“(…)

Lenin’in dedesi, -Tatar Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti- Kazan’dan çok da uzak olmayan küçük bir tepe üzerinde, aşağısında bir kaç ördeğin yüzdüğü tatlı tatlı çağıldayan bir derenin aktığı bir kır evinde yaşıyordu. Benim deTatar dostlarımla birlikte bir kaç kadeh şarap içtiğim harika bir yerdir burası.

Evin duvarlarından birinde bahçeye açılan üç büyük pencere vardır. Bir zamanlar aralarında, geleceğin Lenin’i, Volovia Ulianov’un da olduğu çocuklar kapıyı kullanmak yerine bu pencerelerden girip çıkıyorlardı binaya. Bilge doktor Blank (Lenin’in annesinin babası), çok yerinde bir düşünceyle, bu masum eğlenceyi yasaklamak yerine, çocuklar bir yerlerine zarar vermeden geçebilsinler diye her bir pencerenin önüne sağlam birer ahşap basamak yerleştirmişti.  Bu yaklaşım, bana çocukların hayalgücünün önünü açmak konusunda örnek bir tavırmış gibi geliyor.

Bizler hazırladığımız fantastik öykü ve oyunlarla çocukların gerçekliğe kapı yerine pencerelerden girmesine yardım ederiz. Bu her zaman çok daha eğlencelidir ve bu yüzden de çok daha faydalıdır.

Bundan başka, bu konuda çocukların hiçbir gücün engelleyemeyeceği bir başka yöntemi daha vardır: Gerçeklikle en olmadık varsayımlara baş vurarak karşılaşmak.

Mesela: “Eğer para, baştan sona, bütün dünyada bir anda ortadan kalkıverse ne olurdu acaba?”

Bu yalnızca çocukların hayalgücüne hitap eden bir soru değildir: İşte tam da bu yüzden, kendilerinden daha büyük sorularla boy ölçüşmeyi seven çocuklar için, çok daha uygundur. Bu tavır, çocukların kendilerini büyümeye hazırlamalarının tek yoludur. Hiç şüphe yok ki, bütün çocukların en çok istediği tek bir şey vardır: Büyümek.

Bizler bu büyüme hakkını çocuklara yalnızca sözde tanırız. Biz yetişkinler, çocuklar bizden bu hakkı talep ettiklerinde, onlardan bu hakkı esirgemek için bütün yetkilerimizi kullanarak oyunlar oynarız.

(…)”

İtalyan yazar Gianni Rodari Grammatica della fantasia. Introduzione all’arte di inventare storie isimli kitabının bir yerinde Lenin’in Dedesi namında küçük bir başlık açar: “Aslında bu bölüm önceki bölümün devamı ama Lenin’in Dedesi  diye bir başlık açma düşüncesi o kadar hoşuma gitti ki, koyverdim gitsin” diye de açıklar bölüme başlarken.

Kitabı okuyunca bende de aynı karşı konulmaz istek hasıl oldu ve ben de Gianni Usta gibi koyverdim gitsin. Yukarıda o küçük bölümün büyük bir kısmını okudunuz…

Şiir ve Ahmaklar
Aldo Pellegrini (1903-1973)

Şiirin ahmaklar için sıkı sıkıya kapalı bir kapısı vardır, ama masumlar için sonuna kadar açıktır aynı kapı. Anahtarlı ya da kilitli bir kapı değildir bu, ama öyle bir yapısı vardır ki, ahmak ne kadar zorlarsa zorlasın giremez içeri; masumunsa yalnızca görünmesi yeter, sonuna kadar açılıverir bu kapı. Ahmaklığa masumiyet kadar karşıt düşen bir şey daha yoktur. Ahmakın karakteristik özelliği, yerleşik erk düzeninde yerini alıp kendi nüfuzunu kullanmaya sistematik olarak arzulu olmasıdır. Masum ise, farklı olarak, böylesi bir nüfuzu kullanmayı reddeder, çünkü o güç herkese aittir.

Elbette en üst düzey şiirsel tavır olan masumiyetin potansiyel sahibi halktır. Halkın içerisinde ise, iktidarın baskısını bir acı olarak hissedenlerdir. Masum, bilincinde olsun ya da olmasın, (en başta aşk olmak üzere) bir değerler dünyasında hareket eder; ahmak ise yegâne değerin nüfuzun kullanılmasıyla elde edildiği bir dünyada hareket eder.

Ahmaklar gücü otoritenin herhangi bir formunda ararlar: Öncelikle parada, sonra hükümetin en üst merciinden bürokratların en mikroskobik ama çürümüş ve kötücül nüfuzuna kadar, kilisenin nüfuzundan basının nüfuzuna kadar, bankerlerin nüfuzundan kanun koyucuların nüfuzuna kadar tüm devlet kurumlarında ararlar. Bütün bu iktidar odakları şiire karşı örgütlenmişlerdir.

Şiir özgürlük demek olduğu için, otantik insanın, kendini gerçekleştirmek isteyen insanın onaylanması demek olduğu için kuşkusuz ahmaklar nazarında hatırı sayılır bir prestiji vardır. Kendi kurdukları bu yapay ve tahrif edilmiş dünyada ahmaklar lüks nesnelere ihtiyaç duyarlar: Ambalajlara, bir sürü ıvır zıvıra, mücevherata ve bunlara benzer bir şekilde şiire ihtiyaç duyarlar. Onların kullandıkları bu şiirde, söz ve imge dekoratif ögelere dönüşür ve bu halleriyle şiirin kendine has akkorluğundan gelen asli gücünü kırarlar. Böylece ortaya şu “resmi şiir” denen şey çıkar; allı pullu bir şiir, dokununca tınlayan tıntın bir şiir.

Şiir, kendi içinde, insanı harekete geçiren şey olduğunun açıkça onaylanması ihtiyacından başka bir şey değildir. Evcilleştirilmiş kalabalıklara rehberlik etmemesi için yapılan çağrılara karşı çıkar, nüfuzunu kullananlardan olduğu görülenlerin yanında olması için yapılan çağrılara karşı çıkar.

Ahmaklar yapay ve sahte bir dünyada yaşarlar: Öteki insanlar üzerinde tatbik edebildikleri bir nüfuza dayanarak, içi boş şablonlarla ikame ettikleri insanca şeylere özge değirmi gerçekliği reddederler. Muktedirlerin dünyası, anlamdan boşalmış, gerçekliğin dışına düşmüş bir dünyadır. Şair sözde kendisini ifade etmenin bir yolunu aramaz,  gerçekliğe katılmanın bir yolunu arar yalnızca. Söze başvurur ama onda sözcüğün kökenindeki o ilk değeri arar; kelimenin yaratıldığı andaki, kelimenin bir gösterge değil de bizzat gerçekliğin bir parçası olduğu andaki o büyüyü arar. Şair söz aracılığıyla gerçekliği ifade etmez, gerçekliğe katılır, onun bir parçası olur.

Şiir kapısının bir anahtarı ya da kilidi yoktur: Kendisini şiire özgü akkorluk haliyle savunur. Yalnızca saflaştırıcı ateşe alışık olanlar, parmakları ateşten tutuşanlar, yani masumlar bu kapıyı açar ve gerçekliğe katılırlar.

Şiir bu dünyanın yalnızca ahmaklar için yaşanılabilir olmaması için çabalar, tüm derdi budur.

La Poesía y los imbéciles [Revista Poesía Nº 9, Ağustos 1961]

Başlangıçta, Tanrı kendi suretinde kediyi yarattı. Ve şüphesiz ki, bunun iyi olduğunu düşündü. Çünkü gerçekten de iyiydi. Yalnız kedi biraz haylazdı, canı hiç iş yapmak istemiyordu. O zaman, çok sonra, birkaç bin yılın ardından, Tanrı insanı yarattı. Yalnızca kediye hizmet etsin, sonsuza dek onun hizmetinde bir köle olsun diye. Tanrı kediye kayıtsızlık ve zekâ vermişti; insana ise asabiyet, el yeteneği ve çalışma aşkı verdi. Ve insan kendini tümüyle çalışmaya adadı. Yüzyıllar boyunca, sürekli icat ederek yoğun üretime ve tüketime dayanan bir uygarlık kurdu. Öyle bir medeniyet ki, özünde, tek bir gizli amaca hizmet ediyordu: Kediye rahat bir yuva ve refah sunmak.

Yani insan milyonlarca faydasız ve aslında çoğu zaman gülünç nesneyi yalnızca şunun için icat etmişti; kedinin rahatı için elzem olan sayılı birkaç gereci üretmek için: Radyatörü, yastığı, süt kasesini, talaş kutusunu, kilimi, halıyı, rahat uyuması için sepeti ve hatta radyoyu bile; çünkü kediler müziği çok severler.

Ve elbette, insanlar bundan bihaberdirler. Çünkü böyle olması işlerine gelir. Bu sayede iyiliksever olduklarını, ayrıcalıklı olduklarını düşünürler. İşte böylesine kusursuzdur kediler dünyasında işler.

Jacques Sternberg‘in Türkçeye henüz çevrilmemiş olan Contes Glacés isimli öykü kitabından Türkçeye daha önce çevrilmiş olan Les Esclaves (Köleler) isimli öyküsünde böyle anlatılır kedilerin dünyası.

Biliyorum bir kedi kardeşe sorsak “Nerde o eski Martlar güzel kardeşim, Mart ayının bir değeri kaldı mı bugün?” diye hasretle sitem eder, ama ben yine de Mart bitmeden kedilere dair bir şey yayınlayayım diyordum ki Sternberg’in bu öyküsüyle karşılaştım.

Öyküyü aldığım, Arjantinli yazar Eduardo Berti’ye ait blogda senaryosunu yine Sternberg’in yazdığı 1968 tarihli Alain Resnais filmi Je t’aime, je t’aime‘den aşağıdaki fragman da vardı:  Catrine (Olga Georges-Picot)  Claude Ridder’a (Claude Rich) yukarıdaki öyküyü anlatıyor. Fransızca, İngilizce altyazılı.

(…)

Amerikalılar birbirine o kadar benzerler ki Avrupalılar için bunları şahsan ba’de-şahsin tanıyabilmek hakikaten güçtür. Hatta erkeklerini kadınlarından fark etmek bile müşkilât-ı sahîhadandır. Zira cezâyir-i bahr-i okyanustan Cava tarafları ahalisi gibi bu Amerikalılar’ın da erkeklerinin yüzlerinde tüy tüs pek az olduğundan ve çıkanları da sahipleri yolduklarından kadın ile erkeğin en büyük medâr-ı temyîzi olan sakal ve bıyık bunlarda yoktur.

Cümlesinin rengi bakır rengine karîb kırmızı olup, göz kuyrukları Çinliler’de olduğu gibi şakaklarına doğru çekik bulunduğundan ve burunları zenci burnuyla Tatar burunları arasında bir şekilde idüginden ve uzun boy ve iri cüsse cümlesinde görüldüğünden şekl ve sûretçe bunlar arasında pek az fark vardır. Saçları alelumûm kalın ve at kılı gibi kalın ve parlaktır. Eğer yüzlerini ve vücutlarını iğne ile döğdürüp açılan deliklere mâi ve siyah boyalar sokmak suretiyle eşkâl-i mütehâlife resmetmemiş olsalar bunların acemisi olan gözler için ne karıyı erkekten ve ne de bir şahsı diğerinden tefrike hiç imkân bulunmaz.

Başlarına bir takım kuş tüyleri ve kuş kanatları takmak cümle-i müzeyinattân madud bulunup saydeyledikleri hayvanatın kıllarından, yünlerinden iplik eğirerek dokudukları kaba saba şeylerle  bir dereceye kadar telebbüs ederlerse de bu sûret-i telebbüs ne setr-i avrete ve ne de soğuktan ve sıcaktan muhafazaya tamamıyla hizmet eylemez.

Mağaraları içinde ekseriya çırçığlak otururlar. Oturdukları yerleri yumuşacık otlarla döşerler. Bazı sedir gibi setler yaparak üzerine ağaç çürüğü doldurup tesviye ederler ki hem düz hem kaba birer kanepe hükmünü alırlar. Kapları kacakları ekseriyetle ağaçtan oyma olup topraktan dahi çanak ve güveç suretinde şeyler imal edebilirler.

Eskiden kalma silâhları oldukça musanna’ ise de yeni yaptıkları eslihada o maharet-i san’atkârâneyi gösteremediklerinden bıçak ve balta ve kılıç ve demirden ok temrenleri ve yayları ve mızrak gibi şeyler indlerinde gayet kıymetdardır. Yeni imal eyledikleri yay ve kargıları demirden ziyade bir nevi sert ağaçtan yaparlar ki bu da demiri işlemek kendileri için mûcib-i suûbet olmasından neşet eyler.

(…)

Rikalda Yahut Amerika’da Vahşet Alemi, Ahmet Midhat Efendi, Bütün Eserleri, Romanlar XII, Türk Dil Kurumu Yayınları, Hazırlayanlar: Erol Ülgen – M. Fatih Andı – Kâzım Yetiş. Ankara 2003. Sf. 642.

“(…)

Ahmet  Mithat‘ın pek dikkate değer bir yanını anlatacağım: Onun bütün yazılarında, ayrılmaktan kaçındığı esas prensiplerinden birisi, gerçeğe hayalden çok yer vermekti; ve prensibini savunurken:

“Görebilen için hayat her hayal gücünden üstündür. Hayal gücünden esinelenen yazarın, dünyayı anlatmağa çalışan gözsüzden farkı yoktur…” derdi. (…)

(…) Görmediği hiçbir alemi, hatta hiçbir yeri anlatmak istemeyen, bazen sadece hazırlayacağı romanına sahne olacak çevreleri gezmeki tanımak, incelemek için, koltuk meyhanelerinden genelevlere, esrarkeş kahvelerinden çingene mahallelerine, batakhanelerden Bektaşî tekkelerine kadar her yere, her âleme girer, çıkar, her çeşir insanla düşüp kalkardı. Eğer roman tarihî ise o zaman da müzeleri dolaşır, her çağın giyim özelliklerini dikkatle gözden geçirir, kitapları karıştırır; hatta askerî konularda muhtaç bulunduğu bilgileri edinmek üzere eski haritaları toplar, kurmay subaylarla konuşur, defterini ve çoğunlukla tütün paketlerinin arkalarını çeşit çeşit notlarla doldurur, özetle kafasının her eksiğini ısrarlı bir dikkat ve özenle giderdikten sonra yazmağa başlardı.

(…)”

Kamil Yazgıç’ın Ahmet Mithat Efendi – Hayatı ve Hatıraları, sf. 48-49’dan. Sadeleştiren: İbrahim Olgun. Ben, Türk Dili – Anı Özel Sayısı (Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi Yıl 21, Cilt XXV, Sayı 246, 1 Mart 1972) sayfa 558’den aktardım.

Ahmet Mithat’tan önce Türk edebiyatında Amerikalı yerliler anlatılmış mıydı, bilmiyorum ama sanmıyorum. Ahmet Mithat bütün romanı kendisi mi yazmış yoksa bir yabancı romandan serbest çeviri usülüyle mi kaleme almış, araştırmaya değer: Muhtemelen ikinci metodu uygulamış olmalı; çünkü hem konu itibarıyla buna ihtiyacı var (Amerika’ya gitmişliği yoktu ve müze olarak da en fazla o dönem Avrupa’da yerlilerin sergilendiği panayırlardan birine denk gelmiş olabilirdi) hem de Diplomalı Kız isimli romanının girişinde benzer bir metod uyguladığını, romanı Dick May’ın Levant Herald‘da okuduğu bir fıkrasından esinlendiğini  “istesem söylemezdim, kimse de anlamazdı” diye üste de çıkarak itiraf eder.

Ahmet Mithat’ın romanı 1889 tarihli. ABD’nin kuzeyindeMissouri Nehri kıyısındaki yerlilerin hikayesini anlatıyor. Ben de yazıyı Missouri Nehri çevresinde meskun en büyük yerli ailesi Sioux’ların efsanevi lideri Oturan Boğa‘nın portresiyle açtım.  Ama Ahmet Mithat, Sioux’ları anlatmıyor: Onun yerlileri ortaya karışık bir şey.

Beyaz adamın gemileri Missouri’de kaza yapıyor ve içlerinden bir grup  iki gün boyunca yalnızca yabani yemişler yiyerek yürüye yürüye (Meksika’dan başka yerde hiç yaşamamış olan Azteklere ait) bir Aztek mabedine varıyorlar. Aztekler ya da yerliler ya da vahşiler bunları esir alıyor ve olaylar gelişiyor…

Bu Kitap Türk edebiyatından sayılır mı, bilmiyorum. Amerika yerlilerinden bahseden ilk kitap mı, ondan da emin değilim. Ama benim bu sahada Amerika yerlileriyle karşılatığım ilk (ve galiba tek) kitap.  Kitabın yalnızca birinci bölümünü okudum.

Beni en çok yazarın gerçeklere bağlılığı etkiledi…

Sadece ölüm ölecek!” diye haykırıyordu şair; 1937’de İspanya’da Cumhuriyet için mücadele eden militanlara omuz verirken. Şair César Vallejo imkansızı isteyenlerdendi. Ölüme cephe alıp hayatı savunmaya koyulanlardandı. Ölüme rağmen yaşamaya devam edip cesedini seyredenlerden: Paris’te, bir Perşembe günü, sağanak altında.

16 Mart 1892’de Peru’da Santiago de Chuco’da doğdu. Edebiyat ve hukuk eğitimi aldı. 1919’da ilk şiir kitabı “Los heraldos negros” yayınlandı. Bir süre Peru’da taşrada öğretmenlik yaptı. 1921’de Trujillo’da 120 gün cezaevinde kaldı. 1922’de ikinci şiir kitabı “Trilce” yayınlandı. “Trilce” aynı zamanda yaşarken yayınlanan son şiir kitabı oldu. 1922-38 yıllarında yazdığı şiirler ölümünden sonra “Poemas humanos” adıyla 1939 yılında kitaplaştırıldı.

1923 yılında Paris’e gitmek için başkent Lima’dan gemiye bindiğinde 31 yaşında genç bir şairdi. Cebinde bir kaç bozukluk, elinde Fransızca öğrenmek için küçük bir kitapçık vardı. Ardında İspanyolcanın klasikleri arasına girecek iki şiir kitabı, bir daha göremeyeceği bir vatan bırakmıştı.  Onu Paris’te nelerin beklediğini bilmiyordu; ölüm hariç.

Arkadaşı, yine Perulu, şair Antenor Orrego, Vallejo’nun 1920 yılında bir gece kendisini uyandırdığını ve rüyasında kendini Paris’te gördüğünü anlattığını söyler:

“Paris’teydim[…] etrafımda yabancı insanlar ve yanımda da yine yabancı bir kadın vardı[…]. ölüydüm, cesedimi seyrediyordum[…].”

Yıllar sonra Paris yıllarında bu öngörüyü şiirleştirdiği meşhur şiiri ”Aktaş Üstüne Karataş”ı yazar: “Paris’te öleceğim, sağanak altında,/ Şimdiden hatırladığım bir günde…”

Paris’te hayatını kazanmak için gazetecilik yaptı. Yıllar içinde Avrupa’nın pek çok ülkesine seyahat etti, gezi notlarını yayınladı. Romanlar, oyunlar, öyküler, makaleler yazdı. Rusya’da Meyerhold’la tiyatro oyunları sahneye koydu. Eisenstein ve Pudovkin’le filmlerde çalıştı.

1931’de İspanya Komünist Partisi’ne üye oldu ve İspanya’da özellikle 1927 kuşağından Federico García Lorca, Rafael Alberti, Pedro Salinas, Gerardo Diego, Manuel Altolaguirre gibi şairlerle derin dostluklar kurdu. İspanyol gazetelerine yazılar yazdı, çevirileri, romanları ve gezi notları Madrid yayınevlerinde yayınlandı.

Tanıyanlar onun tepeden tırnağa acı olduğunu, kendi başına derin bir yalnızlık olduğunu söylüyorlar ama ekliyorlar: İçli ya da ağlak değildi, neşeliydi ama yine de uzaktı; uzak, derin bir yalnızlık ve acıyla sarmalanmıştı.

İsmet Özel’in Türkçesiyle bildiğimiz ünlü “Umuttan söz etmek istiyorum” adlı şiirinde acıyı özneden bağımsız olarak ortaya koyar. Bir adımız olduğu için, duyarlı olduğumuz için ya da yaşadığımız için acı çekmeyiz. Acı vardır; hava gibi su gibi bir şeydir, başladığı ya da biteceği bir yer yoktur.

Şiir adıyla tam bir tezat oluşturur, baştan sona acıdan bahseder. Buna rağmen umut doludur, çünkü acıyı diskalifiye eder, ıskartaya çıkarır; acı bize bir şey yaptıran ya da bir şey yapmamızı engelleyen olma niteliğini yitirir, acı vardır; o kadar.

Bu yüzden, bir taraftan bize ”umuttan bahseder”, insanoğlunun daha adil daha güzel bir yaşam umudunun önünü açar. Diğer taraftan da dünya şiirinin bu sıra dışı şairinin poetikası hakkında bize fikir verir. Her şeyi yıkıp yeniden kuran, şeyleri birbirinin yerine kullanan tarzını fark ederiz.

Eleştirmenler, burada aktaramayacağımız bir özelliğinden bahsederler; dili hem araç hem amaç olarak kullanmasını öne çıkarırlar. Dili ve gerçekliği bozup bozulmamış bir dil ve gerçeklik yarattığından dem vururlar. Yaşanan gerçekliği masalsılaştırdığını ve okura yaşadığı gerçekliği görebilmesi için gerekli mesafeyi sunduğunu söylerler.

Bir de yalnızlığa ve acıya meyilli yaşantısına rağmen şiirlerinde hep hayatı savunduğunu, “hayatın savunusu”nun Vallejo şiirinin temellerinden biri olduğunu dile getirirler.

César Vallejo sadece Latin Amerika’nın ya da İspanyolca’nın değil dünya şiirinin de öncü şairlerindendir. Yalnızca hayatta değil, şiirde de devrimciydi ve kendi deyişiyle “devrimciliği öğrenilmiş düşüncelerden değil, yaşanmış deneyimlerden geliyordu”.

15 Nisan 1938’de öldüğünde Paris’te yağmur yağıyordu, yanında çok iyi tanıdığı bir kadın vardı; ama günlerden Cumaydı.

Bu yazı Yasakmeyve dergisinin 36. sayısında (Ocak/Şubat 2009) yayınlanmıştır.

LXXV

Ölüsünüz.

Ölü olmak için ne garip bir yol. Birileri böyle olmadığınızı söyleyebilir. Ama aslında ölüsünüz.

Size acı vermeyen bir yaranın sesli kutusu önünde, bir uçtan bir uca savrulan o sarkacın arkasında, alacakaranlıktan alacakaranlığa gidip gelen o akışkan zarın içinde yüzen bir hiçmişçesine dalgalanıp duruyorsunuz. Bu yüzden size diyorum ki, yaşam aynadadır ve onun aslı sizsiniz, ölümsünüz.

Dalgalar gidip gelirken, nasıl da hiç bir ceza çekmeden ölü durur biri. Sadece sular kıyılara vurup kırıla kırıla gitgide çoğaldığında, işte o zaman, değişirsiniz ve öldüğünüze inanarak, artık sizin olmayan altıncı duyuyu kavrarsınız.

Ölüsünüz, hem de hiç yaşamı tatmamış halinizle. Birileri, şimdi ölü olsanız da, bir zamanlar yaşamış olduğunuzu söyleyebilir. Ama aslında, siz daha önce hiç olmayan bir hayatın cesetlerisiniz. Her zaman ölü olmaktan başka bir şey olmayanların acı kaderi. Hiç bir zaman yeşil olmamış kuru yaprak. Kimsesizlerin de kimsesizi.

Ve elbette, ölüler böyle değiller, onlar hiç yaşanmamış bir yaşamın cesetleri olamazlar. Onlar hep yaşamaktan öldüler.

Ölüsünüz.

Pier Paolo Pasolini 2 Kasım 1975’te katledilmeden önceki altı yıl boyunca İngiliz gazeteci Peter Dragazde’ye olabilecek her yerde ara ara söyleşiler vermişti. Pasolini Dragazde’yi başbelası anlamına gelen ‘rompiscatole’ kelimesiyle anıyordu. Çünkü bir; Dragadze onunla yakaladığı her yerde söyleşi yapmak istiyordu ve iki; yapılan söyleşilerin büyük çoğunluğu hiçbir yerde yayınlanmıyordu. Dragadze, 1975 yılının sonlarına doğru yaptığı söyleşilerden bir seçki yapıp bunları bir arada yayınlamak için izin istediğinde, Pasolini bu metinleri almış bir kez daha elden geçirmiş, düzeltmiş, yeniden sıralamış ve bizzat daktiloda temize çektikten sonra Dragazde’ye teslim ederken gülerek “Sakla bunları, başbelası” demişti “Ruhsal ve entelektüel anlamda neredeyse bir vasiyet gibi olmuş. Bana bir şey olursa çıkarırsın. Birilerinin ilgisini çekebilir.”

Bu metin, Pasolini’nin katledilişinden 2 hafta sonra 17 Kasım 1975’te Gente dergisinde “Quasi un testamento” (Neredeyse Bir Vasiyet) başlığıyla yayınlandı. Ben de belki ilginizi çekebilir diye içinden en kolay olan kısımları çevirdim. İspanyolca ya da İtalyanca bilenler daha çoğuna şuradan ulaşabilirler.  İyi okumalar…

ŞİİR YAZIYOR MUYUM?

Hayır, iki üç yıl oldu ki şiir yazmıyorum. Doğrusu yazmayı da ummuyorum. Şiir yazmaya yedi yaşındayken başladım ve iki üç yıl evveline kadar hiç aralıksız yazmayı sürdürdüm. Peki artık neden şiir yazmıyorum? Çünkü yöneldiğim kişiyi, alıcımı kaybettim. Bazen çok kaba da olabilen şiir denen bu bildik samimiyetle diyalog kurabileceğim biri kalmadı.

EN DERİN İNANÇLAR

Bugün bize sunulduğu haliyle din; pastoral, kırsal, zanaatkar dünyaya, yani endüstrileşmemiş bir dünyaya ait eskimiş bir olgudur. Bizim durumumuz için söylersek, günümüzde, din Üçüncü Dünya’ya ait bir olgudur. Hindistanlı bir köylü ya da Arap bir çoban kesinlikle Katolik bir burjuvadan ya da Protestan bir kapitalistten daha dindardır.

VİETNAM

Vietnam hakkında daha söylenmemiş olan ve bu yüzden de aptalca görünmeyecek ne söylenebilir? Ben Vietnam hakkında en az konuşanlardan biriyim. Genellikle Vietnam’dan daha kötü şeyler olduğunu söylemek için bahsederim Vietnam’dan. Mesela muhafazakar basın ve televizyon. Johnson’ın Vietnam’a (sanki bir düşteymiş gibi, der Moravia) ölmeye gönderdiği askerlere büyük saygı duyuyorum ama kendimi şunu haykırmaya da mecbur hissediyorum: Yaşasın Vietkonglar!

BARIŞÇILLLIK

Ben yaradılıştan barışçıl değilim, seçimlerim sonucu böyleyim.

TİYATRO VE SİNEMA

İnsanları eğlendirmek (ve para basmak) amacıyla ticari sinema ve tiyatro yapan üçkağıtçılar var (ve olmaya da devam edecekler) ve insanları ( hiç para kazanmadan) eğitmek amacıyla sinema ve tiyatro yapan embesiller var (ve olmaya da devam edecekler). Gerçekte, autor sineması ve tiyatrosu ne eğlendirmek ne de eğitmek için yapılır.

İYİ BİR FİLM

İyi bir film için yalnızca tek bir temel kriter vardır: Perdede gerçekten sahici bir şeylerin geçmesi.

SANATTA İYİ VE KÖTÜ

Sanat bir kavrayıştır. Linguistik bir sistem içerisine yerleştirilmiş stilistik bir sistemdir. Bir göstergeler sistemi içerisindeki bir mesajdır. Yansıra pek çok yükümlülüğü de getirir. Ama elbette, sanatın en saf biçimi yazmayan şairlerin katıksız sessizliğidir.

ACI VE SANAT

Bu konuda ben acı çekmenin gerekli olduğunu söyleyemem (çünkü eğer böyle yaparsam bir kural belirlemiş ve böylelikle iç rahatlatıcı bir retorik kullanmış olurum) ancak kaçınılmaz olduğunu söyleyebilirim.

SALON KOMÜNİSTLERİ

Salon komünistleri hakkındaki düşüncelerim de salonlar hakkındakilerle aynı: Canları cehenneme.

Raporlar dünyada her yıl üç milyon kız çocuğunun sünnet edilme riskiyle karşı karşıya kaldığını söylüyor. Oranlara bakılırsa bu çocuklardan en az bir buçuk milyonu bu işkenceden kaçamıyor. Evet, çoğu Afrika ülkelerinde gerçekleşiyor. Ve evet: Sözkonusu adaletsizlik, vahşet,  kan ve gözyaşı olunca, Afrika uzaydan bile uzağa düşüyor.

Ama Afrika olmayan yerlerde de sünnet ediliyor kız çocukları. Mesela hemen yanıbaşımızda, Irak’ta ve İran’da. Ve özellikle bu ülkelerin sınırları içinde kalan Kürdistan’da… Irak Kürdistanı’nda, bazı bölgelerde kız çocuklarının sünnet oranı yüzde 90’lara varıyor.

Oğlan çocukları, hazzı azaltmak ve kısaltmak için sünnet edilirler. Hayatta hazdan daha önemli şeyler vardır…

Kız çocukları hazdan mahrum etmek için sünnet edilirler. Hayatta haz alan kadından daha tehlikeli bir şey yoktur…

Nasıl başladığı, gerçek amacı, dini referanslar, savlar, karşı savlar, farklı çeşitlemeleri, anlatmak uzun sürer. Ancak iddialar bilindik:

Sünnet edilen kız çocuklarının daha hoş oldukları, daha güzel koktukları, evlilik öncesi cinsel ilişkiden sakındıkları, evlilikten sonra daha sadık birer eş oldukları (yani daha iffetli oldukları) iddia ediliyor. Hatta cinsel organlarının daha güzel göründüğü… Daha da eklenebilir.

Şöyle tuhaf rivayetler de var: Mesela İran’da Basra körfezi kıyısındaki Bandar Kanga’da kadınların kötücül yaratıklar olduğuna, bu yüzden de şeytandan korunmaları için sünnet edilmeleri gerektiğine inanılıyor. Ve kız çocukları henüz kırk günlükken sünnet ediliyor. Afrika’da kim bilir ne inanışlarla, ne ritüellerle karşılaşırız biraz araştırsak…

Ben konuyla ilgili Kürdistan’dan iki çalışmayı paylaşmak istiyorum. İki çalışma birbirini tamamlıyor. Fotoğraflar, videoda gösterilmeyeni gösteriyorlar. Video, fotoğrafların anlatamayacağını anlatıyor.

Yukarıdaki fotoğraflar The Washington Post’tan Andrea Bruce tarafından 2009 yılında Bağdat’ın 150 km kuzeyinde bir kentte çekilmiş. Şehrin ismini vermemiş Bruce, ama kız çocuklarının sünnetini hikâye etmiş, bu foto hikâyeyi şuradan okuyabilirsiniz.

Aşağıdaki video ise Iraklı Kürt yönetmen Nabaz Ahmad’ın 2011’in son aylarında tamamladığı “Bir Avuç Kül” (A Handful of Ash) isimli belgeselden, belgesel tamamlanmadan evvel, geçtiğimiz yıl 6 Şubat’ta (Kadınların Genital Sakatlanmalarına Sıfır Tolerans) Farkındalık Günü dolayısıyla paylaşılan 5 dakikalık bir bölüm. Çekimler Kürdistan sınırlarındaki Garmian’da yapılmış.

Filmin adı, olası metaforları savuşturarak söylersek, kız çocuklarının klitorisleri kesildikten sonra üzerine basılan “bir avuç kül”den geliyor.

Kürdistan hükümeti geçtiğimiz yıl kız çocuklarının sünnet edilmesine karşı mollaların ateş püskürdüğü bir yasa çıkardı. Kız çocuklarının sünnet edilme oranının yüzde 41’lere düştüğünü söyleyen istatistikler de açıklandı.

Yasa ne kadar uygulanıyor, istatistikler ne kadar güvenilir, bilinmez. Ben şüphe ederim.

Çünkü yasalardan çok daha etkili olduğunu bildiğimiz şöyle gerçeklerle karşı karşıyayız: Kırsal bölgede müslüman halk arasında sünnetli olmayan kadının elinden yemek yenilmeyeceğine dair yaygın bir inanış var.

Hiçbir yerde yazılmamış ama sünnetli olmayan kadının “iffetinden şüphe edileceğini” de söyleyebilirim ben bütün kötücüllüğümle.

Kız çocuklarının sünnet edilmesine karşı Hükümet eliyle açıktan yürütülecek yoğun kampanyalara ihtiyaç var.

Kürdistan’da ve bütün kara parçalarında, Afrika dahil…



Gabriel García Márquez okumak;


Mavi köpeğin gözleriyle bakmaktır dünyaya…

Latin Amerika’ya büyük kapıdan girmektir…

Macondo’da her şeyin mümkün olduğunu bilmektir,

Hayatı Fermina Daza ya da Florentino Ariza’ymışcasına sevmeyi,

Unutuşla varoluş arasında bir yerlerde doğduğumuzu,

Her birliktelikte yüzyıllık bir yalnızlık yaşadığımızı,

Hâlâ içinde barışı arıyor olsak da, dilimizin bize sunulmuş hakikatli bir ödül olduğunu bilmektir.


Diye anlatmış Venezuelalı kadın çizer Rayma Suprani Prodavinci’deki Cuadernos de la Monalisa adlı köşesinde. Ben çizgileri aynen alıp, cümleleri de çeviriverdim.

Márquez bundan 85 yıl önce 6 Mart 1927’de doğdu.

İYİ Kİ DOĞDUN GABO!

“(…)

Çoğumuza ömrümüz boyunca bir defa bile gülmeyen şans perisi ta çocukluğundan beri Fikret Muallâ’nın ikide bir karşısına dikiliyor; onu şeytanın bile aklına gelmeyen münasebetsiz durumlardan, yağdan kıl çeker gibi çekip çıkarıyor. Onun en büyük talihsizliği bu oldu denilebilir. Eninde sonunda şansına güvenmeğe başladı:

«Bir postum var atarım, nerde olsa yatarım» sözünü kabullendi. Ben onu 1935’te tanıdığım zaman bu tekerlemeyi hayata uydurmakla meşguldü. O zamanlar çıkmağa başlayan «Tan» gazetesinde Elif Naci ile bir sanat sayfası çıkarıyorduk. Akşamları buluşup yarenlik ederken Fikret de ikide bir gazeteye uğramağa başladı:

«Kadıköy’e geçecektim, vapur parasını unutmuşum» diyor, sonra vapur parasını civar meyhanelerden birisinde şaraba yatırıyordu.

*

Kadıköylüydü. Hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu idi. Orta mektebi bitirdikten sonra anası onu Almanya’ya tahsile göndermişti. Almanya’da çok iyi bir hocanın eline düşmüş, vakit kaybetmeden sağlam bir desen bilgisi edinmişti. Daha biz siyah beyazın ne olduğunu bilmezken o mükemmel gravürler yapıyor, en gözde Alman dergilerine desenlerini kabul ettiriyordu.

O sıralarda babasının bütçesi bozuluyor, fakat masallarda rastlanan bir Mısırlı prenses Fikret’in imdadına yetişiyor, onun uzun zaman Almanya’da kalmasını destekliyor. 16 yaşından yirmi beşine kadar Almanya’da kalıyor. Memlekete dönmeden uğradığı Paris ona Almanya’yı unutturuyor. Hayatlarına ve eserlerine özendiği ustaların hepsi Parisli: Toulouse Lautrec’e, Degas’ya, Renoir’a, hele hele Van Gogh’a bayılıyor. Memlekete dönünce Galatasaray lisesine resim hocası oluyor, ama aklı Avrupa’da. Bir gün hiç kimseye haber vermeden soluğu Paris’te alıyor. Şans perisi pek yüz vermeyince dönüyor. Annesini kaybediyor. Babası tekrar evleniyor. Bir üvey ana dramıdır başlıyor. Babasını da kaybedince varını yoğunu satarak kapağı gene Paris’e atmak sevdasına tutuluyor. Onu tanıdığım günler bu telaş içinde idi. Babadan kalan birkaç evi satıp savmak ve çekip gitmek. Giderayak müthiş içiyor, ta çocukluğundan beri alıştığı alkol yavaş yavaş Fikret’in lambalarını söndürmeğe başlıyor. İçti mi tam manasıyle sapıtıyor. Bir gece Beyoğlu’nda bir meyhaneden ötekine geçerek tanıdıklarına, tanımadıklarına, garsona, patrona, bunlarla da hırsını alamıyarak duvardaki resimlere çatmağa başlıyor. Ufak tefek şeyler de kırıp döküyor olmalı ki karakola düşüyor. Onu uzaktan tanıyan, istidatlı ressam olduğunu duyan bir memur ertesi gün bizi arıyor:

― Hapishaneye düşecek kadar işi azıtmıştı. Şimdilik Bakırköy’e gönderdik, müşahede altındadır. Eğer siz uğrar nasihat ederseniz belki hakkında hayırlı olur. İkide bir sizlerden bahsediyor.

Hey Allahım! Onu hastanede görmeliydiniz. Neyzen Tevfik’le ikisine bir oda vermişler. Biri ney çalıyor, öteki resim yapıyor. Neyzen,

― İşte böyle evlât! ―diyor―. Bizleri böyle arasıra kazığa çekip tamir ediyorlar. Herkese Allah Kerim, Fikret’le bana da Fahrettin Kerim! Değil mi, Muallâ?

Fikret gevrek bir kahkaha ile tasdik ediyor, bir yandan da müthiş bir el çabukluğu ile resim yapıyor. Çini mürekkebi ile bir deseni tarıyor. Hastanede çizdiği desenler arasında çok güzelleri vardı. Doktorlara, hastalara, hastabakıcılara da desenler çizdiğini söylüyordu. Neyzen Tevfik’ten çizdikler arasında da ustaca taramalar vardı.

― Şimdilik rahatım yerinde. Sen hele beş on gün sonra bir uğra bakalım…― diyor.

Ama o kadara kalmadı, bir mektup, birkaç desen ve bir feryat:

― Allah rızası için beni buradan kurtar. Beni buraya Beyoğlu’nda çıngar çıkardığım için değil mirasıma konmak için kapatmışlar. Dün birkaç kişi geldi. Bana bir vasi tayin etmişler. Yani ben deli olduğum için babamdan kalan mirasa konamayacakmışım. Allah aşkına beni buradan, vasiden kurtar. Bir avukat bul.

O zamanlar sağ olan Salâh Cimcoz’lara koştum. Bir ara onlarda barındığını duymuştum. Meğer onlara da ne oyunlar oynamış bizimki. Uzatmayalım, bir sanat dostu avukatın yardımıyle Fikret’i hastaneden kurtardık. Miras işini avukat Kıbrıslı Celâl Bey yoluna koydu. Fikret dört beş bin lira tutan parayı alır almaz tepeden tırnağa bir kont gibi giyindi, kuşandı. Akılımda kaldığına göre 936 senesinde Paris yolunu tuttu. Gidiş o gidiş.

Onu 1950’de Paris’te gördüm. Kelimenin tam manasıyle perişandı. Yaşı çoktan elliyi aşmıştı. Yerlerden topladığı izmaritleri içiyordu. Gazinoları dolaşıyor, kolunun altından ayırmadığı bazı desenleri tutturabildiğine satmağa çalışıyordu. Atelyesine gittim. İşgal altındaki Paris’te geçirdiği günlerin hikâyesini dinledim. Arasında anlatılmağa değerleri vardı. Onları da size gelecek yazımda anlatmağa çalışacağım.”

Bedri Rahmi’nin Bir Garip Kişi isimli yazısının final bölümü ya da ikinci yarısı. Delifişek, Bedri Rahmi Eyüboğlu, bilgi yayınevi, Ankara, 1975 sf.103-106.


Yazının tarihi yine belirtilmemiş. Kitapta hemen bu yazıdan sonra Fikret Mualla başlıklı ikinci bir yazı daha var. Ben ilk başta Bedri Rahmi’nin bu arka arkaya iki Fikret Mualla yazısını 1967’de ressamın ölümünün ardından yazdığını düşünmüştüm. Ama anladığım kadarıyla Paris’te bir akıl hastanesinde yatarken (Mayıs 1967’den ölümüne -Temmuz- yakın bir süre akıl hastanesinde kaldı ama daha evvel de akıl hastanelerinde kalmışlığı vardır; o yüzden -bana son ayları gibi gelse de- yazının tarihinden emin olamadım) hiç olmazsa dört bir yana savrulan eserlerinin bir araya toplanması için yazılmış.

Ve bir kaç not: Kitaptaki Türkçe aynen aktarılmıştır: “manasıyle”, “yapmağa” ya da “alamıyarak” gibi söyleyişler o zamanın Türkçesinin doğrularıydı. Fahrettin Kerim (Gökay) Türkiye’nin ilk asabiyecilerinden ve Bakırköy Ruh ve Akıl Hastanesi’nin kurucularındandır. Daha sonra İstanbul Valiliği de etmiştir. Fikret Mualla, 1903 doğumludur, 1950’de yaşı elliyi çoktan aşmış değildi ama Bedri Rahmi bir şey demek istiyor galiba…

Wirikuta: Kutsal Dağ

Mart 3, 2012



Wirrarika, Meksika’da yaşayan ve İspanyolcada Huichol olarak anılan yerlilerin kendi dillerindeki isimleri. Wirikuta ise her yıl düzenli olarak ziyaret ettikleri kutsal topraklar ya da Kutsal Dağ.

Wirrarikalar ya da Huicholler yüzlerce yıldır bugün Meksika’nın doğusundaki Jalisco ve Nayarit eyaletlerinde Pasifik Okyanusu’na paralel uzanan Wirrarika sıradağlarında yaşıyorlar.

Wirrarika kültürü su, ateş, hayvan ve ‘tanrı hikuri’ ya da peyote figürlerine dayanıyor. Hayvan figürüne Kardeş Geyik karşılık geliyor: Geyik Wirrarikalarla etini paylaşıyor ve iyi görebilmeleri için kirpiklerini sunuyor onlara.

‘Tanrı hikuri’ (peyote) ise daha çok meskalin olarak bilinen kaktüsün halusinatif meyvesi. Peyote ya da ‘tanrı hikuri’ Wirrirakalar için “onlara düşler vasıtasıyla ispanyolcayı, alfabeyi ve her şeyi öğreten”dir.

İnançlarına göre Wirrirakalar güneşten türemişlerdir ve onlar için dört kutsal varlık vardır: Mısır, Kartal, Geyik ve Peyote.

Jalisco ve Nayarit eyaletlerindeki yüksek dağlarda yaşayan Wirrirakalar yılda bir kere daha batıdaki San Luis Potosí eyaletinde yer alan Wirikuta’ya (Kutsal Dağa) ava gidiyorlar. Bir tür Hac ziyareti bu onlar için. Bu kutsal ziyarette kendileri için kutsal olan Kardeş Geyiği avlıyorlar ve bilginin kaynağı ‘tanrı hikuri’yi topluyorlar.

Wirrirakaların kutsal dağı Wirikuta 1994 yılında resmi olarak Kutsal Doğal Alan ilan edilmiş ve korumaya alınmıştı. Ancak 2010 yılının sonlarına doğru bu bölgede Kanada merkezli First Majestik Silver adlı bir ulusaşırı şirketin arama yapmasına izin çıktı.

Hatırlayanlar olacaktır; bu karara karşı tepki olarak Meksika Hükümeti’nin projeyi iptal etmesi için başlatılan kampanyaya dünyanın farklı ülkelerinden başka birçok entelektüelle birlikte Orhan Pamuk da imza vermişti.

Başka pek çok farklı eylemle canlı tutulan kampanya geçtiğimiz 27 Şubat 2012 günü amacına ulaştı: Kutsal topraklardaki maden arama projeleri Meksika Eyalet Mahkemeleri tarafından durduruldu ve iptal edildi.

Ümit edelim ki, bu zafer Türkiye’de tehlikede olan pek çok kutsal alan için de örnek bir başarı öyküsü olsun.

Aşağıda Meksikalı yönetmen José Álvarez’in Wirrirakaların Wirkuta’ya kutsal yolculuklarını kameraya aldığı 2009 tarihli Flores en el desierto (Çöldeki Çiçekler) isimli belgeselinin ‘trailer’ını bulacaksınız. Bana paylaşmaya değer geldi…


%d blogcu bunu beğendi: