“(…)

ölüm açlıklarının ortasındayım onların lânetlenmiş sûreti olarak

uzun açlıkların ortasındayım, kaç gün oldu sanrılar geçiyor gözlerimden
hep aynı çınıltıyla açılıyor mazgal, açlığımı soruyorlar apoletlerinin içinden
ekmek kokusu sarmış koridoru ekmeğin mayası tuz kabuğu kül
sürükleyerek taşıyor çuvalı gardiyan, hışırtısı midemi deliyor
şimdi gül reçeli mi olur balı damlayan şeftali mi köpüğe kesmiş ayran mı yoksa
bütün anneler iyi aşçıdırlar damağımı yokluyor annelerin gül desenli sofrası
genzimde kekre bir tad, her yutkunuşta zifirî bir kezzap damlıyor karın boşluğuma
uzun açlıkların ortasındayım, nöbetçi kulesinin gölgesi düşüyor duvarlara

uzun açlıkların ortasındayım, kaç gün oldu sanrılar geçiyor gözlerimden
şimdi yağmur esecek diyorum şimdi eylül sağanakları kondu avlularında
güçlükle doğruluyorum ranzadan, ağır ağır yürüyorum pencereye uzanan yolu
gecede karınca yolları var diyorum gökyüzü yıldız gözeleriyle dolu
dirseğimi dayamışım pervazın kıyısına, demire sürtünüyor çenem
şakağımda takılıyor alnımdan süzülen damla, anlıyorum sakalım uzamış
gecede yıldız düğünü var diyorum ve ay öksüz bir şarkıcıdır şapka açar yıldızlara
birdenbire parolaların değişme vakti, birdenbire yitiyor ışık
gün ışısa diyorum, parmak uçlarımla dokunuyorum karanlığa
uzun açlıkların ortasındayım, nöbetçi kulesinin gölgesi düşüyor duvarlara

(…)”

Emirhan Oğuz, Ateş Hırsızları Söylencesi, Kırmızı Yayınları, Ekim 2009, İstanbul. Sf. 63-64. Boldlar bana ait.

**

Şair Emirhan Oğuz, Ateş Hırsızları Söylencesi isimli kitabını büyük oranda Temmuz 1979’dan Aralık 1986’ya kadar kaldığı Sağmalcılar Cezaevi’nde yazdı. Dolayısıyla 1984 Nisan-Haziran döneminde Sağmalcılar ve Metris’te tek tip elbise uygulamasına karşı hayat geçirilen ve dört cana (Abdullah Meral, Mehmet Fatih Öktülümüş, Haydar Başbağ, Hasan Telci) mal olan ölüm oruçlarını içeriden ve canlı tanığıydı.

İlk baskısı 1988 yılında yapılan kitap 2009 yılında yeni baskısı yapılıncaya kadar sol çevreler ve şiir severler arasında bir efsaneye dönüşmüştü. Fotokopisi bile güçlükle bulunuyor, bir hazine gibi elden ele dolaşıyordu.

Emirhan Oğuz, kitaba da adını veren uzun şiiri Ateş Hırsızları Söylencesi’nde Türkiye Devrim Tarihini, o tarihi oluşturan belli başlı olayları hikaye ederek anlatır ve bu arada içeriden canlı tanığı olduğu 1984 Ölüm Oruçlarından da bahseder.

Kürt siyasi tutuklu ve hükümlülerin Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılarak siyasi çözüm için müzakerelere başlanması ve temel değerleri olan Kürtçe üzerindeki baskılara son verilerek anadilde eğitim ve savunma haklarının teslim edilmesi için başlattığı (bugün 45. gününe giren) açlık grevlerini içeriden görmemize yardımcı olabileceğini de düşünerek ilgili bölümden kısa bir alıntı yaptım.

Reklamlar

Güz mevsimidir bu,
kalbinin kırıldığı mevsim!
Git bu yerlerden,
durma git!
Güneş yamaçta sürünüyor,
tırmanıyor, tırmanıyor,
ve her adımda durup dinleniyor.

Ne varsa dünyada öyle solgun,
yorgun ve gevşek tellerde
çalıyor rüzgar şarkısını:
Umutlar uçup gitti-
O ardından yakınmakta…

Güz mevsimidir bu,
kalbinin kırıldığı mevsim!
Git bu yerlerden,
durma git!
Ey dalındaki meyve
titriyorsun, düşüyorsun yere,
nasıl bir sır verdi ki
gece sana,
yanağın, o gül yanağın
buz gibi ürperişler içinde.

Susuyorsun, karşılık vermiyorsun,
kim konuşacak öyleyse?-

Güz mevsimidir bu,
kalbinin kırıldığı mevsim!
Git bu yerlerden,
durma git!
‘Ben güzel değilim,’
-der yıldız çiçeği-
‘ama insanları severim,
onları avutmak isterim,
-çiçek görsünler hele yerde,
eğilsinler,
ve ah! tutup koparsınlar beni-
işte o zaman gözlerinde onların
bir anı canlanır,
benden daha güzellerinin anısı
-görürüm onu ben, görürüm-
ve işte öyle ölürüm.’

Güz mevsimidir bu,
kalbinin kırıldığı mevsim!
Git bu yerlerden,
durma git!

**

Bu şiir, benim üniversite yıllarından defterime not düştüğüm, bazen biraz şarap içtiğimizde bazı arkadaşlarımızla söylediğimiz bir şiirdi. Bir kitaptan okumadım (ve sonradan da hiç rastlamadım), dolayısıyla hangi kitaptan ya da dergiden alıntıdır, kim, ne zaman çevirmiştir, bir bilgim yok. İnternette de bir bilgi bulmak mümkün olmadı. (Çevirisini çok beğendiğimi, bilmem gerek var mı söylemeye? Buradan çok teşekkür ediyorum çevirmenine.)

Nietzsche’nin diye biliyor ve öyle okuyorduk ama emin değildim. Neyse ki internetten Almancasını buldum ve Nietzsche’ye ait olduğunu teyit edebildim. Almanca bilenler orjinaline şuradan göz atabilirler.

**

Musa Anter: Dil Sorunu

Ekim 15, 2012

“(…)

Yıllar yılları takip etti, devir değişti, halk değişti: “Dinya bû hikûmet, Kurmanci rabû.” (Dünya hükümet oldu, Kürtlük kalktı.)

Artık cumhuriyet teşkilatlanıyordu. Yeni nahiye, kaza ve vilayetler kuruluyordu. Köylere serbestçe jandarma, tahsildar ve diğer memurlar gelebiliyordu. Üstelik bu sefer de, daha önce giremedikleri yerlere zulüm yapıyorlardı. Köy bizimdi, babam yoktu ve ailede köyü temsil edecek erkek de olmadığından annem köyün muhtarlığını da yapıyordu. Ama ne köyde, ne de bölgede tek kelime Kürtçe bilen adam vardı. Tahsildarlar yerli oldukları için onlarla anlaşmak kolaydı. Fakat jandarma gelince felaket başlardı. Ne istediklerini bir türlü anlayamıyorduk; tavuk mu, yumurta mı, kuzu mu, para mı veya karakolları için odun mu istiyorlardı, bilemiyorduk. Bilmeyince de köylü dayak ve küfür yiyordu. İstedikleri her şeyi vermeye razıydık ve adet böyleydi; hükümet budur zannediyorduk. Ama bu dil meselesi bizi perişan ediyordu. Hele annem mahvoluyordu. Sırf jandarmanın ne istediğini anlamak için beni okula gönderip Türkçe öğrenmemi istiyordu.

(…)

Annem beni, 1927’de Kercews’e, bugünkü adıyla Gercüş’e Şubat ayında okula gönderdi. Okul müdürü İbrahim Hoca (sonra Oğuz soyadını aldı) beni misafir talebe olarak kabul etti. Okullar kapanınca köye geldim. “Ekmek, su, odun, gel-git, adın ne” gibi sözcükleri öğrenmiştim. “Horoz, tavuk, hindi, yumurta” da alfabemizde olduğu için bunları da biliyordum. Dünyalar annemin olmuştu. O yaz köye gelen jandarmalardan hiçbir sıkıntı çekmemiş ve dayak yememiştik. Zaten sıkıntımız vermek değil, ne istediklerini anlamamaktı.

(…)

Bu ara asimilasyon amacıyla Kürdistan’da birçok köy yatılı mektepleri açıldı. Bunlardan bir tanesi de Mardin Köy Yatılı Mektebi idi. Bu okula fakir fukara çocukları değil de, Mardin vilayeti çevresinden ağa ve zengin aile çocuklarını alıyorlardı.

(…)

Hükümet bu asimilasyon düşüncesiyle zannediyordu ki, eğer aşiret reisi asimile olursa tüm aşiret kendiliğinden asimile edilmiş olur. Fakat memnuniyetle söyleyebilirim ki, onların düşündüğü olmadı. Gerek ben ve gerekse tek tük sağ kalan ve vefat eden arkadaşlarım arasında tek bir cahş çıkmadı. Doğal olarak Türkçe dahi bilmeyen biz köylü çocukları hükümetin bu politikasını anlayamazdık. Hatta büyüklerimiz dahi bunun farkında değillerdi. Nitekim planlayıcılar da planlarının muvaffak olmadığını görünce, 1935 senesinde Kürdistan’daki tüm bu yatılı mekteplerini kapattılar. Oysa açıkçası, bu okulları Hamidiye Mektepleri’nin devamı olarak düşünmüşlerdi.

Okulumuz Ermeni katliamında bir kısmı öldürülmüş, gerisi de Halep’e kaçmış Mardin’in meşhur zenginlerinden Ermeni Kendir’in hazineye malolmuş eviydi. Çok güzel bir evdi. Mardin’in meşhur krema rengindeki, oymalı, nakışlı, kesme taşlarından yapılmıştı. Öyle ki, Topkapı Sarayı’ndaki Mecidiye veya Bağdat Köşkü onun yanında adeta fakirhane kalırdı.

(…)”

Hatıralarım (1-2), Musa Anter, Avesta Yayınları, İstanbul, 2000, sf. 31-34. Kitabın birinci cildinin girişindeki “Dil Sorunu” başlıklı bölümden alıntılanmıştır. Boldlar bana ait.

“(…)

Henry Parker:

Şimdi, bakalım, dedi. Her biriniz söyleyin, niçin hangi sebepten ötürü sinemaya gitmemeliyiz!

Hepimiz topu topu yedi kişiydik.

Pat Carrico:

Çünkü, dedi. Filmlerde hep danseden soyunuk kadınlar olur, ondan.

Evet, dedi Henry Parker. Güzel bir sebep doğrusu.

Tommy Cesar:

Bize hırsızların iyi insanları öldürdüklerini gösterir, dedi.

Çok güzel, dedi öğretmenimiz.

Öyle ama, dedi Ernest West. Hırsızları da her bir vakit polisler çekip vururlar, öyle değil mi? Hırsızların sonu hep polislerin elinden olur. Bu, doğru bir sebep değil.

Tommy Cesar diretti.

Bize hırsızlığı öğretir ya, hırsızlığa kışkırtırlar bizi ya…

Bence de senin dediğin doğru, dedi Henry Parker. Evet, bize kötü örnek olurlar hepsi de.

(…)

Sonra Jacob Hyland’a geldi sıra. Jacob dünyanın en sersem sepet oğlanıydı. Ne aklı vardı, ne fikri. Ne sorulsa karşılığını bulup veremezdi.

Sen söyle bakayım, dedi Bay Parker. Sence asıl sebep nedir biliyor musun?

Ben ne’bleyim, dedi Jacob.

Canım bir şey bul, söyle işte, dedi Bay Parker. Niçin gitmeyiz sinemaya, onu söyler

(…)

Valla’a bilmiyorum, dedi. Zaten ben çok sinemaya gitmem ki.

Daha önceleri gittindi ya değil mi?

Evet efendim, gittimdi. Ama çarçabuk unuttum hepsini. Hiç hatırlamıyorum.

Tabiî, dedi öğretmenimiz. Ama gittiklerinin arasından bir kötü örnek seçip bunu bir sebep olarak bize gösterebilirsin. Gösterir, dersin ki, şundan ötürü biz sinemaya gitmeyiz.

Öğretmenimiz böyle der demez Jacob’un gözleri parladı, yüzüne bir gülümseme yayıldı.

Anladım, dedi.

Söyle o halde…

Bize düşmanlarımızın suratına kremalı pastalar atmayı, bir de bayanlara tekme vurup kaçmayı öğretir.

Bu mu bütün aklında kalan?

Evet efendim, dedi Jacob.

Ernest West:

Bu bir sebep değil, dedi. Kremalı pasta atmanın ne kötülüğü var  yani?

Hepsi suratına yapışsın da gör, dedi Jacob, sırıtmadı, ciddiydi. Hatırlasana, herifin suratı ne hale geliyordu.

Bay Parker:

Tabiî, dedi. Durup dururken bayanlara tekme atıp kaçmak da ayıp bir şey. Tamam, güzel Bay Hyland. En akla uygun sebebi bulduğuna inanıyorum ben, iyi düşünüp buldun bunu, aferin.

Ardından Nelson Holgum’a döndü.

Bir kere çok pahalı, dedi Nelson. Bilet parası çok.

Hiç bile değil, dedim. Bijou’da sudan ucuz. Üstelik bu bir sebep olamaz.

Ama o paraya koca bir ekmek alabilir insan, dedi Nelson. Bir bilet parası bugünlerde iyi para.

Bay Parker:

Doğru, dedi. İyi bir sebep buldun sen de. Paramızı sinema yerine daha akıllıca alışverişlerde kullanabiliriz pekâlâ. Söz gelişi, sizin gibi delikanlılar, harçlıklarını sinemaya yatıracaklarına din işlerimize bağışlarlarsa daha akıllıca davranmış olurlar. Çünkü dinimizin yayılması yolunda sizin sinemaya gitmek için sokağa attığınız bu paralara şiddetle ihtiyacımız var.

Böyle dedi, sonra başıyla Ernest West’e işaret etti.

Sinema, sahip olduğumuz şeylerden hoşnut kalmamızı öğretir bize, dedi Ernest West. Filmlerde otomobillerine binip dolaşan, koca koca evlerde yaşayan insanları seyrederiz, bu da bize memnunluk verir.

Bu, olsa olsa kıskançlıktır, dedi Bay Parker.

Ernest West:

Bütün bu şeylere biz de sahip olmak isteriz, dedi. Ama biliriz ki, bunları edinmek mümkün değildir. Çok, çok para ister çünkü. O zaman da üzüm üzüm üzülürüz.

Hah, şimdi oldu işte, dedi Bay Parker. Bu harika bir sebep.

Luke’a döndü. Ondan sonra sıra benimdi.

Bir kere müzik berbat, dedi Luke.

Liberty’de değil, dedi Tommy Cesar. Kinema’daki bile iyi. Bu bir sebep olamaz.

Ama Bijou’da felâket. Bir tek parça biliyorlar, otomatik-piyano habire onu çalıp duruyor. «Rüzgarların Düğünü»nü berbat ettiler bu yüzden.

Tommy Cesar yine karıştı:

Doğru değil bu da, dedi. Bazen başka parçalarda çalıyorlar ya. Şimdi adını hatırlamıyorum ama en az altı yedi parça var, çalıyorlar.

Hepsi birbirinin eşi, dedi Luke. Adamın kafası kazan gibi şişiyor.

Öğretmenimiz:

Sinema yerine başka yerlere gitmeliyiz, dedi. Adamın kafasını şişirdiği doğrudur. Üstelik sağlığımıza da zarar verir. Oysa bize en başta sağlığımız gerek. Sağlıksız insan bir işe yaramaz.

Sinemaya gitmemeliyiz, çünkü sinemadan çıkınca kendi kasabamızı sevmez bir duruma geliyoruz, dedim. Her şey kötünün kötüsü görünüyor gözümüze, insan çekeyim gideyim buradan, diyor.

(…)”

Altın Çağ, William Saroyan, Türkçesi: Tarık Dursun K., Cem Yayınevi, 20. Yüzyıl Klasikleri Dizisi-12, İstanbul , 1967,  Sf. 26-30. Kitaptaki Pazar Zeplini isimli hikayeden alıntıdır.

%d blogcu bunu beğendi: