• Kısa cümleler yaz. Her zaman kısa bir cümleyle başla. Dinamik bir dilin olsun. Pozitif ol, negatif olma.
  • Kullandığın dil yaşadığın zamana ait olmalı, yoksa işe yaramaz.
  • Sıfatların aşırı kullanımdan kaçın; özellikle de “harika, büyük, muhteşem, inanılmaz” gibi sıra dışı durumları söyleyenlerinden.
  • Gerçekten yeteneği olan ve söylemek istediği şeyler hakkında samimiyetle hissettiklerini yazan hiç kimse bu kurallara uyarak kötü bir şey yazamaz.
  • Yazabilmek için, ben ilk yazmaya başladığım otel odasındaki o eski yalnızlığımı getiririm hatırıma. Sen de herkese bir otelde kaldığını söyle ama gerçekte başka bir otelde kal. Nerede kaldığını keşfederlerse kırlara, doğaya taşın. Orayı da bulurlarsa gidecek başka bir yerin olsun hep. Bütün gün çalış, o kadar çalış ki, artık yapmayı göze alabileceğin tek şey günlük gazeteleri okumak olsun. Sonra bir şeyler ye, tenis oyna ya da hiçbir şey yapma, yahut yalnızca bağırsaklarını çalıştırmana yarayacak kadar yorulacağın bir işle uğraş ve ertesi gün yeniden yazmaya başla.
  • Yazarlar tek başlarına çalışmak zorundadırlar. Yalnızca sonunda eserlerini bitirince kendilerini göstermeleri gerekir, yalnızca o zaman ama, daha fazla değil. Yoksa New Yorklu yazarlara dönerler. Bir şişenin içinde yaşayan solucanlar gibi, birbirleriyle ve şişeyle olan ilişkilerinden beslenmeye çalışırlar. O şişenin bazen artistik bir biçimi olur, bazen ekonomik, bazen dini bir biçime bürünür. Bir kere şişenin içine düştüler mi, artık hep orada kalırlar. Kendilerini şişenin dışında yalnız hissederler. Kendilerini yalnız hissetmeyi istemezler. İnandıkları şeylerde yalnız olmak onları korkutur…
  • Bazen yazmak bana zor geldiğinde, ihtiyaç duyduğum cesareti bulmak için kendi kitaplarımı okurum ve o zaman onları yazmanın da bana hep zor, hatta bazen imkânsız geldiğini hatırlarım.
  • Bir yazar, eğer gerçekten işe yarar bir yazarsa, betimlemez. İcat eder ya da kendisi kurar; kişisel veya kişisel olmayan bilgilerinden yola çıkarak yapar bunu.

Yukarıda New Yorklu yazarlardan ve şişelereden bahseden maddeyi okuyunca Ernest Hemingway‘in bir aziz olduğunu düşünenler olabilir belki diyerek şunu da belirtmek lazım. Evet, Hemingway tam bir doğa adamıydı ama aynı zamanda büyük bir içiciydi. Hatta bu konuda kendisiyle ilgili şöyle de bir anekdot vardır: Bir gün editörlerinden biri Hemingway’e bir paragrafı ne kadar zamanda yazdığını sorar. Hemingway masasının üstündeki viski şişesini gösterip 1 ya da 2 inç diye yanıtlar (1 inç, 2,5 cm’dir). Vs. vs…

Reklamlar

Türkçede Üsküdar’a Gider İken diye bildiğimiz Katibim şarkısı, yüzyıllardan bu yana Doğu Akdeniz’in farklı dillerinde farklı isimlerle söyleniyor: Türkçede Katibim, Arapçada Ghazali, Ladino dilinde Siente Hermosa

Yıllardır Ortaçağ müzikleri üzerine çalışan Katalan müzisyen Jordi Savall ve eşi Montserrat Figueras,1974 yılında İsviçre’nin Basel kentinde kurdukları Hespèrion XX (2000 yılından itibaren Hespèrion XXI oldu) grubuyla 2010 yılında Fas’ta düzenlenen Fes Dünya Kutsal Müzikler Festivali’nde Ermeni, Yunan, Arap, İbrani, Sefarad müzisyenlerin de katkılarıyla parçayı farklı dillerde söylediler. Aşağıda o festivalde verdikleri JERUSALÉN: La Ciudad De Las Dos Paces isimli konserden bizim Katibim ya da Üsküdar’a Gider İken diye bildiğimiz şarkının farklı dillerde yorumlandığı bölümün videosunu bulacaksınız. Tarih 9 Haziran 2010.

Bu vesileyle, geçtiğimiz Kasım ayında (23-11-2011) hayatını kaybeden Montserrat Figueras’ı da anmış olalım…

Not: Videonun girişinde seste bir sorun var ama sonra düzeliyor. Elde de başka kayıt yok malesef…

“(…)

(Gringo’yu diğer Meksikalı mahkûmlarla beraber kurşuna dizmek için duvarın önüne getirmişlerdir, bu arada Harriet onu bırakmaları için yalvarıyordur. Ateş emri verilir, ateş edilir, Meksikalılar kurşuna dizilmiştir, gringoya kimse ateş etmemiştir, yanındaki Meksikalıların cansız bedenleri yere yığılırken o duvarın önünde şoktadır. Meksikalı askerler gülüyorlardır.)

Meksikalı Komutan: Sizi öldürmeyeceğiz, gringo. Biz dostlarımızı öldürmeyiz. Öyle değil mi yoldaşlar?

Harriet (Gringonun yanına koşar): Hadi gelin, öyle durmayın orada.

Gringo (Doğrularak): Şakaydı.

Harriet: Şaka mı? (Kurşuna dizilenleri gösterir) Şu katliama bakın! Buna şaka mı diyorsunuz?

Gringo: Onların espri ve ölüm anlayışları farklı.

Harriet: Sizi anlamıyorum.

Gringo: Beni anlayamazsınız, burada yaşanan şeyleri de anlayamazsınız. Bu onların savaşı, onların ülkesi, bunun nasıl olacağına karar vermek için bizim onayımıza ihtiyaçları yok. Ben korkakça davrandım. Zavallı kumandan. O yalnızca bana ölümün onun için değerini ve gerekirse hayranlık uyandırabilecek biçimde de ölebileceğini göstermek istedi. Benim başıma asla gelmeyeceğini düşündüğüm için, neredeyse eğlenceli oldu, çünkü hiç hazırlıklı değildim. Ama, biliyor musunuz? Buna değdi… Yalnızca sizi görmek için bile değdi. Muhteşemdiniz! Benim hayatımı kurtarmak için gösterdiğiniz çaba… öylesine etkileyiciydi ki. Tüm varlığımla heyecanlandım.

Harriet: Katlanılmaz birisiniz!

Gringo: Katlanın bana. Lütfen, katlanın bana. Size yalvarıyorum. Bana katlanmayı deneyen birisini görmeyeli çok uzun zaman oldu. Eskiden kadınlar arzuyla iç çekerlerdi. Göğüsleri inip kalkardı… Ne güzellerdi! Hep orada olacaklarını düşünürdüm… Bıyığımda nefes nefese… Bakışlarımı çözmeye çalışırken. Bir işaretimi bekleyerek. Ama hepsi gittiler. Beklemediler. Sanırım yeterince aşk yaratmayı beceremedim… hiç birinde.

Harriet: Neydi?

Gringo: Ne neydi?

Harriet: Ne yapıyordunuz arzulamaları için? Ben bir adamı arzulamadım hiç.

Gringo: Dinleyin, daha…neredeyse bir çocukken, bir gün dünyayı değiştirecek şeyler yapacağımı hayal ederdim. Ve bir gece, daha 16 yaşındayken, bir kıza büyük bir şey yapacağıma dair söz verdim. Öyle büyük bir şey ki… beni sevmemesi imkansız olacaktı. Ve ondan sonra, onu aramaya gelecektim. Sordu: “Peki, ama tam olarak ne yapmayı düşünüyorsun?” Kimsenin asla yazmadığı, yazamayacağı dünyanın en güzel şiirini yazacağım. Öyle bir şiir ki, insanlar mutluluktan ağlayacaklar, çaresizce aşık olacaklar. Ve bu dünyadaki anlamlarının ne olduğunu anlayacaklar. “Ah,” dedi “böyle bir şiir yazamazsın. Kimse yazamaz.” Ve ben ona “Bekle” dedim. “Ne kadar zaman?” dedi. O zamanlar daha neredeyse bir çocuk olduğum için, her saat bana sonsuz ihtimallerle dolu geliyordu, ona “Çok değil” dedim. (Bir an durur) Elli yıl boyunca yazdım. İstisnasız hayatımın her günü yazdım. Yazdım, yazdım, yazdım. Uzun uykusuz gecelerde yazdım. Benim olmayan ülkelerde yazdım. Düşmanlarla dolu bekleme salonlarında yazdım. Gençliğim beni terk ederken yazdım. Aşk bana ihanet ederken yazdım.

Üzerinden o kadar yıl geçti ki, şimdi yüzünü bile hatırlamıyorum. Gözlerinin tam olarak ne renk olduğunu, ağzını farklı kılan ona özel çizgileri. Ama bugün, sırtımı o duvara dayamış ölümü beklerken onu sizde gördüm. Ve anladım ki o sizsiniz. O şiiri yazabileceğim tek yer sizin kollarınızın arası… Tanrım… sizi o kadar öpmek istiyorum ki…

(Öper)

İşte bunu yapıyordum. Artık siz de birini arzuluyorsunuz.

(…)”

Alıntı Aida Bortnik’in Carlos Fuentes‘in Koca Gringo (El gringo Viejo) romanından uyarladığı senaryodan. Senaryo 1989’da Arjantinli yönetmen Luis Puenzo tarafından filme çekildi. Başrollerde Gregory Peck (Gringo) ve Jane Fonda (Harriet) vardı. Yukarıdaki bölümü İspanyolca olarak şuradan izleyebilir (şöyle İngilizce daha kısa bir versiyonu da var), metnin İspanyolcasını şuradan okuyabilirsiniz.

Ek olarak şu bilgiyi de paylaşalım: Fuentes’in Koca Gringosu Kuzey Amerikalı yazar Ambroce Bierce‘in Meksika’daki son günlerini anlatır. Ambroce Bierce Ekim 1913’te (71 yaşında) her şeyi bırakıp Washington’u terk etmiş, Aralık 1913’te Meksika’ya geçmiş ve Ciudad Juarez’de Pancho Villa’nın birliklerine katılmıştı. Kendisinden bir daha haber alınamadı.

Bu çizgi film, Rus animatör Yuri Norshteyn‘in 1979 tarihli Сказка сказок (Masalların Masalı) isimli eserinden kısa bir bölümdür. Eserin adı Nazım Hikmet’in aynı adlı şiirinden gelmektedir. Ben pek sevdim, umarım siz de seversiniz…

Müzik: Mozart Piyano için Konçerto No.4, Sol Majör, KV 41, İkinci Bölüm (Andante). Dinlemek için tıklayınız.

Ben çocuklar için yazmıyorum. Ben yazıyorum. Sonra birisi çıkıp “Bu çocuklar için” diyor.

Hiçbir zaman çocukları mutlu etmeyi amaçlamadım. Ya da hayatlarını iyileştirmeyi, yahut kolaylaştırmayı. Çocuklardan çok hazzetmem ama yetişkinlerden de pek hazzetmem. Pekâlâ, samimi olmak gerekirse, çocukları yetişkinlere göre biraz severim, çünkü yetişkinleri hiç mi hiç sevmem.

Kitap imzalamak korkunç bir şey, aptalca, hiçbir anlamı yok. Ve benim durumumda çocuk okurların güzel annelerini tavlamama bile yaramaz, çünkü ben gayim.

Çocuk edebiyatının bugünkü durumu içler acısı. Felaket. Böyle olmasının sebeplerinden biri de çocuklar için çok fazla kitap olması.

Bizler de birer hayvanız, şiddet yanlısı, katilleriz. Maymunlardan, o güzelim yaratıklardan çok da farkımız yok. Artık uygarlaşmış olmamız gerektiği var sayılır, her gün işe gittiğimiz, dostlarımıza sıcak davrandığımız, yılbaşlarından birbirimize kartlar gönderdiğimiz… ama aslında tüm bu şeyler bizim bütün huzurumuzu kaçırırlar, çünkü doğal halimizle yapacağımız şeylerle taban tabana zıttırlar.

Çocukların kötü şeyler de olduğunu bilmeleri gerekir. Aynı şekilde etraflarında onları seven ve koruyacak olan insanlar olduğunu ama kötü şeyleri durduramadıklarını da bilmeleri gerekir.

Çocuklar değerlidirler, çünkü masumdurlar. Dünyanın bu kadar kötülük dolu bir yer olduğunu bilmemenin getirdiği kocaman bir masumiyetleri vardır.

Kendimizi kötülükten ayrıştıramayız. Yapamayız, bunu derinden hissediyorum. Dünyada o kadar aptalca şeyler yaşanıyor ki insanda hiç cesaret bırakmıyorlar. Ben günden güne umudumu yitiriyorum. Ve bunu yaşamak istemiyorum. Normal hayatımı sürdürüyorum. Gayet iyiyim. Çalışıyorum. Uyuyorum. Şarkı söylüyorum. Yürüyorum. Ama bu arada umudumu da yitiriyorum.

Kazandığım başarı beni hep şaşırtmıştır, hayır, sinik değilim. Evet, geride bir miras bırakmak insana şevk veriyor. Ama bana “Nasıl bu kadar karamsar olabiliyorsun Maurice, bak, kitapların sonsuza dek yaşayacak” diyen insanları da anlamıyorum. İyi de ben sonsuza dek yaşamayacağım. Kitapların hayatı kimin umurunda. Beni ilgilendiren şey benim hayatımdır; şu andan ölümüme dek geçecek olan süre. Çalışabilecek miyim, kendime yetebilecek miyim, ona bakarım.

Genç olmak korkunçtu. Tam bir zaman kaybı. Çok mutsuzdum. İnsanlar bana hangi yaşına geri dönmek isterdin diye sorduklarında tüm samimiyetimle 68 ya da 69 diye yanıtlıyorum.

İnsanlar bana Where the Wild Things Are 2’yi neden yapmadığımı soruyorlar. Hemen def ediyorum onları başımdan. Ne korkunç bir fikir. Ben bir fahişe değilim.

Beni suçluluk duyayım diye yetiştirdiler. Akşam yemeği yemek istemediğim zamanlar, annem berbat bir aşçıydı, bana şöyle bağırırdı: “Kuzenini düşün, bu yemeği yiyemiyor çünkü bir toplama kampında öldü, üstelik öncesinde de açlıktan ölmüş haldeydi zaten!” ve ben Holokost’ta ölen bütün o çocuklardan nefret ediyordum.

Eğer mutlu bir ailem olsaydı, sanatçı olmazdım. Annem ve babam umutsuz hayatlar yaşadılar; ben ve kardeşim onlara karşı çok acımasız olduk. Özellikle anneme karşı. Ama anlamıyorduk. Çocuktuk. Onun deli olduğunu bilmiyorduk.

Eşim Eugene ve ben evlat edinmeyi hiç düşünmedik. Ben fazlasıyla patavatsızımdır. Bir çocuğun başını yakabileceğimin hep bilincinde oldum.

Ben tam bir deliyim, bunu biliyorum. İlginç görünmek için söylemiyorum, işlerimin bu yüzden iyi olduğunu biliyorum, deliliğe ait yerlerden kök aldıklarını biliyorum. Asla sahte bir alçakgönüllülüğe tenezzül etmedim.

Maurice Sendak‘ın efsanevi çocuk kitabı Where the Wild Things Are Türkçeye 1985 yılında Canavarlar Ülkesinin Kralı olarak çevrilmiş. Ben okumadım. Sendak’ın geçtiğimiz 8 Mayıs’taki ölümünden sonra öğrendim böyle bir kitabın ve yazarın varlığını. Ama ölümüyle tanıştığım çizimlerini ve bu vahşi şeyleri çok sevdim. Geçtiğimiz Pazar Arjantin gazetesi Pagina 12’nin hafta sonu eki Radar’da söyleşilerinden hazırlanmış bir derleme okudum. İlginç bulduğum bazı bölümleri sizinle paylaşmak için çevirdim. Durum budur.

“(…)

Şimdi, benim asıl sorunum fazla moral, yani Mümtaz öyle der. “Herkes bir şeyden ölürse, sen de fazla moralden kendine fazla yüklenip güvenmekten ölebilirsin” diyor. Bunda biraz haklı, çünkü, ben buraya geleli, asıl geliş nedenimin hastalık olduğu gerçeğini, kafamdan silip atmak konusunda öylesine ileri gittim ki Mümtaz’ın haberi olmadan tüm Londra’yı yürüyerek tanıyıp öğrenmeye kalkıştım. Bunun nedeni işin ucuzluğu bir yana, bir kentin ancak yürünerek tanındığına kesin inancımla, hastalık gibi tatsız bir sorunun, inançlarımın önüne çıkmasından hiç hoşlanmayışım.  Ama sonunda işi o kadar ileri götürdüm ki, bir gün halsizlikten yollarda bayılıverdim. Önce kızdım kendime, “ulan Sevgi, sende hiç iş kalmamış”, ama sonra Mümtaz’dan aldığım mesafenin en azından yedi buçuk kilometre olduğunu öğrenip üstüne de haklı bir zılgıt yiyince, ukalalığı bir yana bıraktım. Oysa bu hafta özel olarak dinlenmem gerekiyor. Çünkü, doktora her görünüşümde, öyle sağlık ve güç tablocukları çiziyorum ki, adam bu hafta sonunda iğneyle birlikte o ağır kapsülü de bir anda verip, bana yüklenmeğe karar verdi. Oysa benim iki gündür dizlerim titriyor.

(…)

Bana sorarsan ben ilk günden beri yazdıklarımda, hiç de öylesi uçurumlar bulamıyorum bir türlü. Eh elbet kimse saymıyor yerinde, hayatta üç koca değiştirip, kanser de olabildiğime göre, Kızılay anıtı gibi, düşündüklerimi hep aynı taşa yontacak değilim ya.

Boş ver, bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. En matrağı da, Türk Dil Kurumu Ödülü. Oradaki ebennekalara, bana bir cenaze çelengi gönderme fırsatı yaratmamış olmak da ayrıca sevindirdi beni.

Bu arada en çok, Dimitrof’la çeviri ödülü almak güldürdü beni. Onlar cenazecilikte daha başarılı çıktılar doğrusu! Oysa ben öyle bir çeviri yapmış olduğumu, telif hakkımı koparmayı bir türlü beceremediğimden, unutmuşum. Bu günlerde Mümtaz’ın Türkiye’ye birkaç günlüğüne gitmek olasılığı var, kocamı silahlandırıp Ankara Sanat’ın üstüne, telif hakkım için, bir güzel salayım da, ödül kazanmış çeviriyi, çeviricisine bedavaya çıkartmanın acı sonuçlarına katlansınlar! Ayrıca şu anda oynadıkları çevirinin Hedda Zinner’le pek bir ilişkisi kalmış değil, hani bu işler ciddi olsa, yazarının tiyatroyu da, hatta bu sonuçlara yol açan beni de bir güzel davalaması gerekir.
(…)

(…)

Sağlığım iyiye giderse, -burada bazı İngiliz edebiyatı kursu falan var, disiplinli bir çalışma, öğrenmek için- böyle şeyler düşünüyorum. Öyle, öyle çok şey düşünüyorum ki, değil hayatı şimdilik fazlaca uzun olmayacağa benzer birinin zamanına, iki ömre bile sığmaz.

İçimde, bir türlü gem vuramadığım bir yaşam hızı; geceleri plan kurmalardan gözlerime uykular girmiyor. Eceli gelen köpek cami duvarına işermiş, o hesap. Gönderdiğin kitaplara çok teşekkür. Ama hayır, teşekkür sözcüğünü sana kullanmamağa karar verdim. Yanıma az kitap aldığım bir gerçek, bunu zaman içinde çözümleriz, ama bu karşılık tam oturduğum sokakta nefis, bedava tarafından, rahatlıkla kitap alabildiğim bir kütüphane buldum, şimdilik oradan aldığım İrlanda hikayeleriyle cebelleşiyorum. Ve bu hikayelerde nedense, bizim Selim’de bulduğum tadı bulamıyorum.

Bu arada, senin de ilgilendiğin konu olduğu için sözedeyim, küçük bir sinemada enfes bir Yunan filmi yakalayıp seyrettim. “The Travelling Players” adındaki bu üç saatten uzun süren film gezginci bir tiyatro aracılığıyla, Yunanistan’ın üstünden geçen faşizm dalgası – Alman işgali, iç savaş ve son askeri dönem- içiçe, birbirine geçerek, bambaşka, zaman zaman akıl almaz biçimde sıkıcı, akıl almaz durgunlukta, ama akıl almaz güzel, iç buran ve neredeyse bütün bir tarihi, görüntülerde sergileyen bir biçimde anlatıyor. Aklıma hep sen geldin, özellikle tarihle ilgili yazarlığın açısından. Çok çarpacaktı film seni de. Gerçi filmin sinema açısından eleştirilecek çok korkunç yönleri ve hani bizim Yılmaz’ın çok daha iyi sinemacı olduğunu düşündürecek kadar, ama bütün içinde bakınca, filmdeki bütün ilkellikler, gereksiz uzatmalar, durgunluklar, hatta melodram havaları, sanki tam bilinçle yapılmış gibi. Nitekim bu film bir yerlerde beş on ödül toplamış galiba.

Sevgili Atillâ, yine yazacağım sana, beni güzel mektuplarından ayrı bırakma, bir de şiirlerinden gönder bana, bilirsin ki senin şiirlerinin sessiz ama iyi bir okuyucusuyumdur.

Sevgilerle dost gözlerinden öperim.

Sevgi Soysal
Londra, 20.10.1976

(…)”

Edebiyat Dünyası’ndan Âtilla İlhan’a Mektuplar, Derleyen: Belgin Sarmaşık, Otopsi Yayınları, Şubat 2001, İstanbul. Sf. 76-79. (Boldlar bana ait.)

(Sevgi Soysal bu mektuptan bir ay sonra 21 Kasım 1976’da İstanbul’a getirildi. Ertesi gün, 22 Kasım 1976’da da hayatını kaybetti. Bir yıl önce 1975 sonbaharında bir göğsü alınmıştı. Tedavi için Londra’ya gittiğinde hastalığı yeniden nüksetmiş ve epey ilerlemiş haldeydi. Giderayak, kendisine ödül verenlere ve vermeye kalkışanlara “cenazeci” demesi bundandır.) 

Benim bir küçük ördeğim var, bana hep der ba
bana hep der; ba ba ba
bir de küçük tavşanım var, kulaklarını sallar
hep kulaklarını sallar bana

Ama sen beni umursamamışsın ne çıkar
görmezden gelsen, konuşmasan ne çıkar

Belki bir gün yine geldiğinde
beni burada bulamazsın
artık gömmüş olurlar beni, belki de,
belki de yanımda bir başkası…

Ne çıkar o zaman sen hiç umursamasan beni
Ben de umursayamam artık, senin hep yaptığın gibi

Yunan muhalif müzisyen/besteci Nikolas Asimos bu şarkıyı -kız arkadaşı (kızının annesi) onu kızıyla (1976 doğumlu) bir başına bırakıp gittiğinde- kızıyla birlikte yaşarlarken küçük kızı için yazmıştı. Kaynaklar illk kez 1982’de Haris Alexiou‘yla birlikte bir konserde söylediklerini yazıyor.

Yukarıdaki çeviriyi İngilizceden yaptım tabii. Daha çok sözler hakkında bir fikir vermiş olmak için. Sonuçta, şarkılar çevrilebilir şeyler değillerdir doğaları gereği…

Ben aşağıda Tania Tsanaklidou ve Vasilis Papakonstantinou‘nun bir televizyon programında birlikte söyledikleri versiyonu paylaşıyorum. Çocuk şarkısı mı, aşk şarkısı mı, siz karar verin.

XII

Yüreğime yeter, sen tek sineni aç sineme,
kanatlarım yeter, ikimizin özgürlüğüne.
Ruhunun derinliklerinde uyuyanlar
benim ağzımdan ulaşacaklar gökyüzüne.

Sendedir, sende belirir her günün hayali.
Bir çiy tanesi gibi inersin taç yapraklarına.
Ufkun altını oyuverirsin yalnızca yokluğunla.
Sonsuza dek firardasın zaten hep dalgalar gibi.

Rüzgarda kalsan şarkılar söylersin diyorum
çam ağaçları gibi, gemi direkleri gibi.
Onlar gibi incesin sen de, suskunsun.
Ve hüzünleniverirsin birden, yolculuklar gibi.

Ey beni eski bir yol gibi muhabbetle ağırlayan.
Sende yaşar yankılar, hatırlanası sesler.
Ben uyandım ama bazen ruhunda uyuyakalan
kuşlar kaçıverirler senden, bana göç ederler.

Pablo Neruda

“(…)

Karac’Oğlan’ın güzellerinde başka bir özellik de var ki, âşık şiirimizde pek görünmez. Bunlar erkekten kaçmayan, kendilerini sevgililerine sunacak kadar cömert, aşka ve sevgiye karşılık veren güzeller. Karac’Oğlan başını alıp gitmeye kalktı mı, boynuna sarılır döndürürler; çadırlarını da göğüslerini de ona açmaktan çekinmezler. Bu kavuşma ve birleşme anları, açık saçık çizgiler halinde, ama şiir yükünü yitirmeden bize anlatılır:

Sabahtan uğradım ben bir güzele
Ağlatmadı güzel güldürdü beni
Ben güzelden de böyle vefa ummazdım
Ağ göğsü üstüne kondurdu beni.

Tomurcuk memesin verdi ağzıma
Yorgunsun sevdiğim em dedi bana.

Bir kiraz dudaklı emdi şuramı.

Yönümü dönderdim inip gitmeye
Sarıldı boynuma indirdi beni.

Karac’Oğlan geleneğinin en yeni ve en önemli özelliği, sevgi ve kadın anlayışına getirdiği bu değişik bakıştır. Şiir bu yanı ile çığır açmış, kalıcı olmuş, kendinde sonra gelen nice çevre âşıklarına yön vermiştir. Nasıl oluyor da bu şiir, geleneğin çizdiği kalıpları böylesine kırıp, bu kadar yeni bir akım getirebiliyor? Bu sorunun karşılığını, Türkmen konar-göçerleri arasında, kadının yerine bakarak verebileceğimiz sanıyorum. Gene Cevdet Paşa’yı dinleyelim bu konuda:

«Aşiretin -Tecirli- Ağası Süleyman Ağayı o gün karısı boşamış, bundan dolayı canı sıkılırmış. Meğer Tecirli Aşiretinde karılar kocalarını boşamak âdet imiş. Şöyle ki, karı kocasına ben ondan mahzuz değilim diye haber gönderdiği gibi, kocasından boş olurmuş. Antakya’da dahi bu yolda bir garip adet vardır ki, örf ve ‘adetlerince, bir karı mavi ferace giydiği gibi kocasından boş olurmuş.  Binanaleyh oldukça hali vakti yerinde gelinlerin cihazında bir de mavi ferace bulunuyor. Bir karı kocasına pek ziyade darılırsa, sandıktan ol mavi feraceyi çıkarıp giydiği gibi kocasından boş düşüyor. Şayet kendisinin mavi feracesi yok ise bir komşusundan ödünç alıp giyiyor.» (Tezakir, s.73).

Aşiret ağasını boşamaya kadar varan kadının bu gücü ve yetkisi, onun iş hayatındaki sorumluluğu ile orantılı görünüyor. Konar-göçerlerin konut biçimi olan çadır, ev işi dediğimiz uğraşmayı daha geliştirmemiş. Erkek, çoğunluk hayvan yetiştirme ve ona bağlı işlerden sorumlu; geri kalan bütün işler kadına düşüyor. Sabahın erinde kalkıyor kadın. Su getirmek, odun kırmak, ocağı ve tandırı yakıp ekmek ve yemek yapmak, davarı sağmak, kilimi, halıyı dokumak, çadıra gelen erkek konuğu ağırlamak, üstelik de çocuğu bakıp büyütmek kadına bakıyor. Bunların hepsi de çadırın dışında yapılan işler. Ev işi kadını kafes arkasına, dört duvar arkasına daha kapamamış. Bütün gün süren dışarı işi, kadının erkek tarafından hayallenmesine meydan bırakmıyor. Soyutun toplum temeli böylece ortadan kalkıyor. Genç delikanlı, sabahtan nereye uğrasa orda iş içinde döneleyen gerçek kızla, gelinle yüz yüze geliyor. Karac’Oğlan’ın «Sabahtan uğradım ben bir güzele» demesine bunun için inanabiliriz. Onun yolu her sabah gerçekten bir güzele uğramış, böylece oturup güzeli hayallemesine gerek kalmamıştır. Bunun için, geleneğin soyut kadın anlayışından uzaklaşabilmesini, toplum düzenine bağlayabiliriz. Bunun gibi bize İran’dan gelen kadın soyutlaması geleneği de ancak, konmuş, oturmuş, toplum düzeninde, erkekle kadın arasına türlü sebeplerle kaç-göç girince kendine uygun toprağı bulmuş ve yeşermiştir.  Epikte, ister ana olsun, ister sevgili olsun, kadın erkekle nasıl omuz omuza döğüşüyor, bu sebepten soyut bir varlık olmaktan çıkıyorsa, Karac’Oğlan geleneğinde de erkekle omuz omuza çalışıyor, böylece gerçek bir varlık olarak şiire girebiliyor.

(…)”

Karac’Oğlan, İlhan Başgöz, Cem Yayınevi, İstanbul 1977, sf. 22-24. Başgöz’ün bir seçki olan kitabın girişine yazdığı “Karac’Oğlan Geleneği” isimli yazısından. Boldlar, benim suçum.

Erkese Epi Idrelles (Happy Hıdırellez).  Video, Tony Gatlif’in 1993 tarihli Latcho Drom belgeselinden alıntıdır.

%d blogcu bunu beğendi: