Yorgo Seferis: Bir Adam

Haziran 27, 2012

(…)

Eski bir resim gördüm basık tavanlı bir odada; bir yığın insan o resme bakıyordu hayranlıkla. Lazarus’un dirilişini gösteren bir resimdi. Ne İsa’yı, ne Lazarus’u gördüğümü hatırlıyorum o resimde. Yalnız bir köşede mucizeyi koklarmışçasına seyreden birinin yüzünde beliren tiksintiyi hatırlıyorum. Soluğunu korumaya çalışıyordu başına sardığı koca bir bezle. Çok şey beklememeyi öğretti bana bu “Rönesans” efendisi kıyamette Yargı Gününden…

Bize, yeneceksiniz, dediler, boyun eğdiğinizde.
Boyun eğdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, sevdiğinizde.
Sevdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, hayatınızdan
                                                        vazgeçtiğinizde.
Vazgeçtik hayatımızdan ve küllerle karşılaştık.

Küllerle karşılaştık. Yeniden bulmak düşüyor bize hayatımızı, artık bir şey kalmadığına göre elimizde. Bunca kâğıtlara, bunca duygulara, bunca tartışmalara ve bunca öğretilere karşın, sanırım sadece belleği biraz güçlü, bizim gibi biri olacak hayatı yeniden bulan.

(…)

Ben kalkıp gideyim artık. Denize eğilen bir çam biliyorum. Öğleleri, hayatımız kadar ölçülü bir gölge verir yorgun gövdeye, ve akşamları, deri ve dudak olmaya başladıkları an ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi, garip bir türkü söyler çam pürleri arasından esen rüzgârlar. Bir kere sabahlamıştım o ağacın altında. Taş ocağından kazılıp çıkarılmış gibi yepyeniydim, şafakta.

Ah, bir böyle yaşayabilse insan -ama ne çıkar-

Londra, 5 Haziran 1932

Üç Kırmızı Güvercin, Yorgo Seferis, Derleyen ve Çeviren: Cevat Çapan, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 68-70. “Denizci Stratis bir adamı anlatıyor” isimli uzun şiirin “ADAM” başlıklı son bölümünden alıntıdır. (Boldların günahı boynuma.)

“Hayatımdaki en büyük onur” diyordu Arjantinli şair Juan Gelman doğduğu mahallenin (Villa Crespo-Buenos Aires) takımı Atlanta, kulübün kütüphanesine onun adını verdiği için. Latin Amerika’nın hemen hemen bütün şiir ödüllerini alıp ardından 2007 yılında İspanya’nın en büyük edebiyat ödülü Cervantes’i onurlandıran 82 yaşında bir ihtiyar büyük şair olarak söylüyordu bunu.

Sonra şaka yollu ekliyordu: “Ama bana çektirdikleri onca acıdan sonra bunu yapmaları gerekiyordu, bir tür telafi oldu.” Şair Juan Gelman’ın hikayesinin en keyifli kısımlarından biriyle gülümseyerek başlamak istedim.

Juan Gelman Ukrayna göçmeni yahudi bir ailenin tek Arjantinli üyesi olarak 1930 yılında Buenos Aires’in Villa Crespo mahallesinde doğar. Ailenin diğer tüm fertleri Ukrayna’da ya da yolda doğmuştur. 11 yaşında ilk şiiri yayınlanır. 15 yaşında Komünist Gençlik Birliği’ne katılır. Üniversitede kimya okurken şair olması gerektiğine karar verir ve okulu bırakır.

26 yaşında Komünist Parti’den militan şairlerle ya da şair militanlarla “El pan duro” (Kuru ekmek) isimli şiir okulunu kurarlar. Tek ihtiyaçları “ekmek ve tüfek”tir. Okulun yayınladığı ilk ve tek şiir kitabı Juan Gelman’ın “Violin y otras cuestiones”i olur. Aynı yıllarda partinin haftalık gazetesinde gazeteciliğe başlar. Bunu özellikle belirtiyorum, çünkü Juan Gelman aynı zamanda Latin Amerika’nın en önemli gazetecilerindendir.

1967’de Komünist Parti’den ayrılıp Devrimci Silahlı Güçlere (FAR) katılır. 1975’te örgüt tarafından ülkedeki devlet şiddetini uluslararası kamuoyuna duyurması için Avrupa’ya gönderilir ancak bir kaç ay sonra Mart 1976’da darbe olur.

“Diktatör Videla’nın köpekleri” ülkenin dört yanında Gelman’ı ararlar. Şairi bulamayınca Ağustos 1976’da oğlunu (20) kızını (19) ve altı aylık hamile gelinini (19) evinden alırlar. Kızı dört ay sonra bırakılır. Oğlunun kalıntıları 1990 yılında La plata nehrinin kollarından birinde bir varilin içinde bulunur. Ensesine bir kurşun sıkılmış, varile konulmuş, üzeri çimentoyla sıvanmıştır.

Araştırmalar gelininin Uruguay’a kaçırıldığını, doğuma kadar yaşamasına izin verildiğini, bir kız çocuğu doğurduktan sonra katledildiğini söyler. Gelman, uzun mücadeleler sonucu 2000 yılında torununu bulur. Genç kız gerçek ailesinin soyadını taşımaya karar verir.

Ama adalet kavgası asla bitmez: Gelman, halen gelininin ve Videla dikatörlüğünün kaybettiği 30.000 çocuğunun kavgasını vermeye devam ediyor. Adalet istiyor.

1997’de henüz torunu bulunmamışken verilen “Ulusal Şiir Ödülü’nü alırkenki konuşmasına “Benim için paradoksal bir durum” diye başlamış ve şairliği “belleğin gölgesinin belleği olmak” olarak tanımlamıştı. 2007’de aldığı Cervantes Ödülü törenindeki konuşmasında da belleğin sınırları olmayan engin kutsal bir alan olduğunu belirterek insanın kaçınamadığı, çağrılmadığı halde gelen ya da hiçbir şekilde uzaklaştırılamayan anılarından dem vurur ve “Antigone’ye atıfta bulunarak “ölüleri gömmenin kutsal bir hak” olduğunu söyler: Gelinini ve suçluları, adaleti arar.

Şair 1975’te terk ettiği ülkesine 1988’de dönse de ancak birkaç ay kalır. Sürgündeki 13 yılını Roma’da Paris’te, Madrid’de, New York’ta ve Meksiko’da geçirmişti. 1988’den bu yana da Meksiko’da yaşıyor.

Dolayısıyla, sürgün, Arjantin, Buenos Aires kaçınamadığı temalardandır. Adalet, bellek, kavga hep vardır şiirlerinde. “Ama şiirin konusu diye bir şey yoktur, her şey şirin konusudur” demeyi ihmal etmez. Ben kendi adıma Paris’teki sürgün yıllarında hayvanat bahçesindeki aslanla dertleştiği uzun şiirini bu sayfalarda aktaramadığıma hayıflanıyorum.

Hep aklında taşıdığı şairlerden biri olarak andığı César Vallejo gibi o da dili eğer, büker, zorlar, araştırır.  Bugüne kadar yayımladığı yirmiden fazla şiir kitabında benim burada sizlere aktarmayı beceremediğim pek çok farklı şekilde kurcaladı bize “efendi gibi konuşun(!)” diye verilen dili. Sözcükleri birleştirerek, yeni kelimeler türeterek, bildik kalıpları kırarak denedi; sonra susarak denedi: “Şiir yalnızca söylediğini söylemez, sustuğunu da söyler” diyerek açıkladı bunu.

“Çeviriler I ve II” isimli kitaplarında kendi uydurduğu Kuzey Amerikalı şairlerin şiirlerini çevirdi. “Tango” kelimesinden Gotan diye bir sözcük türetti ve doğduğu şehre, ülkesine milongalar yazdı.

Beş yüzyıl öncesine giderek Sefaradi İspanyolcasıyla şiirler yazıp günümüz diline uyarladı. İspanyol mistiklerine yaklaşıp “olmayana aşkını” dile getirdi ve şöyle açıkladı durumu: “Tek fark var: onlar için olmayan şey tanrıyken, benim için adaletti.”

1978’de verdiği bir röportajda “Ben şiir yazan bir militanım” diyordu. Otuz küsur yıl sonra Arjantin’in bu yaşayan en büyük şairi, en ihtiyar militanı yazdığı binlerce dizenin ardından Meksiko’daki evinde gecenin bir yarısı sırtında hırkası ve elinden düşürmediği sigarasıyla hâlâ mırıldanıyor: “Binlerce dizeyle bile Devrim yapamayacaksın” diyor ama yine masaya oturuyor, yine -adaletin izini sürercesine- yazmaya devam ediyor.

*Bu yazı, ufak tefek değişikliklerle YasakMeyve dergisinin şimdi numerosunu hatırlayamadığım bir sayısında yayınlanmıştı.

Sürdürdüğümüz oyun

Eğer seçme şansım olsaydı,
çok hasta olduğumuzu bilme sağlığını seçerdim ben,
çok mutsuz olduğumuzu bilme mutluluğunu.

Eğer seçme şansım olsaydı,
şu masum olmama masumiyetini seçerdim ben,
kan ter içinde yürümenin getirdiği bu kirlenmemişliği.

Eğer seçme şansım olsaydı,
ben şu nefret ettiğim aşkı seçerdim,
umutsuzluktan beslenen bu umudu.

İşte böyle efendiler,
ölümle oynuyorum ben.

***

Sınırlar

Kim demiş susuzluk buraya kadardır,
buradan sonrasında gayrı sular akar?

Kim demiş hava buraya kadardır,
diye, ateş de buraya kadar?

Kim demiş aşk buraya kadardır,
buradan sonra nefret başlar?

Kim demiş insan buraya kadardır,
sonrası, artık insanlıktan çıkar?

Yalnızca umudun dizleri beresizdir.
Ama yine de kanarlar.



Sazlıkların ayağında bir ayna
Alberto Ruy-Sánchez

Sen bambusun,
ben rüzgâr,
sen mırıldanırsın ben yapraklarının arasına karıştıkça,
ben biçimini alırım senin, ürperişlerinin,
sen başını hafif hafif oynatır, şarkılar söylersin,
benim nefesim ensende, salınımlarının peşindeyim, sebebiyim,
senin venüs tepen bir bambu korosu olur ben yaklaştıkça dalgalanan,
ben senin pubik salınımlarının karşı kutbuna dönüşürüm,
sen eğilir ve bana dokunursun, yumuşacık kırbaçlarsın beni, okşarsın,
ben senin uzanan ellerinin ritminde dans ederim,
sen gülümsersin, gözlerin parıldar,
ben kendime dönerim senin mırıltılarına sarılırım,
sen benim üzerime basar, gökyüzüne tırmanırsın,
ben senin dizlerine kapanır arasından seni içerim,
sen duraksar ve ilerlersin, hiçbir şeymişcesine,
ben sessizce seni dinlerim,
sen yeni  biçimler alırsın, şarkı söylersin, havayı giyinirsin üzerine,
ben geçerken savurduğun yapraklara dönerim,
sen duru bir yağmur olursun,
ben susamışım, tutkunum
senin yapraklar arasında oynaşan ışığına,
ben bambuyum,
sen rüzgâr.

Şiiri, şairin sesinden İspanyolca dinlemek isteyenler aşağıdaki videoya başvurabilirler.

“(…)

Çeviride de belli bir kurtarma işi yapılır ve bazı şeyleri yitirmeye rıza gösterilir. Neyi kurtarırız? Neyi yitiririz?

(…)

Çeviri yapmak iki efendiye hizmet etmektir, der Rosenzweig: biri kendi yapıtı içindeki yabancıdır bu efendilerin, diğeriyse yapıtı kendine mal etme arzusu içindeki okur. Biri yabancı yazar, ötekiyse çevirmenle aynı dil dünyasında yaşayan okur. Bu çelişki aslında, hem bir sadakat arzusunu hem de bir ihanet kuşkusunu içinde taşıyan, pek de benzeri görülmemiş bir sorunsaldan kaynaklanır. Bu akşam ödül kazanan kişilerden birinin onurlandırdığı Schleiermacher ise, bu çelişkiyi iki evreye bölmüştür: “okuru yazara götürmek”, “yazarı okura götürmek”.

(…)

Ancak bir kez çeviri çalışması başladıktan sonra, çeviriye direnme daha az hayali bir biçim alır. Çevrilemezlik alanları metnin içine serpiştirilmiştir; bunlar çeviriyi bir drama, iyi çeviri dileğini de bir iddiaya dönüştürürler.

(…)

Antoine Berman direnişin iki oluş biçimini başarılı bir formülle özetler: çevrilecek metnin direnişi ve kendisine çeviri yapılacak dilin direnişi. Alıntılıyorum: “Psişik düzlemde, çevirmen ikiye bölünmüştür. Her iki tarafı da zorlamak ister: Kendi dilini yabancı ögeleri kabullenmeye zorlamak, öteki dili de kendi anadili yükünü boşaltmaya zorlamak.”

(…)

Anlatma ediminde olduğu gibi, çeviri ediminde de, eşdeğerlilik ile tümüyle birebir örtüşme arasındaki uzaklığı doldurma umudu taşımadan başka türlü dile getirebiliriz söylemek istediğimizi. Demek ki dilin konukseverliği öyle bir şey ki ötekinin dil dünyasında yaşama hazzı kendi evinde yabancının sözünü konuk etme hazzıyla karşılanır.

Çeviri Üzerine, Paul Ricoeur, Çeviren: Sündüz Öztürk Kasar, YKY, Mayıs 2008, İstanbul. Sf. 9-17. Çeviri üzerine üç metinden oluşan kitapta yer alan Çevirinin Başkaldırısı ve Başarısı, Ricoeur’un 1996 Fransız-Alman Çeviri Ödülleri dağııtm töreni vesilesiyle 15 Nisan 1997’de Alman Tarih Enstitüsü’nde yaptığı konuşmanın metnidir.

6 Ocak
Bekleyen Ülke

Türkiye, 2009 yılında Nazım Hikmet’in reddedilen vatandaşlık hakkını tekrar iade etti, ülkenin en sevilen, en nefret edilen şairinin Türkiyeli olduğu sonunda resmen kabul edildi.

Kendisinin bu iyi haberden haberi olmadı, yarım yüzyıl önce hayatının büyük kısmını geçirdiği sürgünde ölmüştü.

Ülkesi onu bekliyordu, ama kitapları yasaktı, kendisi de tabii. Sürgündeki şair dönmek istiyordu:

Giderayak, işlerim var bitirilecek,
                                                 giderayak.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.

Nazım hiç dönmedi.

***

Eduardo Galeano, Latin Amerika ve İspanya’da Nisan ayında yayınlanan son kitabı Günlerin Çocukları’nda her gün için bir hikâye anlatıyor. Galeano, Nazım’ın vatandaşlığa kabul edildiği günün anısına, 6 Ocak sayfasını Nazım’a ayırmış. Yukarıda o sayfanın aynen çevirisini okudunuz.  Sayfayı elindeki kitaptan bilgisayara aktarıp Arjantin’den gönderen gazeteci arkadaşımız Canan Kaya’ya teşekkürler.

Daniele Cibati

― Büyüyünce ne olmak istiyor, benim oğlum?

― Baba, ne kadar iyimsersin!

%d blogcu bunu beğendi: