Sevdalı Kaçakçı

bir esrik* kuş diğer suretim
güzellemelerden kovulmuş kanadı ağır
taşbaskılarda belki bulunur
sözcüklerin düşmanı ağzı
bir yolcudur eşyasını yanında taşır
avuçlarını açmaz açsa deprem kırıkları
kendine çok yüreğine girilmemiştir
girenlerse labirent kayıpları
sessizce sorguya çeker bir yangını
kül kimin külü yanan kim
ateş mi sen mi bu mührün artıkları
eğri sevda kendini yansırsın
çektiğin acı kendi kalelerin
kapılarını zorlarda açamazsın
çünkü dışardasın kambur yanılırsın
içerden açan diğer anahtar
küskün bir çocuğu koynuna atar
sen bensin yani en girilmez kapım
ve bir gözetleme kulesiyken ölüm
yağmur olup inadına sızansın

iki mevsim arası
baharın gedikleri

-Oluşum, aylık sanat ve düşün dergisi, yıl: 6, sayı 20/62 Haziran 1979, Ankara, 1979 sf.19
*Orjinalinde ‘eskrik’ olarak yazılmış.

Bundan yıllar evvel çevirmenler arasında şöyle bir tartışma geçtiğini hatırlıyorum: Bazı çevirmenler siyah ya da siyahi yerine “zenci” yazdıklarını (yazabileceklerini), çünkü bizde ırkçılık olmadığı için “zenci”nin kötü anlamlar içermediğini iddia ediyorlardı.

Tartışmanın hassas noktası şuydu: Türkiye’de ırkçılık olsa bile siyahlara karşı bir ırkçılık yoktu.

Irkçılık olmadığı için değil, siyah olmadığı için! Irkçılık vardı ama “siyah” insanlar -en azından yeterince- yoktu. Bu yüzden de “zenci” kelimesi Türkçede bugüne kadar ırkçı tiplerin ağzında kirlenmeden tertemiz kalabilmişti(!).

Tanpınar’ın Mektupları‘nı okuyunca bu tartışmayı hatırladım. Tanpınar, bundan 60 yıl kadar evvel siyahların, ya da daha doğrusu rengarenk insanların, olduğu yerlere gitmiş ve oradan dostlarına mektuplar yazmıştı. Aşağıda, o mektuplarda ırkçılığın açığa çıktığı -“zenci” kelimesinin kirlendiği- bazı bölümlerin altını çizdim. Ama bu alıntıları yaparken, asıl derdim Tanpınar’ın nasıl da ırkçı olduğunu göstermek değil.

Daha çok şunu göstermek: (Tanpınar’ın pek çok hazin yanından biri de “başkaları ne der” diye düşünen, öyle yaşayan biri olmasıydı.) Tanpınar’ın bu düşüncelerini bu kadar rahat yazabilmesinin, hiç tepki görmemesinin, bunların (hiç şerhsiz) 1974’ten bu yana yayınlanabilmesinin bize ırkçılığın nasıl da yerleşik olduğu bir toplumda yaşadığımızı gösterememesini göstermek. Hepsi bu…

***

(…) Arkasından Saint Germain’de Kübalı bir sulh peygamberi şair gördüm. Kitap İmzaladı. İspanyolca yazıyor. Sivil giymiş evkaf hademesi gibi bir herif. Montparnasse’da, Saint Germain’de koyu, az açık, bir yığın renkli dâhi var. Bereket versin garsonlar ve patronlar Fransız. Cumartesi akşamı yemeği Abidin’le pansiyonda yedik. Pansiyona birinci gidişimde şoför Bakırcıyan adında Défense Nationale’de yahut Résistance’da on bir yara almış bir Ermeniydi. Bana brövelerini gösterdi. İkinci gidişimde -ki Abidin’i alıp sergiye gittik, Güzin’in sıhhatinden korktuğu için (!) telefonla otomobille gelmemi söylemişti- şoför Cezayirli bir Araptı ve yolda birçok İstiklal mücadelesi yaptı. Ben elhamdülillah çektikçe herif yerinden zıplıyordu. Unuttum, Ermeninin oğlu bilmem ne fakültesinde birinci olmuş, onun da kilosunu öğrendik. Abidin’de Jean isimli enteresan bir sinemacı tanıdım. Harika konuşuyor. Bayağı beni heyecana getirdi. Halis Fransız, bu da beni çok şaşırttı tabiî. (…)
(Paris, 14 Şubat 1955, Adalet Cimcoz’a, sf. 112-113.)

(…) İngiliz santimantalitesinin bir tarafını bu imparatorluk kaygısı demeyeceğim, gururu yapıyor. Ona güveniyor, seviyor. Meşin gibi zencileri o yüzden kucaklıyor. Bu imparatorluk zevki İngiltere’ye müthiş bir büyüklük fikri vermiş. (…)
(Londra, 9 Ağustos 1959, Adalet ve Mehmet Ali Cimcoz’a, sf. 126-127)

(…) Atilla beni burada bir zenci romancı ile -Baldwin, bilmem neyin Baldwin’i- tanıştırdı. Bir romanını almış henüz okuyamamıştım. Benim tuhaf huylarımı bilirsiniz; öyle zenci, Çinli filândan pek hoşlanmam. Bana hilkatin acaiplikleri gibi gelir. Ben âri ırkdanım. Buna rağmen oğlan müthiş sevimli. Ecinni gibi bir şey. Gayet tatlı el işaretleri var. Bu işaretler ve güzel gözleriyle yamyam dişlerini unutturuyor. Yakında, galiba gelecek hafta İstanbul’a geliyor. New York’da bir piyesinde oynayan aktörümüze misafir olarak. Herhâlde tanıyacaksınız. Pek şeker şey. (…)
(Paris, 8 ocak 1960, Adalet Cimcoz’a, sf.158)

(…) Müthiş zenci modası var. Bu pezevenkleri biz harem ağası ederdik. Avrupa fahrî damat yapmış, Paris’te muaşaka için ya İngiliz ve Amerikan bankalarından birine dayanmak yahut kendisini “negrifier” etmek lazım. Mastarı bendeniz icat ettim. Herifler, şehvetli ceylan bakışlarıyla bazen beni kızdırıyorlar, bazen de çok hoşuma gidiyor. (…)
(Paris, 9 Nisan 1953, Sabahattin Eyüboğlu’na, sf. 245-246)

Tanpınar’ın Mektupları, Hazırlayan: Zeynep Kerman, Dergâh Yayınları, Eylül 2001, istanbul, 308 sf.


Hikaye, Bingöllü öğretmen-yazar Akif Arda’nın Ağustos 2002′de yayımlanan Kamçurcu adlı kitabından. Kiğı’nın Xurs (Darköprü) köyüne bağlı Mexsan mezrasından olan Akif Arda’nın babasından dinlediği bir hatıradır.

“1915 yılının Nisan-Mayıs aylarıydı. Yağmur yağıyor, karlar eriyor, akarsular alabildiğine kabarıyordu. Çemémezin (Büyüksu, Peri Suyu) kıyısında, kabaran suyu seyretmek için ben, Memedi, Eli dolaşıyorduk. Ben altı, Memedi sekiz yaşında birer çocuk iken Eli on beşinde bize göre çok güçlü bir delikanlı idi. Dolaşa dolaşa Berevan Tarlası’nın yüksek tepesine gelip durduk. Burada azgın ve bulanık suya yamaç aşağı taş yuvarlamaya başladık. Biz suya taş yuvarlayıp zevkini almaya çalışırken, kucağında çocuk taşıyan tanımadığımız bir kadın yanımıza geldi. Kadın son derece perişan, tedirgin ve bezgindi. Hala gözümüzün önünde, olduğu gibi hatırlıyorum. Uzun boylu ve güzeldi. Elbiseleri yırtıktı. Ağlıyordu. Su kıyısı boyunca yukarılardan gelip aşağı doğru göç eden muhacirlerdendi (Ermeni?). Kucağındaki bebek henüz yürüyemeyecek kadar küçüktü. Yanımıza gelir gelmez yalvaran sesiyle bize şöyle dedi: “Ne olur, beni bebeğimden kurtarın, alın suya atın” dedi. Evet, belki garip gelebilir ama ben canlı tanığım. Anne savaşın ve zorunlu göçün yarattığı korkunç sonuçtan dolayı bebeğinden kurtulmak istiyordu. Kendisi kıyamıyordu bebeğine. Can derdine düşmüş, aç ve perişandı. Artık annelik şefkatini yitirmiş, kendisini kurtarmayı düşünüyordu. Bebek de bir deri bir kemik kalmıştı. Belki de onun daha fazla acı çekmesini istemiyordu. Ağlayarak yalvardı, kucağında tuttuğu bebeği Eli’ye uzattı. Eli, istemeye istemeye bebeği aldı, sağ avucunun üstüne yerleştirdi, bulunduğumuz yüksek tepeden alt tarafımızda akan suya olan gücüyle taş atar gibi fırlattı. Ancak şimdi anlıyorum ne kadar korkunç manzara olduğunu. Bebek anında bulanık suda kayboldu. Kadın, artık bebeğinin yokolduğunu anlayınca, annelik şefkatinin verdiği acıya dayanamadı; ağlayıp çığlık attı, o da kendini azgın suya attı. Su, anneyi sürükledi, halı büyüklüğünde bir adaya bıraktı. Adada iki gün iki gece bağırıp çağırdı. Hiçbir tarafa gidemiyordu. Üçüncü gecede şiddetli yağmur yağdı, rüzgâr esti. Sabah kalkıp Çem’e baktığımızda su daha da çoğalıp bulanmıştı. Halı kadar ada da kadınla beraber yok olmuştu.

(…)”

Akif Arda’nın Ağustos 2002de Düşünceler Dükkanı etiketiyle çıkan Kamçurcu isimli kitabında sf. 5-6da yer alanBen Bir Türküm, Dinim Cinsim Uludur” isimli öyküsünden. Boldlar bana ait.

Görseller Lübnanlı sanatçı Naeema Zarif imzalıdır.



Çocuk bayramlarının bu kadar hazin olabileceğini asla düşünemezdim…

Kuzey Amerikalı yazar ve çizer Edward Gorey‘in The gashlycrumb tinies serisine dahil kötücül alfabeyi görünce aklıma hemen Türkiye’de hem başka bir dilde, hem savaşta, hem sürgünde, hem yoksullukta, hem gurbette yaşamaya zorlanan Kürt çocukları geldi ve bu alfabeyi Kürt çocukları için uyarlamanın uygun düşebileceğini düşündüm. Aşağıdaki video bir çeviri değildir, metnin orjinalini görmek isteyenler şuradan izleyebilirler.

Aşağıdaki videoda alfabe İngilizce, dil Türkçe, isimler Kürtçe. Türkçe bilen Kürt çocukları için yazıldı.

Biliyorum, aşağıdaki hikayelerde (ve gerçek hayatta) patır patır ölen Kürt çocukları Kürtçe nedir, Türkçe nedir, alfabe nedir bilmezlerdi. Ama Türkçe ya da Kürtçe okuma yazma öğrenme şansı olan çocuklar onların hikayelerini bilebilirler. Hatta bilmeliler, asla unutmamalılar ve her yerde anlatmalılar.

Çünkü çok iyi biliyoruz ki, hepimiz o ölü çocukların arasında boy verdik…

Aram Haçaturyan: Gayane

Nisan 20, 2012


Ermeni besteci Aram İlyiç Haçaturyan’ın Gayane (Gayeneh ya da Gayne) Balesi SSCB sınırı yakınlarında bir kolhozda yaşayan Ermeni kadın Gayane’nin hikâyesini anlatır. Kolhozun çalışkan işçileri arasında tek avare Gayane’nin kocası Giko’dur. Gayane ve Giko bu yüzden karşı karşıya gelirler. Giko geri adım atmaz ve saldırganlaşır, Gayane Sovyet sınır karakol komutanı Kazakov’dan yardım alır. Olaylar gelişir ve hikâye Gayane ile Kazakov da dahil üç çiftin düğünü ile sonlanır.

Dünya prömiyerini 1942 yılında SSCB’nin o zamanki adıyla Molotov (Perm) kentinde yapan bu dört perdelik balede hikâyenin bazı bölümleri kolhoz yakınlarındaki dağların arasında bir Kürt köyünde geçer. Finalde evlenen çiftlerden biri de Kürt kızı Ayşe ve Gayane’nin erkek kardeşi Armen’dir. Eserde ayrıca benim buraya alamadığım Kürt Gençlerinin Dansı isimli harika bir bölüm de bulunmaktadır.

Aşağıdaki sahnede -Ayşe’nin uyanışı ya da monologu- Armen Ayşe’yi hatırlar ve Ayşe Armen’in zihninde uyanır. 1964 yılında Bolşoy Tiyatrosu’nda sergilenen bu temsil bizzat Haçaturyan’ın şefliğinde gerçekleştirilmiştir.


Aynı temsilden şu sahneyi de eklemeden edemedim. Haçaturyan’ın Gayane Balesi en çok Kılıç Dansı (Sabre Dance) bölümüyle bilinir. İsmen bilmeseniz de duyunca muhtemelen hatırlarsınız. Ama ben müzikten çok dansın kendisini merak ediyordum ve aşağıdaki videoda Armen’in girişteki 2 dakikalık dansının ardından çok görülesi bir Kılıç Dansı başlıyor, onu da paylaşmak istedim.


Son olarak, tabii ben burada Haçaturyan’ın Gayane Balesi’nden çok küçük iki parça sunabildim. Siz fırsat buldukça Bu Ermeni Usta’nın elinden çıkan her eseri bol bol dinlemeye bakın. İnternetten ulaşabilirsiniz. Kaçırmayın…

Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları tarafından hazırlanıp geçtiğimiz yılbaşında raflarda yerini alan Sessizliğin Sesi, Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor isimli kitabın, benim açımdan en hüzün verici yanı, kitaba konuşan tanıkların bir adlarının olmamasıydı.

Kitabı hazırlayanlar, bize seslerini duyurdukları tanıklara isim vermeyerek sessizliğe dair bir metafor oluşturmayı denemişler -en azından benim aklıma bu geldi- lakin bir “şey”den ismini esirgediğiniz zaman o “şey” ortadan yok olur, “sessizliği” ve “sesi” de dahil her şeyini alıp bizi terk eder.

O “şey”i çağırmak, yeniden aramıza katmak  ve o “şey”e ait “sessizliğin sesi”ni duyabilmek için ona bir isim vermemiz gerekir. Bu da bizleri kitap üzerine bir dostumuzla ya da bir başka okurla konuşurken tanıkları (en azından, kendileri tarafından özel olarak seçilmiş) adları yerine memleketleriyle (en kolayı, dil hep en pratik olanı izler) anmak zorunda bırakıyor ki, tanıklar namına çok hoş bir durum olmadığını buradan belirtmek isterim.

Farklı yaşlardan, farklı coğrafyalardan, farklı cinsiyetlerden, hikayelerden, bakış açılarından toplam 15 Türkiyeli Ermeni tanığın ‘Türkiye’de Ermeni Olmak’a dair duyduklarını, yaşadıklarını ve fark ettiklerini bizlerle paylaştıkları kitaptan ben de bazı bölümlerin altını çizmeye çalıştım. Ancak aşağıda okuyacaklarınızın kitapta karşılaşacaklarınızın çok az ve sınırlı bir kısmı olduğunu hatırlatayım. (Boldlar bana ait.)

Siz kitabı edinip okumaya bakın, kaçırmayın…

***

?, Erkek, 1949, Nişantaşı-İstanbul

(…)Dedem Varlık Vergisi’nden sonra, ölümüne kadar, 8 yıl hiç konuşmadı. Hiçbir şey konuşmadı, evden çıkmadı, sanki dilsizmiş gibi sırf hareketlerle konuştu. Çok iyi hatırlarım, Harbiye’den Osmanbey’e taşınmışlardı, camın önünde bir koltuğu vardı, orada otururdu. Beni dizine alırdı, iki-üç saat okşar severdi, tek kelime konuşmazdı. Çünkü çok ağır bir travma bu, hayata kaç defa başlayacaksın? Babam her şeyi üstüne almak suretiyle dedemi kurtarmış, kendi gitmiş. O günkü gazetelerde ‘kafile1’, ‘numara1’ diye babamın adı çok net geçiyor. Varlık sıfır oluyor, sonra yeniden başlıyor babam. Dedem ise hayata küsüyor. Ben mesela dedemi sokakta hiç görmedim. Sağlam bir adamdı, hastalığı olan bir adam değildi. Sokağa hiç çıkmadı ve hiç konuşmadı.(…)

?, Erkek, 1961, Eruh-Siirt

(…)Babam dedi ki “Sana gâvur diyecekler, öbürlerine de diyorlar ama seslerini çıkarmıyorlar. Seni öldürmezler, dayağını ye, sesini çıkarma gel evine. Bir yerin kırılsın da sesini çıkarma.” Bu bilinci babam bana verdi. Öyle dayak yiye yiye büyüdüm. Öyle dayak yiye yiye büyüdüm. Yedi sekiz yaşlarında iken büyük adamlar beni kulaklarımdan tutup yere vuruyorlardı, “Gâvurdur, kemiği kırılmaz, sağlamdır” diyorlardı. Bizim orada bir uçurum (Tehtameterxanê) vardı. Oradan insanlarımızı atmışlardı, kemikleri üst üsteydi, beni o uçurumlara götürürlerdi. “Dedelerinin kemiği orada, seni de oraya atacağız” diye tehdit ederlerdi.(…)

?, Kadın, 1981, Mutki-Bitlis

(…)Dönme kararı aldıklarında dört kardeş de evliymiş. Hatta çocukları da varmış hepsinin. Babam eve gelip dönme kararını söylediğinde annem evi terk ediyor. Babamın diğer kardeşlerinin eşleri de karşı çıkıyorlar. Annem evi terk ediyor ama birkaç hafta sonra dönüyor evine. “Mecbur kaldım” demişti bir keresinde bana… Annem de babam da şimdi Müslüman, ikisinin de kimliğinde ‘Müslüman’ yazıyor ama ben vaftiz olduğumda onların vaftiz kayıtlarını da gördüm. Bitlis’te vaftiz olmuşlar.

(…)

Evlenmeden önce Ermenice özel ders almıştım. Biri, sağ olsun, gönüllü olarak bana uzun süre ders verdi. Konuşmaya, okumaya, yazmaya başlamıştım ama biraz ara verince tekrar başlayamadım ve öğrendiklerimde geriledim, çünkü sosyal hayatta kullanamadım ve gittiğim kilisede de Türkçe ibadet ediyoruz. Vaftiz olurken çok değerli ve anlamlı bir isim aldım ama Türkçe ismimi kullanıyorum.(…)

?, Kadın, 1961, Samandağ-Hatay

(…)Anneannem anneme anlatmış kadınların utanarak sıkılarak gelişlerini… Çünkü yolda tecavüze uğramışlardır ve orada gebedirler, o gebeliklerinden dolayı çok utanıyorlar ama yapabilecekleri bir şey yok, çünkü onlar canlarına kıyamamışlardır. O kadar da kolay bir şey değildir.(…)

?, Erkek, 1941, Gümüşhacıköy-Amasya

(…)O zamanlar Kıbrıs olayları da vardı. Makarios’un kuklaları yakılır, sokaklarda gezilir, “Kahrolsun Kıbrıs! Kahrolsun Hıristiyanlar! Kahrolsun Ermeniler!” diye bağırırlardı. Anneannem hemen “Aman ortada durmayın, gelin içeri” diyerek bizi sokaktan toplardı. Bayramlarımızda kapılarımıza kedi köpek leşleri asılırdı.

(…)

Ama mesela Erzincan’a gittiğimde içim parçalandı. Erzincan Hastanesi’nde bütün Ermenileri toplamışlar, o zaman tifo, tifüs salgını var, aşı geliştirmek istiyorlar, Ermeni denekler üzerinde denemişler. Bunu yapan adamı profesör yapmış, mikrobiyoloji enstitüsünden kürsü vermişlerdir, hoca olmuştur.(…)

?, Kadın, 1950, Malatya

(…)Kızım da burada evlendi. Alenen düğün de ettik. Öyle kendimizi saklamadık burada. Kızımın iki çocuğu oldu, Sarkis ile Avedis. Büyük torun doğunca dedim ki  “Öyle bir isim koyun ki hem onlara uysun, hem bize” Babamız dedi ki “Niye? Dedemizin ismi konacak, Sarkis’tir, Sarkis olacak, bu kadar.” Çocukların vaftizi de burada oldu. Vaftiz yemeğimizi de burada yaptık.(…)

?, Erkek, 1953, Kayseri

(…)Tehcir anılarını anlatırken anneannem çok hüzünlenirdi. Hiç ayrıntıya girmezdi ama Tehcir’den söz ederken bize hep “Gidin buralardan, durmayın buralarda” derdi. Anneannem kız kardeşinin bir Türk’le evlenmesini hiç hazmedemedi. Bu yüzden kendi öz yeğenini hiç görmek istemedi. Çok dindar bir kadındı, sürekli dua ederdi. Bize hep “Aman dikkat edin. Çok mal mülk edinmeyin. Göze batmayın” derdi.

(…)

Bugün 24 Nisan anmaları, “özür diliyoruz” kampanyaları yapılıyor. Bunlar bu ülkedeki vicdan sahibi ve aydın insanlar. Ama bunların bile çoğu Türkiye’de geçmişte ne olduğunu Amerika’da Avrupa’da doktora yaparken öğrendi, bunu kendileri söylüyor. Çünkü Türkiye’de 80 yıldır bunlar anlatılmadı, insanların beyinleri yıkandı. Şimdi bunca zaman sonra insanlara gerçekleri, doğruları anlatmak kolay değil. Elbette çok tepki çekiyor.(…)

?, Kadın 1977, Küçükçekmece-İstanbul

(…)Ermenice bilmeyi çok isterdim. Fransa’daki akrabalarımla Ermenice konuşabilmek isterdim. Bu benim için çok can sıkıcı bir şey. Daha da önemlisi, Ermenice kitap okumak isterdim. Mesela Zahrad’ı okuyamıyorum. Bir şairi anadilinden okumaktan daha güzel bir şey yok. Mesela Yıkıntılar Arasında’yı okumak istiyorum, bulamıyorum Türkçesini. Bu bende bir eksiklik duygusu yaratıyor.(…)

?, Erkek, 1935, Kadıköy-İstanbul

(…)Bütün Kafileyi öldü sanıyorlar. Ölüleri soymak için aralarında dolaşmaya başlıyorlar. Büyükannem o zaman bir fundalığın arasına gizleniyor, onu görmüyorlar. Onlar çekip gittikten sonra çocuklarını orada gömüyor. Tek başına kalınca Erzincan civarında bir köye sığınıyor. Bir yaşlı Türk kadın büyükannemi saklıyor. Ermeni olduğunu bile bile saklıyor aslında. Bu çok tehlikeli, çünkü köylere emir gitmiş, “Evinde Ermeni saklayan, evinin kapısında asılacak”  diye. Bu yaşlı kadın ona rağmen büyükannemi geceleri yanında, gündüzleri ise kümeste saklıyor.”

(…)

Tam işler yoluna giriyor derken babama Yirmi Kura Askerlik çıkmış. Denizli Çivril’e gidiyor, ne idüğü belirsiz bir askerlik… Asker elbisesi giydirmiyorlar. Çöpçü elbisesi vardı o zamanlar, eski kahverengi, onlardan giydiriyorlar, çünkü asker değil bunlar. Yani kampa götürülüyor, gayrimüslim ya… Benim babamın gittiği birlikte bir tane Ahmet, Mehmet yok. Hepsi Niko, Pandeli, Artin, İzak mizak…(…)

?, Kadın, 1988, İstanbul

(…)Otobüsten indim, okula doğru yürürken beyaz bereli, sivri burunlu ayakkabı giymiş biri “Hey, Ermeni!” diye seslendi. Hiç cevap vermeden yürümeye devam ettim. O da arkamdan “Hey, sana diyorum!” diye bağırmaya devam ediyor. Baktım, sabah erken saat olduğu için etrafta tanıdık kimseyi göremeyince gerisin geri otobüs durağına dönüp ilk gelen otobüse bindim. Bir baktım ki gelip karşıma oturdu. Pis pis sırıtan bir tip…

(…)

Birkaç gün korkumdan evden çıkamadım. Okula gitsem mi gitmesem mi derken finaller kaçtı. Savcıya gittik, şikâyette bulunacağız, adam “Gazze’de çocuklar ölüyor, sizin uğraştığınıza bak!” dedi. Annem şoka girdi tabii. Savcıya göre “Ermeni’ysen okulunu ona göre seçeceksin.” Annemler dekana gittiler. Dekan da “Bunlar kara cahiller, çeker vururlar. Ne kendi başını belaya soksun, ne benim başımı belaya soksun. Okula gelmesin” demiş. Valiliğe dilekçe yazdık. Oradan da ses çıkmadı. Bir süre sonra okula gittim. Başlarına bir şey gelecek diye kimse konuşmuyordu benimle. Hâlâ da öyle.(…)

?, Erkek, 1950, Kumkapı-İstanbul

(…)Dedem Tevfik askerde Müslüman olup kendi kendini sünnet etmiş.

(…)

Askerden sonra eve dönmüş. Artık Müslüman olduğu için her sene bir kadın getirmiş eve. Getirdiği kadınlar da Ermeni kadınları, kesim artıkları. Başka kadın da getirmiyor. Hepsinden de beşer beşer çocuk yapmış, olmuş 15 çocuğu. Dedem artık Tevfik Çavuş. Gaziydi ama gazi kartını almadık ki Ermeni olduğu anlaşılmasın. Kızlarından üçünü dördünü Ermeni’ye vermiş. Annemi de Ermeni’ye vermiş. Dedemin inancı falan yoktu. Ne camiye, ne de kiliseye giderdi. Hiçbir inancı yoktu. Dedeme “Allah var mı?” filan diye sorsalardı ona bile ne derdi bilmiyorum. Dedemde dinle ilgili hiçbir şey görmedim.(…)

?, Kadın, -, İstanbul

(…)Bir Müslüman’ın, bir Musevi’nin ya da bir ateistin varlığından rahatsız olmam. Beni rahatsız eden, geçmişe ya da kimliğe duyulan saygısızlık. Kendi mesleğimden bir örnek vereyim. Mimarlıkla ilgili sempozyumlarda, Rumların yaptığı evleri ‘Türk evi’ diye anlatıyorlar. Ya da Kayseri mimarisi diye Ermenilerin orada yaptığı taş evlerden söz ediyorlar. Van’ı anlatırken Ahtamar’dan bir cümleyle bile bahsetmiyorlar. Bu kültürün temellerinde var olan ana elementlerin bahsi geçmiyor. İşte bunlar ağırıma gidiyor. İnkâr sadece soykırımı reddetmek değil, bu da bir inkâr…(…)

?, Kadın, 1992, Yeşilköy-İstanbul

(…)19 Ocak’ta Hrant Dink’in öldürüldüğünü de okulun servisinde duydum. Servis şoförümüz Karslıydı. Ermenice de bilirdi. Haberi duyunca radyonun sesini açtı ve aynadan bana baktı. Ben de birden ağlamaya başladım. Dink ailesinden pek çok kişiyi de Kınalıada’dan tanıyordum. Eve geldim anneannem ve dedemle konuştum. Anneannemin bana ilk tepkisi “Böyle konuşmaya devam edersen kafanın arkasından üç tane kurşun yer ölürsün” oldu. Dedem ise ona “Saçmalama kadın” dedi.(…)

?, Kadın, 1957, Bir Kuzey Ege kasabası.

(…)Annemin Ermeni olduğunu belli bir yaştan sonra öğrendim. Çocuk yaştayken annemizin lehçesindeki farklılıkları görebiliyorduk ama evde hiçbir zaman onun Ermeni olduğu söylenmiyordu. Bize anlatılan hikâye şuydu: Annemizin babası anneannem öldükten sonra bir Ermeni kadınla evleniyor. Aslında annemiz Müslüman, anneannemiz Müslüman, dedemiz Müslüman, herkes Müslüman, fakat evlendiği kadın Ermeni Hıristiyan, annemi de o Ermeni kadın büyüttüğü için annemin lehçesi farklı… Gerçeğin böyle olmadığını çok sonra öğrendik.(…)

?, Erkek, 1980, Bağlarbaşı-İstanbul

(…)İnsanın dayanma gücünü anlayamıyorum. Üç çocuğun karının gözünün önünde öldürülüyor, senin komşuların da bunu biliyorlar, sonra sen yaşamaya devam ediyorsun aynı kasabada, tekrar çocuk doğuruyorsun… Aklım bunu hiçbir zaman alamamıştır. Çok hikâye var ama en çok bu hikâye ağır geliyor bana. O yaşandıktan sonra o hayat aynı yerden nasıl devam ediyor? 1915’te kimin ne yaptığı beni ilgilendirmiyor. Kimin ne yaptığını biliyoruz, çünkü ortada bir sonuç var: Bir nüfusun üçte biri yok olmuş gitmiş. Beni kimin ne yapmadığı ilgilendiriyor. Komşun öldürülürken sen ne yapmadın? Ya da nasıl yapmadın? Nasıl izin verdin? Ben hep bunu düşünüyorum.(…)

Sessizliğin Sesi, Türkiyeli Ermeniler Anlatıyor, Derleyen Ferda Balancar, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, Aralık 2011, İstanbul




it may not always be so
e.e.cummings (1894-1962)

her zaman böyle olmayabilir sevgilim; ve ben
diyorum ki, eğer o meftun olduğum dudakların
dokunursa bir başkasınınkine ve o sevgili güçlü parmakların iyice
kavrarsa bir başkasının yüreğini, benimkine yaptığı gibi kısa bir süre önce,
eğer bir başkasının yüzüne dökülürse o ibrişim saçların
benim de çok iyi bildiğim bir sessizlikte ya da
senin o insanı uğunduran sözlerin arasında
beni cansız bir ruh gibi naçar bıraktığında olduğu gibi;

eğer bu olursa, diyorum canım benim, eğer bu olursa
işte o an hiç durma, küçücük bir sözcük gönder bana
beni ona götürebilecek, ellerini sıkıp,
tüm iyi dileklerimi kabul et, Diyebileceğim bir sözcük.
Ancak o zaman yüzümü öteye dönerim ve çok uzaklardan
kayıp ülkelerde şakıyan bir kuşun korkunç şarkısı duyulur

Günlerin Çocukları. Eduardo Galeano’nun yeni kitabının ismi bu. Takvim formatında. Her günün bir hikayesi var. Günlerin Çocukları, bu ay Latin Amerika ve İspanya topraklarında yürümeye başladılar. Bu yıl bitmeden Türkiye’ye de yetişirler diye ümit ediyorum.

Kitabın ismi “uzayı zamanın kurduğunu” söyleyen Mayaların Yaratılış inanışından geliyor, diyor Galeano Arjantinli Ñ dergisine verdiği röportajda: “Ve günler yürümeye başladılar. Ve onlar, günler, bizi meydana getirdiler. Böyle dünyaya geldik işte hayatı kovalayan ve araştıran bizler; yani günlerin çocukları.” Aşağıda bu yeni kitaptan bir kaç günün hikayesini bulacaksınız. İspanyolca bilenler şuradan daha fazlasını okuyabilirler.


30 Mart
Temizlikçi Kadınlar Günü

Maruja’nın yaşı yoktu.
Önceki yaşlarından bir şey anlatmıyordu. Sonraki yaşlarından bir şey beklemiyordu.
Güzel değildi, çirkin de değildi, şöyle böyle de değildi.
Ayaklarını sürüyerek yürüyordu ve elinde de hep bir toz bezi ya da süpürge yahut bir kepçe oluyordu.
Uyanıkken başını omuzlarının arasına saklıyordu.
Uyurken başını dizlerinin arasına saklıyordu.
Onunla konuştuklarında yere bakıyordu, karıncaları sayar gibi.
Kendini bildi bileli yabancı evlerde çalışmıştı.
Lima şehrinin dışına hiç çıkmamıştı.
Yıllarca ev ev çalışıp durmuştu, hiçbirinde fark edilmemişti.
Sonunda insan gibi davranıldığı bir yer buldu.
Birkaç gün sonra da göçtü bu dünyadan.
Ama sevgiyi tatmıştı.

30 Ağustos
Kayıplar Günü

Kayıplar:
Mezarsız ölüler,
isimsiz mezarlar,
terörün yuttuğu kadınlar ve adamlar
savaş ganimeti sayılan ve hâlâ öyle olan bebeler.
Ama aynı zamanda:
doğal ormanlar,
şehir gecelerinin yıldızları,
çiçeklerin kokusu,
meyvelerin aroması,
el yazısı mektuplar,
kaybedecek zamanların olduğu ve harcandığı o eski kahveler,
sokaklarda oynanan futbol,
yürüme hakkı,
nefes alma hakkı,
güvenceli işler,
güvenceli emeklilikler,
etrafı çevrilmemiş evler,
kilitsiz kapılar,
birlik duygusu
ve sağduyu.

12 Ekim
Keşif Günü

1492’de Amerikalılar yerli olduklarını keşfettiler,
Amerika’da yaşadıklarını keşfettiler,
çıplak olduklarını keşfettiler,
günah diye bir şeyin olduğunu keşfettiler,
başka bir dünyanın kralına ve kraliçesine ve
başka bir göğün tanrısına itaat etmek zorunda olduklarını keşfettiler,
ve aynı zamanda günahı ve giysiyi de icat eden bu tanrının
güneşe, aya, toprağa ve onu sulayan yağmura tapanların
canlı canlı ateşte yakılmasını emrettiğini keşfettiler.


<




%d blogcu bunu beğendi: