“(…)

Sonbahardan sonra Ankara’ya dair
Hep aynı sözler söylenir
Ama yağmur
Yine utanır yağarken
Kar yine yağmadan kirlenir

(…)”

Kuş Mitingi’nden, Adnan YÜCEL

Aşağıda Adnan Yücel’in en bilinen şiirlerinden “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek”in Mehmet Celal yorumunu paylaşıyorum.

Ölümünün 10. yıldönümünde mütevazı şair Adnan Yücel‘in anısına…..

(…)

Cinsel açıdan kıskanç olan kişi için, bütün dünya hastalıklı bir biçimde anlamını yitiriyormuş gibi görünür, tıpkı Kış Masalı’ndaki Leontes için olduğu gibi:

Fısıldaşmak hiçbir şey değil ha?

Peki ya yanak yanağa vermek? Burun buruna sokulmak?

İçin için öpüşmek?…

Öyleyse dünya da, dünyada olup bitenler de hiçbir şey;

Hiçbir şey üstümüzü kaplayan gök; Bohemia hiçbir şey;

Karım hiçbir şey; bunların hepsi birer hiç,

Eğer hiçbir şey ise bu.

(I. ii.)

Bütün dünya kadın cinsel organı haline gelir; kadın cinselliği ya tek bir yerdedir –erkeğin özel mülkiyetinde- ya da her yerde.

Ne var ki bu, sıradan algılamaya içkin olan bir sorunun abartılı bir biçimde karikatürleştirilmiş versiyonundan başka bir şey değildir. Herhangi bir şeyi doğru bir biçimde görebilmek için fiili olarak ‘ortada’ olandan daha fazlasını görmeniz gerekir, çünkü ortada olan şey pre-lingüistik bir hiçbir şeyden başka bir şey değildir. Her yorumlama, nesnesinin ötesine geçer; ama eğer fazlasıyla ötesine geçerse, Othello gibi yaşamın yüzeyinin hemen altındaki isimsiz bir şeyleri çağırarak, devrilip alternatif türden bir hiçbir şeye dönüşür.

(…)

(..)

Kıskançlık, dünyayı kendi amaçlarına uyduran zalimane bir dil, kanıtları kendi çıkarları doğrultusunda eğip büken mülkiyetçi bir yasadır; “En sudan şeyler bile Tanrı kelamıdır kıskanç insana” (III. iii.). Othello ilk başta bu içi boş gösterenler zincirinin somut kanıtlarla ele geçirilebileceğini düşünür:

Hayır Iago, kuşkulanmam için gözlerimle görmem gerek;

Kuşkulanırsam kanıtlanması gerek;

Kanıtlanırsa eğer, yapılacak tek şey var:

Aşkı da, kıskançlığı da o anda yok etmek.

(III. iii.)

Ama kıskançlık hipotezi, kendisini sınadığı kanıtlarda sahtecilik yaptığı için bu iddia saf biçimde döngüsel olarak ortaya çıkar. “Yemin ederim bilmeden üst üste aldatılmak / Aldatıldığından kuşkulanmaktan çok daha iyi” (III. iii.) diye haykırır Othello daha sonra –yalnızca bir şeyler bilmenin (kim daha fazlasını bilebilir ki?), bilmediğimiz başka şeylerin olduğunu ima edişinin verdiği ıstırapla. Bilgi sonsuzluğa uzanır, kanıtın her bir mevcut parçası zorunlu olarak namevcut olan bir diğerini anıştırır. Bu nedenle belirli olan herhangi bir şey kaçınılmaz olarak belirsizdir ve cinsel kıskançlığın yaptığı şey yalnızca, alelade bir eldivenden ciltler dolusu anlam çıkararak, bu sıradan durumu şiddetlendirmektir.

(…)

Bütün bunların akla uygun olmayan iması kıskançlığın cinsel arzunun bir biçimi olmadığıdır: cinsel arzu kıskançlığın bir biçimidir. Eğer bir kadın sadık olabiliyorsa, o zaman evvel ahir sadık olmayabilir de; tıpkı bir sözcüğün, doğruları ifade etmenin yanısıra aldatmak amacıyla da kullanılması gibi. Othello ‘doğanın kendisinin hatalı olması’ olasılığı üzerinde derin düşüncelere dalar ama bu olasılık Doğa’nın yapısında vardır. Birisini arzu etmek onu yoksun olunan bir öteki olarak görmektir; kişi sahip olduğu bir şeyi arzulamaktan bahsedemez. O halde hiçbir zaman arzuladığımız şeye, tanım gereği, tam anlamıyla sahip olamayız ve bu nedenle arzulanan nesnenin bütünüyle kaybedilme olasılığı tutkunun kendisinde mevcuttur.

(…)

William Shakespeare, Terry Eagleton, Çeviren: A. Cüneyt Yalaz, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, Mayıs 1998, İstanbul. Sf. 78-81.

Kış Masalı oyunundan alıntının çevirisi Turan Oflazoğlu‘na; Othello’dan alıntının çevirisi Özdemir Nutku‘ya aittir.  Kitabın yakın zamanda yeni baskısı yapıldı. Çok okumaya değer bir kitap olduğunu da yazayım bu arada. 

Boldlar benim günahım. Fotoğraflar Meksikalı  fotoğrafçı Flor Garduñodan servis edildi.

Aşk: Sabah ile Nurettin

Temmuz 9, 2012


“(…)

Tam o sırada Sabah’ı camın önünde görüyorum.  O an; “Mademki bizim kavuşmamıza kimse izin vermiyor, mademki bu sevgiyi bize çok görüp bizi ayırıyorlar, o zaman bizim yaşamamamız bize haram olsun,” diyerek silahı Sabah’ın kalbine doğru doğrultup tetiği çekiyorum. Silah tutukluk yaparak ateş almıyor.

Gerçekten Sabah’ı vuracak mıydın?

Bu, anlık bir karardı. O an öyle karar vermiştim. Ne o bensiz, ne de ben onsuz yaşayabilirdik. Sabah’ın da benim kadar, hatta benden fazla acı çektiğini biliyordum. O an bize acı çektiren bu amansız acıyı öldürmek istedim. Ölüm ikimizin de kurtuluşu olacaktı.

Sonra ne yapmayı düşünüyordun?

Önce Sabah’ı vuracaktım. Sonra ikimizin ayrılmasına neden olan insanları. Sonra yalancı şahitlik yaparak, benim bu haksız cezaya çarptırılmama sebep olarak, hayatımızı karartanları öldürüp intihar edecektim. Bunu ibret olsun diye yapacaktım.

Nasıl ibret olacağını düşünüyordunuz bunca ölümün?

Belki bunu ibret alarak bir daha hiç kimse sevenleri ayırmaya kalkmazdı. Belki bana yapılan zulüm bir daha başkasına yapılmazdı. Belki adalet, kararını verirken bir daha bu kadar adaletsiz davranmazdı. Belki bir daha ,hiç kimse, bir başkasının hayatını bitirmek pahasına yalancı şahitlik yapmazdı. Belki de hiç kimseye ibret falan da olmazdı. Bilmiyorum. Ama o an öyle düşünmüştüm.

Sonradan üzüldünüz mü bu kararınıza?

Üzülmez olur muyum? Sinirlerim müthiş yıpranmıştı. Günlerce aklıma geldikçe bir titreme alıp durdu beni. Sabah’ı öldürmeyi reddeden o kurşunu öpüp öpüp, okşayıp ağlayıp durdum. Kurşunu, kayıp olmasın diye bir yere gömdüm bıraktım. Yıllar sonra, Sabah’a göstermek için aradığımda, bulamayınca çok üzülmüştüm.

Bu üzücü olaydan sonra ne yaptınız?

Olaydan sonra Suriye’de, Lübnan’da, dağlarda, köylerde amaçsız bir şekilde, ne yaptığımı bilmeden dolaşıp durdum. Arada bir, yakın köylerdeki akrabalarıma giderek Sabah’tan bilgi almaya çalışıyordum. Ama hiçbir bilgi alamıyordum. Bir gün Özbek köyünde dayımın eşi olan Cemile yengeme gittim. Saat on ikiydi. Tavuk kesip bana sofra hazırladı. Bir ara yengem, “Oğlum biliyor musun? Sabah’ı Almanya’ya göndermişler,” deyince ev başıma yıkılıyor. İki kilo rakıyı bir saat içinde içip yengemin bütün yalvarmalarına rağmen yola düşüyorum. Çılgına dönmüşüm. Gecenin karanlığında kendimi dağ, dere, tepe demeden yollara vurdum. Normal yoldan gidildiğinde Hatay’la köyün arası otuz kilometredir. Ben normal yoldan gidemediğim için yolum iyice uzuyor. Gece karanlık bir geceydi. Yollarda takılıp düşüyor, kalkıyor, bir daha düşüyordum. Dizlerimden, kollarımdan, yüzümden kanlar akıyordu. Ağlıyordum. Bütün bedenim, düşlerim ve duygularımla birlikte ağlıyordum.

(…)”

Sabah ile Nurettin, Bir Aşk Öyküsü, Suna Aras, Metis Yayınları, Siyah Beyaz Dizisi, Eylül 2001, sf. 24-25. Cevaplardaki boldlar bana ait.

%d blogcu bunu beğendi: