, sıraya geçirdiler. Hepimize dayak attılar. Sırada kaç kişi varsa, herkes yanındakine tokat atacak. En samimi arkadaşın bile olsa mecbursun vurmaya…”

Deniz (68):

“Eve gitsem bir türlü, gitmesem bi türlü. Ne olursa olsun dedim, gideyim. “Gittim, niye geldin?” dediler bu sefer. “Uslu duracaksan, rahat duracaksan, bir şeyler yapmayacaksan… Otur.” dediler. Saçlarımı uzatmışım. Korkudan damda yattım. Dam da yüksek. Abime söylemişler geldi diye. Merdivenle dama çıktım. Abim nerede bulacak beni, o da bir merdiven bulmuş gece. Uykudayken saçlarımı makasla kesmiş. Sabah oldu gözümü açtım. Yastık saç dolu. O zaman çıldırdım, ağlıyorum, tuğlaları avluya atıyorum. Avlumuz Taksim Bahçesi gibi.”

Cansel (57):

“Bir gün beni de otostoptayken aldılar ve nezarete attılar. Üzerinden 2-3 saat geçti geçmedi, sorgu sual bittikten sonra ‘Hadi gidiyorsun, araba bulamazsın bu saatte, biz seni bırakalım’ dediler. Ben de bindim araca. Sonra bunlar benim gözlerimi ve ellerimi bağladılar, “Hani serbesttim” dedim bunlara, ‘Dur,’ dediler ‘şimdi bırakacağız seni, bir teftiş var, oraya götürüyoruz’. Ay korktum, aklıma birini öldürdükleri ve suçu benim üzerime yıkmak istedikleri ihtimali geldi. Beni götürdüler Eski İzmir’in dağlarına, öyle bir yere geldik ki kurtlar köpekler uluyor. Gözlerimi açtılar, aldılar copları, beni dövmeye başladılar. ‘Utanmıyor musun? Sen bu işi bir daha yapacak mısın? Bir daha yaparsan seni geberteceğiz, öldüreceğiz.’”

 N.K. (60):

“On iki kişiydik galiba, bizi bir trene bindirdiler Haydarpaşa’dan. Kış, kar yağıyor. Bolu Dağı’na doğru iki dağın arası bir vadide bizi trenden indirdiler. Kışın kar yağıyor ve gece. Kar ışığında yolumuzu bularak ana caddeye çıktık. Bizi dağda ölüme terk ettiler. Öyle olaylar da yaşadık.”

Filiz (54):

“Darbe sabahı Beyoğlu’nda askerlerin yürüme sesine uyandım. Sokağa inicez, makyajımı falan yaptık. Ev basıldı. Bizi askeriye orduevine götürdüler. Karakola teslim etmediler. Hastanemiz vardı bizim: Cancan. Bizi Cancan’a yolladılar. Ordan da çıktık Ahlak’a geldik. Ahlak’ta saçlar kesildi. Sirkeci’de… Seni çuvalın içine koyuyorlar Ahlak’ta. Kediler de var. Kediler seni parçalıyor çuvalın içinde. Beni bıraktılar öğleden sonra saat üç dört gibi… Ben Sultanahmet’e gittim. Bir esnaf dedi ki: Senin bu halin ney?, dedi. Suratım paramparça. Elbiselerim yırtılmış. Her tarafım delik deşik olmuştu…”

Bennu (50):

“O yıllar benim dehşetle hatırladığım zamanlar. Çok kötü zamanlardı. Polis falan… Kötüydü yani. Sizin kimliğiniz, kişiliğiniz, içiniz, dışınız değil yani tamamen var olmanız onlar için kötü bir şeydi. Senin insanlığın, düşüncen, ailende üzülenler, acı çekenler olması, birilerinin bişeyi olman ilgilendirmiyor onları yani. Bu toplumda olmamalısınız.”

Belgin (60):

“O 80’li yıllar içerisinde çalışma alanlarımız gündüze döndü, ondan sonracığıma, gündüz müşteri edinmeye başladık. İşte kelle koltukta, kimimiz Belgrad Ormanları’na gidip çalışıyorduk, kimimiz karşılara gidip çalışıyorduk, yani kelle koltukta hayatı devam ettirmek zorundaydık: Çünkü ev sahibi darbeden anlamaz, elektrik darbeden anlamaz, ekmek, su darbeden anlamaz, ondan sonracığıma, diğer giderlerin, kuaför darbe oldu anlamaz, bunların hepsi parayla dönen şeyler, bakkalına, kasabına, kirana, ekmeğine, kıyafetine, aa bugün darbe oldu beni idare edin, diyemezsin: Yapacağın tek bir şey vardır; bugün de olduğu gibi, seks işçiliği yapmak zorundasın.”

80’lerde Lubunya Olmak, Siyah Pembe Üçgen Tarih Dizisi, 240 sf, Şubat 2012, İzmir




“Sinikler bu mesleği yapamaz” diyordu gazeteciliğin sembol isimlerinden Ryszard Kapuscinski. Kasım 1999’da İtalya’da düzenlenen Gazetecilik Kongresi’nde sarf ettiği bu cümle, daha sonra o kongrede yaptığı söyleşilerin toplandığı kitabın da adı oldu.

O söyleşide sözlerine şöyle devam ediyordu Kapuscinski “İyi ayırt etmek lazım: Bir yanda şüpheci, gerçekçi, temkinli olmak vardır. Bunlar kesinlikle gereklidir, bunlar olmadan gazetecilik yapılamaz. Bir yanda da, bunlardan çok farklı olarak, sinik olmak vardır, bu gazetecilik mesleğiyle bağdaşmayan bir tutumdur. Sinizm insanca olmayan bir tavırdır; bizi otomatik olarak mesleğimizden uzaklaştırır.”

Geçtiğimiz Pazar günü Radikal’de yayınlanan Chomsky söyleşinin 10 gün önce The Armenian Weekly’deki söyleşinin gazetenin kendisine göre “biçilmiş” versiyonu olduğunu görünce ben de durumu fark eden pek çok kişi gibi bir “yuh” çektim, sonra bunu mutlaka birileri yazar diye düşündüm. Ama kimse yazmadı.

Sinizm mevzusu ve Kapuscinski’nin sözleri de o zaman düştü aklıma zaten. Gazetecilikle ilgisiz de olsa “Sinik miyim acaba ben” diye düşündüm “Kötü niyetli miyim?” Çünkü hemen Radikal’in günler önce okuduğumuz söyleşiyi kafasına göre kırpıp kendi söyleşisiymiş gibi sunduğunu düşünmüştüm. Sonra kimse yazmayınca Kapuscinski’nin o sözlerini hatırlayıp kendimden şüphe ettim. Ama yoksa “şüpheci, gerçekçi, temkinli olmak mı” diye de sordum kendime.

Bir hafta oldu, birlikte tekrar hatırlayalım:

Radikal’in geçtiğimiz Pazar (19.02.2012) günkü nüshasındaki Chomsky söyleşisi baş sayfadan  “Türkiye’deki Gazeteciler Cesur” başlığıyla verilmiş, Chomsky’nin fotoğrafı altına da “Noam Chomsky’yle Türkiye’deki basın özgürlüğünü konuştuk” yazılmıştı.

İçerideyse başlıkta yine “Türkiye’de gazeteciler fazla cesur” yazıyor ve söyleşinin sonunda da “alternativeradio.org direktörü David Barsamian’ın söyleşiyi Radikal için kaleme aldığı” belirtiliyordu.

Oysa yıllardır Noam Chomsky’yle rutin sohbetler yapıp bunları kitaplaştıran David Barsamian’ın Radikal için de özel söyleşiler yaptığını ilk kez duyuyorduk. Ve üstelik Barsamian’ın Chomsky ile tam bir ay önce 20 Ocak 2012’de Cambridge’te gerçekleştirdiği söz konusu söyleşi, Radikal’de yayınlanmadan 10 gün önce 9 Şubat 2012 tarihinde Armenian Weekly’de yayınlanmıştı.

Beş gün sonra da, 14 Şubat 2012’de de Türkiyeli okurları bu tür kayda değer haberlerden mahrum bırakmamak için emek veren çeviri blogu Gerçeğin Günlüğü tarafından Türkçeye çevrilip ilgilenenlerin dikkatine sunulmuştu.

Dahası, Radikal’de yayınlanan söyleşinin orijinali bu kadar değildi, çok daha uzundu. Bazı bölümler yayınlanmamıştı ama Radikal bunu “belirtmeyi” unutmuştu.

Söyleşinin yayınlamak için tercih edilen bölümlerinin yalnızca mevcut iktidarın hoşuna gidecek kısımlardan olması gazetenin durduğu yeri gösterir. Lakin bu bölümlerden bile bazı cümleler seçilip atılmış, bazı söylemler değiştirilmişti.

Mesela Radikal’in çevirdiği gibi “Türk devleti Kürt nüfusa karşı büyük bir terör savaşı yürütüyordu” değil, “Türk devleti Kürt nüfusa karşı büyük bir terörist savaş yürütüyordu” diyordu Chomsky.

Yine  “binlerce köy ve kasaba imha edildi” de demiyordu: Çünkü köyler kasabalar “yıkılırlar”, “yok edilirler”, “tarumar edilirler” ama “imha edilmezler”.

Üstelik gazetedeki versiyonunda olduğu gibi burada bitmiyordu Chomsky’nin konu hakkında söyledikleri, devam ediyordu söyleşinin orijinalinde: “Ve muhtemelen milyonlarca göçmen, işkence ve aklınıza gelebilecek her türlü vahşet” diye sürdürüyordu sözlerini.

Dikkatle taranırsa, bu haberde gazeteciliğin en bilindik kusurlarının pek çoğu için bir örnek bulmak mümkün: Bayat haber (söyleşi bir aylık), yalan haber (Chomsky ile konuştuk, bizim için konuştu), dezenformasyon (söyleşinin tamamının bu olmadığını söylenmiyor), manipülasyon (söyleşinin münasip görülen kısımları yayınlanıyor), örtmece (“yıkıldı” yerine “imha edildi” deniyor)…

Bu işleri bilen bazı arkadaşlarım şöyle açıklıyorlar durumu: “Radikal muhtemelen söyleşiyi satın almıştır. Kapaktan “Chomsky ile konuştuk” demek bildiğin reklam stratejisi. Bu tür uzun yazıların ve söyleşilerin kısaltılması sıklıkla görülür, editoryal bir meseledir. Hem belki de Barsamian kısaltıp göndermiştir. Çeviride bir tahrifat olup olmadığını anlamak için Barsamian’ın gönderdiği metni de görmek lazım, The Armeninian Weekly’dekiyle aynı söyleşi olduğunu varsayarak eleştiremeyiz.”

Bilmiyorum, ben bu işleri bilen biri değilim, belki de öyledir, öyle ise Radikal bir açıklama yapar ve hepimizi aydınlatır. Biz de sinik olmanın tanımını kafamızda daha bir netleştirir, sinizme düşmemek için daha çok çaba harcarız.

Zaten bu yazı bir parça da sinizmin, paradoksal olarak, en göze batan belirtilerinden “kayıtsızlık”a düşmemek için kaleme alındı. Çünkü sinizm, önemli ölçüde, şaşırmaktan ve öfkelenmekten feragat edip kayıtsızlığa teslim olmaktır.

Ve yine çünkü görünen o ki, gazeteci olalım ya da olmayalım, üstad Kapuscinski’nin dediği gibi “insanlıkdışı bir tavır olan sinizm”den uzak durmak bizim için de hayati. Ve yine, gazeteci olalım ya da olmayalım, bu zor zamanlarda hepimizin “gerçekçi, şüpheci ve temkinli” olması alabildiğine elzem.

Yoksa nasıl açıklanır bu tepkisizlik, bunca aleni adaletsizliği böylesi insanlıkdışı bir sessizlikle karşılamak…

Barsamian Ve Chomsky MIT'te. Ocak 2012 Foto: Balaji Narasimhan

Herkesin Anadili Herkese

Şubat 21, 2012

“(…)

Coetzee’den, şu ana kadar (11 kitabını Katalancaya çevirerek) pek çok kez “alter ego”su olduğum bu yazardan, ileride bahsedeceğim. Şimdi bir iki kelimeyle nasıl çevirmen olduğumdan bahsetmek istiyorum: Yirmi yıldan fazla zamandır yapmakta olduğum, hayatımı bana sunduğu sefillikler ve güzellikler içinde geçirdiğim bu mesleğe nasıl vardığımdan. Biz kırklı ve altmışlı yıllar arasında doğan kuşak için Katalanca bir araç dildi, aramızda konuştuğumuz bir dildi ama bir kültür dili değildi. Franco döneminde okulda Katalanca konuşmak yasaktı ve bütün eğitimimiz, hem ilk hem orta öğretimde, İspanyolcaydı. Buna rağmen, Katalanca çoğumuz için doğal dildi, kimliğimizin en derinlerine nüfuz eden, ona biçim verendi: Eğer şairin sözleriyle söyleyecek olursak; düş gördüğümüz dildi.

(…)”

Katalan çevirmen Dolors Udina‘nın “La traducción literaria como creación” (Bir yaratı olarak edebi çeviri) isimli yazısından aldım yukarıdaki pasajı.

Bir dil elbette  okuyarak, yazarak, çevirerek, tartışarak gelişir. Ama bunların yapılamadığı zamanlarda yalnızca konuşmak da alevi canlı tutar. Konuşmanın da yasaklandığı zamanlarda hane içlerinde, kafa içlerinde yaşar anadil. İnsanoğlunun en gizli düşlerine ev kurar. Ve orada yaşadığını bilmek bile insana dayanma gücü verir. Bunu bilenler bilir. Anadil insanın ruhunu üfüler.

Tam da iktidar partisinin Kürtçenin bir “medeniyet dili” olmadığını söylediği günlerde geldi Dünya Anadili Günü. Bunu söyleyenler, bütün medeniyetlerin anayla evlat arasında ve anadilde tekrar tekrar doğup yeniden kurulduğunu bilmeyenlerdir. Eğer anadilde değilse; medeniyet, medeniyet değildir.

Muktedirler ne derse desin: Hayat anadilde kurulur. Sevda anadilde yaşanır. Ölüm anadilde gelir. Bunu bütün Kürtler bilir.

Herkesin anadili herkese! Hepinizin Dünya Anadili Günü Kutlu olsun!

Kossakovsky'nin son filmi 'Vivan Las Antipodas'tan bir görüntü. Filmin 'trailer'ını izlemek için fotoğrafa tıklayın.

İyi Bir Belgesel Çekmek İçin Dekalog


1) Eğer çekmeden yaşayabiliyorsan, çekme.

2) Bir şey söylemek istiyorsan -yalnızca söyle ya da yaz-. Yalnızca bir şey göstermek istiyorsan ya da insanların bir şeyi görmesini istiyorsan film çek. Bu yaklaşım, hem filmin kendisini hem de film içindeki her planı doğrudan etkiler.

3) Eğer söylemek istediğini filmi çekmeden önce zaten biliyorsan çekme. Bu şekilde ancak bir öğretmene benzersin. Dünyayı kurtarmaya kalkma. Dünyayı değiştirmeye de kalkma. En iyisi çektiğin filmin seni değiştirmesidir. Filmini çekerken dünyayı keşfet ama kendini de keşfet.

4) Nefret ettiğin bir şeyi çekme. Çok sevdiğin bir şeyi de çekme. Hissettiğin şey sevgi midir nefret midir emin olamıyorsan, onu çek. Şüphe duymak sanat yapmak için hayatidir. Aynı anda hem nefret ediyor hem de çok seviyorsan yine çek.

5) Beynine çekimlerden önce ve sonra epey ihtiyacın olacak. Çekim sırasında kullanma onu, yalnızca içgüdülerini ve sezgilerine kullan çekimlerde.

6) İnsanları bir eylemi ya da bir tiradı tekrar etmeye zorlama. Hayat tekrar edilemez ve öngörülemez olandır. Bekle, gözle, kendi filme çekme tarzınla o anı yakaladığını hisset. En iyi filmlerin tekrar edilemeyenler olduğunu unutma. En iyi filmlerin tekrar edilemez planları sayesinde öyle olduklarını da unutma. O en iyi planlarda hayatın tekrarı olmayan detaylarının tekrarı olmayan bir tarzla filme alındıklarını da unutma.

7) Planlar sinemanın temelidir. Sinemanın başlangıçta tek bir plan olarak bulunduğunu unutma –belgeselin, elbette, bir tarihi olmalı, daha doğrusu bu tarih tam da bu ilk ve tek planla başlamalı-. Her şeyden önce, çekeceğin planlar senin daha önce hiç tanımadığın yeni izlenimler yaratmalı izleyicilerde.

8) Hikaye önemlidir belgesel için, ama kavrayış çok daha önemlidir. İlk önce izleyicilerin senin planlarını gördüğünde ne hissedeceklerini düşün. O zaman çekeceğin filmin izleyicinin hissedeceği şeyi değiştirebilecek dramatik yapısı kendini göstermeye başlayacaktır.

9) Belgeselcilik, her estetik ögenin neredeyse her zaman etik bir yanının da bulunduğu ve her etik bakışın estetik olarak da kullanılabildiği tek sanattır. İnsan olmayı elden bırakmamaya çalış, özellikle de montajda. Aslında, belki de iyi insanlar belgesel yapmamalılar.

10) Benim kurallarımı boş ver. Kendi kurallarını bul. Her zaman senden başka hiç kimsenin çekemeyeceği bir şey vardır.


Aşağıda Rus belgeselci Viktor Kossakovsky’nin 1993 tarihli ilk uzun metrajlı belgeseli ‘Belovy’nin giriş sahnesini izleyebilirsiniz.  Film Rusya’nın içlerindeki sonsuz kırlarda doğdukları evde birlikte yaşayan (kadın ve erkek) iki kardeşin öyküsünü anlatıyor. Filmin tamamını İngilizce altyazılı olarak izlemek ya da indirmek isterseniz, tıklayınız.


“(…)

Yazmaya ilk başladığımda her şeyin yazar tarafından belirtilmesi gerektiğini düşünüyordum. Mesela tek başına “ay” demek kesinlikle yasaktı; yazar ona bir sıfat bulmalıydı, “ay” için malumu ilan eden bir niteleme bulmak lazımdı. ( Elbette basitleştirerek söylüyorum, çünkü pek çok kez tek başına “ay” yazdım, ama o zamanlar yaptığım şeyi anlatmak için bir tür sembol olarak kullanıyorum). Velhasıl, her şeyin tanımlanması gerektiğini ve cümlelerde alelade eylemlerin kullanılmaması gerektiğini düşünüyordum. Asla “Falan kes içeri girdi ve oturdu” denmemeliydi, çünkü çok basit ve kolaydı. Bunu söylemenin daha fantastik bir yolunu bulmak gerektiğini düşünüyordum. Ama şimdi fark ediyorum ki; tüm bu çabalar gerçekte, çoğunlukla, okuru rahatsız eden şeylerdir. Ve bunca zaman sonra, aslında tüm bu düşüncelerin kökeninde genç bir yazarın aptalca, aşikâr ya da sıradan bir şey söyleyeceğini fark etmesi ve akabinde bunu barok süslemelerle ya da XVII. yüzyıl yazarlarından devşirdiği kelimelerle gizlemeyi deneme çabasının olduğunu düşünüyorum. Ya da modern olmayı dener genç yazar, tam tersini yapar; sürekli yeni kelimeler uydurur yahut uçaklara, trenlere, telefona ya da telgrafa göndermeler yapar modern görünmek için.  Sonra, zaman geçtikçe; insan, ister iyi olsun ister kötü, her türlü düşüncenin basit bir biçimde ifade edilmesi gerektiğini hisseder, çünkü eğer böyle bir düşüncesi varsa, o düşünceyi ya da duyguyu yahut ruh halini okurun kafasında da oluşturmayı denemesi gerekiyordur. Birisi hem kendi olmak isteyip hem de aynı anda Sir Thomas Browne ya da Ezra Pound da olmak istiyorsa bu imkânsızdır. Yani bir şekilde, bütün yazarlar kafa karışıklığıyla başlarlar işe, aynı anda pek çok oyun birden oynarlar. Özel bir ruh halini aktarmak isterler ama aynı zamanda modern de görünmek isterler, sonra bunu yapamayınca, muhafazakar ve klasik olana dönerler. Kelime haznesi meselesinde olduğu gibi; genç bir yazarın, en azından Arjantin’de, ilk öne çıkardığı kayda değer özelliği büyük bir kelime bilgisidir, bütün eş anlamlı kelimeleri biliyordur: Onun bu müthiş yetisi sayesinde, aynı satırda mesela, önce “kırmızı”yı sonra “kızıl”ı ve sonra aşağı yukarı yine aynı renk için kullanılan başka türlü kelimelerden mesela “bordo”yu okuruz.

(…)”

Esteban Peicovich’in derlediği 1980 tarihli Borges, el palabrista, kitabından.


Oynayabilmek ya da oynayamamak; işte bütün mesele. Kazananlar oynayamıyor, oynayanlar kazanamıyor.

Katalonya’da Barselona’nın bir saat güneyinde küçük bir yerleşim olan Margatania’nın futbol takımı geçen sezon bütün yıl oynadı ama hiç kazanamadı.

Margatania F.C. 7 yaş altı minikler takımının oyuncuları kalelerinde 271 gol gördüler. Ancak son maçta bir gol atabildiler. Yine de çok eğlendiler, çok şey kazandılar. Miniklerin bu eğlenceli hikayesi, “minik takım” (l’equip petit) adlı 9 dakikalık bir kısa filmle anlatıldı.

İlk kez geçtiğimiz Haziran ayından paylaşılan filmin yapımcısı bunun bir kısa film olmadığını, yalnızca çocukların aileleriyle ve yakın dostlarla paylaşmak için hazırlandığını söylüyor. Ama filmi yüz binlerce kişi izledi ve daha şimdiden birkaç ödül aldı bile.

Bu eğlenceli film seyretmeye ve paylaşmaya değiyor… Takım minik ama anlamı büyük…

%d blogcu bunu beğendi: