Cezaevleri ve Pencereler Üzerine

Ağustos 21, 2012

“(…)

Plevne Cezaevi’nde günler gecelerden daha uzun sanıyordu Stoyan, öyle tahmin ediyordu, çünkü hücresinden güneşi hiç görmemişti. Maria şimdi 10 yaşında ya da dokuz yaşında ya da 25 yaşında olmalıydı ve o daha kızına hiç oyuncak bebek hediye etmemişti, hiç ilk dans gösterisine gidip onu seyretmemişti, fırtınalı gecelerde hiç hikayeler anlatmamıştı ona, hiç baba olamamıştı kayıp kızına.

Bu yüzden yeniden yazıyordu “Monte Kristo Kontu”nu, “Winettou’nun İntikamı”nı, “Elveda Mompracem”i; bu yüzden ve bu sayede Karl May’la, Dumas’la, Salgari’yle hücresine kapanmak, Bulganin’in hazırladığı raporların ve Malenkov’un pedagojik metinlerinin neredeyse mecburi sıkıcı okumalarına karşı bir intikama dönüşüyordu. Bu yüzden ve bu sayede, düşlerini dinleyebilmiş olsalar dahi, hiçbir işlerine yaramayacaktı. Çünkü kaplanların kükremesinin duyulduğu tuzcul ormanlarla kaplı tropikal adalar düşlüyordu, gümüş bir karabinanın halen bir adamın atıyla beraber sahip olabileceği en değerli şey olduğu, hâlâ bufaloların otladığı stepler düşlüyordu.

Hücresinin duvarına tebeşirle çizilmiş bir pencereden dünyayı seyrediyordu. Bazen Eiffel Kulesi’ni ya da Madrid’in kenar mahallelerini ya da Adriyatik’in bulanık sularını izlerken acaba dünya devriminden kaçan birine mi dönüştüm diye soruyordu kendine: Artık yeni bir dünyaya kapısını açmaya heves etmeyenlerden, dünyanın biraz da öteki ayağı üzerinde dans etmesini istemeyenlerden, şu insanlık oyununda temel bir değişiklik olması ihtimaline artık inanmayanlardan biri mi oldum diye düşünüyordu. Sonra kendi kendine, hayır, diyordu. Gemiyi terk edenler başkalarıydı, düşmanın tarafına geçenler onlardı, o değil. Diğerleri, mesela, onu orada hapis tutanlar.

Günler geçip gidiyordu ve Stoyan dışarıda neler olup bittiğinden habersizdi. Gardiyanların ruh hallerindeki küçük değişikliklerden kavramaya çalışıyordu dünyanın gidişatındaki değişiklikleri. Kırık fincanın yerine getirilen yeni bir fincanın Berlin’in işçi mahallelerindeki bir ayaklanmaya, Bertolt Brecht’in kaleme aldığı bir açık mektuba, Sovyetlerin beş yıllık planında yaşanan bir rekolte krizine işaret ettiğini düşünecek kadar inceden dokuyordu ele geçirdiği verileri. Hijyenik nedenlerle verilen eski bir gazete, Yejov’un ölümü ya da Beria’nın bir hatası anlamına gelebiliyordu. Gazetenin kendisi de, satır aralarından bilgilerin damıtıldığı bir haber kaynağı oluyordu.

O yıllarda sık sık Fucik’i hatırlıyordu; Nazilerin bedenini delik deşik edebileceklerini ama düşüncelerine, ruhuna asla dokunamayacaklarını yazdığı o satırları. Tüm o yıllar boyunca, Stoyan hiç yalnız kalmadı. Kendisini zindana atanları belki de bu sayede alt etti. Hep Edmundo Dantes’leydi, Monte Kristo Kontu’yla, Old Shatterhand’la, Winnetou’yla, Yanez’le, Sandokan’la. Onların refakati ve kendi direngenliği Stoyan’ı yenilmez kılıyordu. Diktatörler ölümlüdürler ama insanların direngenliği değildir. Bu arada elbette takip edenlerle takibata uğrayanlar arasındaki kan hesabını en ince ayrıntısına kadar not ediyordu.

Stoyan Vasilev’in yalnızca macera romanlarına değildi katışıksız inancı, aynı zamanda tarihten yapılmış zamanın iyiliklerine karşı da derin bir inanç besliyordu.

(…)”

Cuatro Manos, Paco Ignacio Taibo II, Edicones Colihue, Mayo de 1997, Buenos Aires. pp. 345-346. Meksikalı yazar Paco Ignacio Taibo II‘nin Cuatro manos adlı romanından “Te gusta un búlgaro así? (9)”  başlıklı bölümün çevirisidir. Boldlar bana ait.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: