Max Frisch: Tiyatro Ölürse Eros da Ölür

Ağustos 31, 2012

“(…)

Aktörün diğer sanatçılardan farklı olarak kendinden başka, kendi bedeninden başka bir malzemesi olmaması önemli bence… Bir ressamın, bir heykeltıraşın, bir yazarın, bir müzisyenin kendine daha az tutkun olduğunu iddia etmek değil niyetim. Kibir hepimize mahsus bir şey! Ama bir toplulukta otururken, oraya bir ressam, yazar, müzisyen olarak değil, insan olarak gelir bu sanatçılar, fırçalarını, keskilerini, daktilolarını, piyanolarını, almadan, aletlerini almadan gelirler. Aktör ise, ister istemez evinde bırakamaz malzemesini. Bir heykeltıraş uçmak hakkında, aşk hakkında düşündüklerini anlatır, biz dinleriz. Ama bir aktör bunları anlattığında, seyrederiz onu. Ve o da kendini seyrettiğimizin bilincindedir. Bir yazarın burada oturması, buranın müdavimi olması onun yazarlığı hakkında bir şey söylemez bize. Ama hareket etmeyen ve olağanüstü canlandırdığı anekdotu sahnelemeyen birinin oyuncu olduğuna nasıl inanacağız? Yani bir aktör, evi falan yıkılmadıysa, becerisinden sıyrılamaz asla; bu, lanetidir onun, kabuğudur, önce şaşırtan, sonra her zaman sahip olduğu araçlarıyla topluma daha da hükmederek sıkıcılaşan etkisidir. Müzisyen de orkestrasını yanında getirebilseydi, hükmedebilirdi bize.

(…)

Aktrislerden değil, aktörlerden söz etmem tesadüf değil – kendi bedenleriyle ilgili oyunculuk kibrinin erkeklerde daha baskın olması tesadüf değil. Kadın doğası gereği oyuncudur. Bir de yetenekliyse, ki böylece bir mesleğe dönüşebilir bu, kadınlığı tereddüt uyandırmaz, aksine daha dişi olur; ne kadar dişiyse, o kadar aktristir kadın benim için kadın. Tiyatronun baştan sona erotizm olduğunu biliyoruz, ama dişi bir erotizm; bu alana adım atan erkeklerin, özel bir hafiflikle adım atabilmek adına, ne kadar sık cinsellik tuzağına düştüklerini, düşmek zorunda olduklarını da biliyoruz, tesadüf değil bu da, sadece önemli. (…)

(..)Eros’suz sanat olmaz. Geniş anlamıyla erotizm, varolma dürtüsü, varlığını sahneleme dürtüsüdür. Oyunculuk ve dans, yani insanın kendini bedeniyle sahnelemesi, en dolaysız şekillendirme, en az tercüme, doğal erotizme en yakın haldir; bu doğal erotizm de kendi bedeni ve kendi sesiyle oynar ve nüfuz eder başkalarına.

(…)

Bir oyuncu makyajını siler silmez övgü bekler –mutlaka öv onu, eleştirini sonraki güne sakla! Sahneden indiği andaki eleştiri vahşettir sadece. Diğer sanatçıların aksine eseriyle bir bütündür oyuncu, hem de bedensel anlamda bir bütün. Başarısızlığını çıkarıp, derdest edip atamaz; başarı ya da başarısızlık yapışmıştır ona artık. Bu gece nasıl olduğunu hemen duyma açgözlülüğünden daha anlaşılır bir şey olamaz. Kendi eserini kendi göremez oyuncu. Bu korkunç bir şey. Kendisini görenler olarak muhtaç olduğu bizlerin suskunluğu yok olmak demektir oyuncu için.

(…)

Neden bir çok aktris var da, büyük kadın edebiyatçı bu kadar az?.. Sanatçılığın membaı olan erotik dürtünün, kadın ve erkeğe özgü birer varyasyonu vardır. Kadının dürtüsü olmaktır, erkeğinki yapmak. Yorumlayıcı sanat her zaman kadına daha yakındır.

(…)

Oyunculuk tiyatronun altın çağında da toplum nezdinde değersiz bir meslekti; bunun nedeni kısmen de olsa her oyunculuğun erkeğe aykırılığı karşısında duyulan içgüdüsel hoşnutsuzluktu belki ve bu durum kadın rollerini de erkeklerin oynamak zorunda olmasıyla daha da vahimleşiyordu –bu aforozun tamamen ortadan kalkmasa bile azalmış olması ne ölçüde aktris sayesindedir araştırmak gerekir. (…)

(…) Tiyatronun yerini sinemaya bırakıp yok olduğu endişesine bazı nedenlerden ötürü katılmıyorum; bunlardan biri oyuncunun özündeki erotizm, bu erotizm sinemada bütünüyle gerçekleşmez. Varolmak ve sahnelemeye özgü erotik dürtü izleyicinin fiziksel olarak orada olmasını gerektirir. Bir aktörün film çevirmesi ya da diyelim yatakta uzanırken gördüğümüz bir fotoğrafı, ününü artırır ya da pazarını genişletir belki, ama sahnede oynadığı ve izlendiği anın yerini tutamaz. Ne kendi için ne de bizim için. Tiyatro ölürse Eros da ölür.

(..)”

Günlükler 1946-1949, Max Frisch, Çeviren: Dilman Muradoğlu, YKY, İstanbul, Nisan 2008, sf. 247-252. Kitapta “Aktör” başlığı altında aktarılan bu bölümün kesin tarihi belirtilmemiş. Ancak not düşülen diğer tarihlere bakarak metnin 1948 yılın Eylül ve Kasım ayları arasında kaleme alındığını söylemek mümkün. Boldlar bana ait.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: