“(…)

Aktörün diğer sanatçılardan farklı olarak kendinden başka, kendi bedeninden başka bir malzemesi olmaması önemli bence… Bir ressamın, bir heykeltıraşın, bir yazarın, bir müzisyenin kendine daha az tutkun olduğunu iddia etmek değil niyetim. Kibir hepimize mahsus bir şey! Ama bir toplulukta otururken, oraya bir ressam, yazar, müzisyen olarak değil, insan olarak gelir bu sanatçılar, fırçalarını, keskilerini, daktilolarını, piyanolarını, almadan, aletlerini almadan gelirler. Aktör ise, ister istemez evinde bırakamaz malzemesini. Bir heykeltıraş uçmak hakkında, aşk hakkında düşündüklerini anlatır, biz dinleriz. Ama bir aktör bunları anlattığında, seyrederiz onu. Ve o da kendini seyrettiğimizin bilincindedir. Bir yazarın burada oturması, buranın müdavimi olması onun yazarlığı hakkında bir şey söylemez bize. Ama hareket etmeyen ve olağanüstü canlandırdığı anekdotu sahnelemeyen birinin oyuncu olduğuna nasıl inanacağız? Yani bir aktör, evi falan yıkılmadıysa, becerisinden sıyrılamaz asla; bu, lanetidir onun, kabuğudur, önce şaşırtan, sonra her zaman sahip olduğu araçlarıyla topluma daha da hükmederek sıkıcılaşan etkisidir. Müzisyen de orkestrasını yanında getirebilseydi, hükmedebilirdi bize.

(…)

Aktrislerden değil, aktörlerden söz etmem tesadüf değil – kendi bedenleriyle ilgili oyunculuk kibrinin erkeklerde daha baskın olması tesadüf değil. Kadın doğası gereği oyuncudur. Bir de yetenekliyse, ki böylece bir mesleğe dönüşebilir bu, kadınlığı tereddüt uyandırmaz, aksine daha dişi olur; ne kadar dişiyse, o kadar aktristir kadın benim için kadın. Tiyatronun baştan sona erotizm olduğunu biliyoruz, ama dişi bir erotizm; bu alana adım atan erkeklerin, özel bir hafiflikle adım atabilmek adına, ne kadar sık cinsellik tuzağına düştüklerini, düşmek zorunda olduklarını da biliyoruz, tesadüf değil bu da, sadece önemli. (…)

(..)Eros’suz sanat olmaz. Geniş anlamıyla erotizm, varolma dürtüsü, varlığını sahneleme dürtüsüdür. Oyunculuk ve dans, yani insanın kendini bedeniyle sahnelemesi, en dolaysız şekillendirme, en az tercüme, doğal erotizme en yakın haldir; bu doğal erotizm de kendi bedeni ve kendi sesiyle oynar ve nüfuz eder başkalarına.

(…)

Bir oyuncu makyajını siler silmez övgü bekler –mutlaka öv onu, eleştirini sonraki güne sakla! Sahneden indiği andaki eleştiri vahşettir sadece. Diğer sanatçıların aksine eseriyle bir bütündür oyuncu, hem de bedensel anlamda bir bütün. Başarısızlığını çıkarıp, derdest edip atamaz; başarı ya da başarısızlık yapışmıştır ona artık. Bu gece nasıl olduğunu hemen duyma açgözlülüğünden daha anlaşılır bir şey olamaz. Kendi eserini kendi göremez oyuncu. Bu korkunç bir şey. Kendisini görenler olarak muhtaç olduğu bizlerin suskunluğu yok olmak demektir oyuncu için.

(…)

Neden bir çok aktris var da, büyük kadın edebiyatçı bu kadar az?.. Sanatçılığın membaı olan erotik dürtünün, kadın ve erkeğe özgü birer varyasyonu vardır. Kadının dürtüsü olmaktır, erkeğinki yapmak. Yorumlayıcı sanat her zaman kadına daha yakındır.

(…)

Oyunculuk tiyatronun altın çağında da toplum nezdinde değersiz bir meslekti; bunun nedeni kısmen de olsa her oyunculuğun erkeğe aykırılığı karşısında duyulan içgüdüsel hoşnutsuzluktu belki ve bu durum kadın rollerini de erkeklerin oynamak zorunda olmasıyla daha da vahimleşiyordu –bu aforozun tamamen ortadan kalkmasa bile azalmış olması ne ölçüde aktris sayesindedir araştırmak gerekir. (…)

(…) Tiyatronun yerini sinemaya bırakıp yok olduğu endişesine bazı nedenlerden ötürü katılmıyorum; bunlardan biri oyuncunun özündeki erotizm, bu erotizm sinemada bütünüyle gerçekleşmez. Varolmak ve sahnelemeye özgü erotik dürtü izleyicinin fiziksel olarak orada olmasını gerektirir. Bir aktörün film çevirmesi ya da diyelim yatakta uzanırken gördüğümüz bir fotoğrafı, ününü artırır ya da pazarını genişletir belki, ama sahnede oynadığı ve izlendiği anın yerini tutamaz. Ne kendi için ne de bizim için. Tiyatro ölürse Eros da ölür.

(..)”

Günlükler 1946-1949, Max Frisch, Çeviren: Dilman Muradoğlu, YKY, İstanbul, Nisan 2008, sf. 247-252. Kitapta “Aktör” başlığı altında aktarılan bu bölümün kesin tarihi belirtilmemiş. Ancak not düşülen diğer tarihlere bakarak metnin 1948 yılın Eylül ve Kasım ayları arasında kaleme alındığını söylemek mümkün. Boldlar bana ait.

Reklamlar

Julio Cortázar 98 Yaşında

Ağustos 26, 2012

Cortázar Okumak:


Bir günde seksen alemi devir etmektir,

bir alacakaranlık avcısı olmak,

kendi Seksek‘inle aşka düşmektir,

elindeki açıklayıcı bilgiler el kitabına göre ağlayıp gülmektir,

Paris’te mate içmektir,

gizli silahlar kullanmak,

bir cronopio ya da bir fama* olarak yaşamak arasında seçim yapmaktır;

öyle ki, sonunda artık bu kozmohayatın bir kozmonotu olursun ve son raunda dek dövüşerek büyürsün.


Diye anlatmış Venezuelalı kadın çizer Rayma Suprani Prodavinci’deki Cuadernos de la Monalisa adlı köşesinde. Ben çizgileri aynen alıp, cümleleri çeviriverdim. İtalikler Cortázar kitaplarının isimlerine yapılan göndermeleri işaret ediyor.

Cortázar bundan 98 yıl önce 26 Ağustos 1914′te doğdu.

İYİ Kİ DOĞDUN JULIO!

*Cronopio ve fama,  Cortázar’ın Historias de cronopios y de famas adlı eserinde insanları genel özellikleriyle sınıflandırmak için kendisinin uydurup, yeni anlamlarıyla kullandığı kelimelerdir.

Genel olarak cronopiolar temiz kalpli, idealist, düzensiz, duyarlı, gelenekleri pek takmayan tipler olarak sunulurlar. Famalar ise tam aksine, kuralcı, katı, düzenli, ciddidirler. Ve bir de esperanzalar vardır: Kendi halinde, gamsız, cahil, sıkıcı.

Cortázar sevdiklerini Büyük Cronopio diye nitelendirirdi. Okurları da Cortázar’ı, Büyük Cronopio olarak anarlar.



Ünlü yönetmen Ridley Scott  geçtiğimiz 19 Ağustos 2012’de LA’de bir köprüden atlayarak intihar eden kardeşi ünlü yönetmen Tony Scott‘ı çok eskiden filme almıştı. Ridley Scott’ın ilk kısa filmi “Boy and Bicycle”da kardeşi Tony Scott oynuyordu.

Film, açıklanamaz bir tesadüfle, yine köprülerde ve sularda geçiyor. Genç Tony Scott o zaman köprünün üzerinden, suların kenarından yürüyordu. Yıllar sonra Tony bu sefer suların altından geçmeyi denedi.

Aşağıda bir kardeşin bir kardeşi yıllar evvel çekilmiş bir filmden parçalarla yeniden anlattığı o filmi bulacaksınız:

“(…)

Plevne Cezaevi’nde günler gecelerden daha uzun sanıyordu Stoyan, öyle tahmin ediyordu, çünkü hücresinden güneşi hiç görmemişti. Maria şimdi 10 yaşında ya da dokuz yaşında ya da 25 yaşında olmalıydı ve o daha kızına hiç oyuncak bebek hediye etmemişti, hiç ilk dans gösterisine gidip onu seyretmemişti, fırtınalı gecelerde hiç hikayeler anlatmamıştı ona, hiç baba olamamıştı kayıp kızına.

Bu yüzden yeniden yazıyordu “Monte Kristo Kontu”nu, “Winettou’nun İntikamı”nı, “Elveda Mompracem”i; bu yüzden ve bu sayede Karl May’la, Dumas’la, Salgari’yle hücresine kapanmak, Bulganin’in hazırladığı raporların ve Malenkov’un pedagojik metinlerinin neredeyse mecburi sıkıcı okumalarına karşı bir intikama dönüşüyordu. Bu yüzden ve bu sayede, düşlerini dinleyebilmiş olsalar dahi, hiçbir işlerine yaramayacaktı. Çünkü kaplanların kükremesinin duyulduğu tuzcul ormanlarla kaplı tropikal adalar düşlüyordu, gümüş bir karabinanın halen bir adamın atıyla beraber sahip olabileceği en değerli şey olduğu, hâlâ bufaloların otladığı stepler düşlüyordu.

Hücresinin duvarına tebeşirle çizilmiş bir pencereden dünyayı seyrediyordu. Bazen Eiffel Kulesi’ni ya da Madrid’in kenar mahallelerini ya da Adriyatik’in bulanık sularını izlerken acaba dünya devriminden kaçan birine mi dönüştüm diye soruyordu kendine: Artık yeni bir dünyaya kapısını açmaya heves etmeyenlerden, dünyanın biraz da öteki ayağı üzerinde dans etmesini istemeyenlerden, şu insanlık oyununda temel bir değişiklik olması ihtimaline artık inanmayanlardan biri mi oldum diye düşünüyordu. Sonra kendi kendine, hayır, diyordu. Gemiyi terk edenler başkalarıydı, düşmanın tarafına geçenler onlardı, o değil. Diğerleri, mesela, onu orada hapis tutanlar.

Günler geçip gidiyordu ve Stoyan dışarıda neler olup bittiğinden habersizdi. Gardiyanların ruh hallerindeki küçük değişikliklerden kavramaya çalışıyordu dünyanın gidişatındaki değişiklikleri. Kırık fincanın yerine getirilen yeni bir fincanın Berlin’in işçi mahallelerindeki bir ayaklanmaya, Bertolt Brecht’in kaleme aldığı bir açık mektuba, Sovyetlerin beş yıllık planında yaşanan bir rekolte krizine işaret ettiğini düşünecek kadar inceden dokuyordu ele geçirdiği verileri. Hijyenik nedenlerle verilen eski bir gazete, Yejov’un ölümü ya da Beria’nın bir hatası anlamına gelebiliyordu. Gazetenin kendisi de, satır aralarından bilgilerin damıtıldığı bir haber kaynağı oluyordu.

O yıllarda sık sık Fucik’i hatırlıyordu; Nazilerin bedenini delik deşik edebileceklerini ama düşüncelerine, ruhuna asla dokunamayacaklarını yazdığı o satırları. Tüm o yıllar boyunca, Stoyan hiç yalnız kalmadı. Kendisini zindana atanları belki de bu sayede alt etti. Hep Edmundo Dantes’leydi, Monte Kristo Kontu’yla, Old Shatterhand’la, Winnetou’yla, Yanez’le, Sandokan’la. Onların refakati ve kendi direngenliği Stoyan’ı yenilmez kılıyordu. Diktatörler ölümlüdürler ama insanların direngenliği değildir. Bu arada elbette takip edenlerle takibata uğrayanlar arasındaki kan hesabını en ince ayrıntısına kadar not ediyordu.

Stoyan Vasilev’in yalnızca macera romanlarına değildi katışıksız inancı, aynı zamanda tarihten yapılmış zamanın iyiliklerine karşı da derin bir inanç besliyordu.

(…)”

Cuatro Manos, Paco Ignacio Taibo II, Edicones Colihue, Mayo de 1997, Buenos Aires. pp. 345-346. Meksikalı yazar Paco Ignacio Taibo II‘nin Cuatro manos adlı romanından “Te gusta un búlgaro así? (9)”  başlıklı bölümün çevirisidir. Boldlar bana ait.

“(…)

Bugün Chavela Vargas’la tanıştım. Olağanüstü biri, lezbiyen, dahası; bana erotik olarak çok çekici geldi. Bilmiyorum; o da benim gibi hissetti mi? Ama o kadar özgür, rahat bir kadın ki, sanırım, eğer isteseydi, önünde o dakika çırılçıplak  soyunmakta bir an bile tereddüt etmezdim. Tekrar ediyorum, erotik bir kadın. Bilmiyorum, belki de cennetten bana gönderilmiş bir hediyedir.

(…)”

Frida K.

Kostarika’da doğup Meksiko sokaklarında büyüyen “La Chamana” lakaplı Latin Amerika’nın en büyük kadın ozanlarından Chavela Vargas geçen hafta 5 Ağustos 2012’de hayatını kaybetti. Yukarıda bir zamanlar aralarında bir ilişki olduğu iddia edilen efsane ressam Frida Kahlo’nun Meksikalı şair Carlos Pellicer’e Chavela Vargas’la ilk karşılaşmasını anlattığı mektuptan bir bölüm okudunuz.

Mektup her ne kadar bazı kesimler tarafından şüpheyle karşılansa da, Chavela Vargas bundan bir kaç yıl önce yayınladığı otobiyografisinde ve kendi resmi sitesinde yayınlayarak doğruluğunu desteklemişti. Ben mektubu Arjantin gazetesi Pagina12’nin Radar ekinden aldım, İspanyolca bilenler için konuyla ilgili başka çok değerli metinler de var aynı ekte.

Aşağıda Chavela Vargas’ın İspanyol ozan Joaquin Sabina’yla birlikte söylediği, benim en sevdiğim parçalardan biri olan “Noches de bodas”ı dinleyebilirsiniz:

“…her gece düğün gecesi olsun, her ay balayı…”

Şiir Üzerine

Bir dostum ‘şiirle düzyazıyı harmanlayarak sunmaya dair her türlü plan intihar demektir’ diyor bana ‘çünkü şiirler bir eylem talep ederler, bir yoğunluk, hatta düzyazı karşısındaki zihinsel ilişkiden tümüyle farklı bir yabancılaşma talep ederler; bu yüzden, eğer bunu denersen, okurun her sayfada voltaj değiştirmek zorunda kalacak ve sonunda kabloları yanacaktır.’ 

Olabilir, ama ben tüm inatçılığımla şiir ve düzyazının birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirdiğine ve ne birbirlerinden bir şey eksilttiklerine ne de birbirlerine bir şey eklediklerine inanmayı sürdürüyorum. Arkadaşımın bakış açısını dinleyince, şiiri altında kaideyle ayrıcalıklı bir yere koymayı amaçlayan o ciddiyetten bir kez daha şüpheye düştüm:

O ciddiyet yüzünden günümüz okurlarının çoğu dizelerle yazılan şiirden her gün biraz daha uzaklaşıyorlar ama farklı olarak kendilerine romanlar, öyküler, şarkılar, filmler ve tiyatro oyunlarıyla ulaşan şiiri reddetmiyorlar, bu beni şu düşünceye sevk ediyor: a) şiir o derin geçerliliğinden hiç bir şey kaybetmedi ama b) dizelerle yazılan şiirin biçimsel aristokrasisi (özellikle şairlerin ve editörlerin onu ambalajlama ve sunma biçimi) şiire herkes kadar duyarlı pek çok okuru böylesi bir şiire karşı koymaya, hatta onu reddetmeye itiyor.

Cortázar’ın 1984 yılında, ölümünden üç ay sonra yayımlanan ‘Salvo el crepúsculo’  adlı kitabından. ‘Alacakaranlık Hariç’ manasına gelen bu ismi Cortázar büyük Japon şair Matsuo Basho’nun şu haikusundan devşirmiş: ‘Kimse geçmiyor / artık bu patikadan / alacakaranlık hariç’

%d blogcu bunu beğendi: