“(…)

12 Mart yönetimi hangi evde, nerede kitap görse toplatıp durmuştur. Dönem sanki kitap düşmanlığı dönemiydi.

(…)

Yağmurlu vıcık vıcık çamurlu pis bir gündü. Adliyenin emanet memuru çıkıp geldi ve dedi ki, Mamak’ta bir askeri depoda bu toplatılmış kitaplar yakılarak imha edilecekmiş, istersek bizler, yani yargıçlar ve savcılar bunlardan dilediklerimizi alabilirmişiz. Birkaç yargıç ve savcı bir arabaya doluştuk ve bu depoya gittik. Nöbetçiler emanet memurunu tanıyorlardı, kimliklerimizi de kontrol ettikten sonra bizim depoya gitmemize izin verildi. Depo, uçak hangarına benziyordu. İçinde kitaplar bir dağ gibi yığılmıştı. Bu dağın tepe noktasının yerden yüksekliği 5-6 metreyi buluyordu.

Emanet memuru,

“Buyurun seçin!” dedi.

Yığının yere yakın yerleri ıslanmış ve çamurlanmış olduğu için her birimiz bir yanından kitaplara basa basa bu tepeye tırmandık. Başladık kitapları karıştırmaya. Her kitaptan yüzlerce vardı, o nedenle de en temizini seçmeye çalışıyorduk. İstediğimiz bazı kitaplar ise daha altlardaydı. Bu yüzden de, en üstteki kitapları kaldırıp bir yana atıyorduk. Kısa sürede her yargıç ve savcının çevresinde küçük küçük kraterler oluşmaya başlamıştı. Sonunda kucaklayabildiğimiz kadar kitapla yığının üzerinden indik.

Bu kitaplar kendilerini beğendirebildikleri için biz hukuk adamlarının kucaklarına sığınarak yakılarak yok edilmekten kurtulmuşlardı. Beğenmediklerimiz ise çamurlu ayaklarımızla ezmiş, çiğnemiştik.

Gerçi yalnızca birkaç kucak dolusu da olsa o kadar kitabı ölümden kurtarmıştık, ama bir türlü sevinemedim.

(…)”

Bir Savcının Not Defterinden, Çetin Yetkin, Ümit Yayıncılık, Ankara, Temmuz 1994, Sf.22-24.

Aşağıda François Truffaut’nun Ray Bradbury‘nin aynı adlı kitabından uyarıadığı 1966 yapımı Fahrenheit 451 isimli filminden kitap avı ve yargısız infazı sahnesini izleyebilirsiniz.

“(…)

17.11.1952

Tatlı bir tui fıkrası:

(Bu notun altına yapıştırılmış bir gazete kupüründen:)

«Bilindiği gibi doğa bilimcilerin batıl inançları yoktur. Evlerinde hortlak falan gezmez onların ve ayın 13’üne de rastlasa eğer tatil günüyse hiç aldırmaz seyahate çıkarlar.

Ama gene de (Nobel ödül sahibi, 1922) Niels Bohr’un kapısında bir nazarlık at nalı asılıymış, hem de Danimarka’nın herhangi bir köy yolunda bulunabilecek türden adi bir demir parçası.

İsviçre’den bir konuğu –tam da kongreler zamanıymış besbelli- Niels Bohr’un kapısında nalı görünce apışıp kalmış: ‘Şuraya bak!’ demiş ‘Bu ne arıyor burada?’ ‘Çok basit’ demiş ev sahibi, ‘yolda yürürken buldum, alıp oraya astım, uğur getirirmiş’.

‘Afedersiniz aziz meslekdaşım, batıla mı inanıyorsunuz yoksa?’

‘Yok canım’, demiş Niels Bohr ‘inanır mıyım hiç! Ama bu, inanmayanlara da uğur getiriyormuş, öyle dediler!’»

(…)”

Brecht’le Yaşamak, Çalışma Günlüğü, Derleyip Çeviren: Yılmaz Onay, Kalem Yayınevi, sf.156-157.

Tui, Bertolt Brecht’in kapitalist toplumda piyasa için çalışan entelektüelleri tanımlamak için kendisinin türetip kullandığı bir kelimedir. ‘Tellect-Ual-In’den yola çıkarak ilk harfler kullanılarak üretilmiş.

18. yüzyılın sonlarında Peru’daki Trujillo şehrinin piskoposu Martínez Compañón iç bölgelere yıllar süren geziler yapar ve sonunda bugünkü Kolombiya’nın başkenti Bogota’ya Başpiskopos olarak atanınca, tüm bu gezileri boyunca  kaleme aldığı 1400’den fazla çizimi İspanya Kralı’na gönderir. Bugün Madrid’de muhafaza edilen bu çizimler Trujillo ya da Martínez Compañón Kodeksleri olarak anılıyorlar.

Bu çizimlerden 18’i yöreye özgü müziklerin not edildiği partisyonlardan oluşuyor. Cachua Serranita bir tür Dağ Halayı olarak çevrilebilir. Cachua (qhachwa) Peru’da da yaşayan yerli Quechuaların dilinde” halka(daire) dans” anlamına geliyor. Serranita da “dağ, dağlık bölge” anlamına gelen” sierra”dan türemiş. Yöresel renkli giysiler giymiş 8 genç kadın tarafından oynanan bir tür Dağ Halayı.

Parça Piskopos  Compañón’un not ettiği partisyonlardan yola çıkarak Jordi Savall ve grubu Hespérion XXI tarafından yorumlanmış. Fotoğraflar Perulu fotoğrafçı Martin Chambi‘den.

Sinan Cemgil’in Babası Adnan Cemgil’e Mektubudur:

13. 10. 1950

Babacığım.
Se ni ÇoK ÖZledim.

Sen buraYa ne zaMan
GeleceKsin.

Burada YağMUrlar
YağıYor.

Benim ÖğRetMeniM ne
YaZarSaM.

aferin diYor.

Adnan Cemgil’in oğlu Sinan Cemgil’e mektubudur:

11 Mart 1951

SİNANCIĞIM;

BU SABAH PENCEREDEN BAKINCA BİR DE NE GÖREYİM? HER TARAF BEMBEYAZ DEĞİL Mİ? DEMEK Kİ GECE KAR YAĞMIŞ.

YOZGATTA DA YAĞMIŞTIR HER HALDE. ŞİMDİ SİZ SOBAYI FAYRAP EDİP KEYİF ÇATIYORSUNUZDUR.

BANA KARLI BİR MASAL YAZIP GÖNDER.

BUNDAN ÖNCE SORDUĞUN SORULARIN CEVAPLARINI ARKAYA YAZIYORUM.

GÖZLERİNDEN ÖPERİM SEVGİLİ OĞLUM.

BABAN
Adnan Cemgil

Geçtiğimiz Cumartesi Ulucanlar Cezaevi Müzesi‘ni gezme şansım oldu. Gezdikten sonra yaşananları göstermek için değil de gizlemek için dizayn edildiğine kani olduğum bu tuhaf, dilsiz müzeden -Nazım Hikmet ve Yılmaz Güney’in ilk kez gördüğüm bir kaç fotoğrafıyla beraber- benim için en kaydadeğer ayrıntı olan Adnan Cemgil – Sinan Cemgil yazışmasını paylaşmak istedim. Mektuplar müzede 6. koğuşun girişinde bulunuyor.

Sinan Cemgil annesi ve abisiyle Yozgat’ta yaşıyordu. Baba cezaevine alınmış, öğretmen olan anne Nazife Cemgil ise Yozgat’a sürgüne gönderilmiştir. Adnan Cemgil’in mektubunun arkasında Sinan’ın sorularına verdiği cevaplar vardı ama mektup çerçevelendiğinden ve meraklısı için yanına herhangi bir not düşülmediğinden okuyup aktarmak mümkün olmadı. Mektupları aynen aktarmaya çalıştım. Selamlar…

%d blogcu bunu beğendi: