Musa Anter: Dil Sorunu

Ekim 15, 2012

“(…)

Yıllar yılları takip etti, devir değişti, halk değişti: “Dinya bû hikûmet, Kurmanci rabû.” (Dünya hükümet oldu, Kürtlük kalktı.)

Artık cumhuriyet teşkilatlanıyordu. Yeni nahiye, kaza ve vilayetler kuruluyordu. Köylere serbestçe jandarma, tahsildar ve diğer memurlar gelebiliyordu. Üstelik bu sefer de, daha önce giremedikleri yerlere zulüm yapıyorlardı. Köy bizimdi, babam yoktu ve ailede köyü temsil edecek erkek de olmadığından annem köyün muhtarlığını da yapıyordu. Ama ne köyde, ne de bölgede tek kelime Kürtçe bilen adam vardı. Tahsildarlar yerli oldukları için onlarla anlaşmak kolaydı. Fakat jandarma gelince felaket başlardı. Ne istediklerini bir türlü anlayamıyorduk; tavuk mu, yumurta mı, kuzu mu, para mı veya karakolları için odun mu istiyorlardı, bilemiyorduk. Bilmeyince de köylü dayak ve küfür yiyordu. İstedikleri her şeyi vermeye razıydık ve adet böyleydi; hükümet budur zannediyorduk. Ama bu dil meselesi bizi perişan ediyordu. Hele annem mahvoluyordu. Sırf jandarmanın ne istediğini anlamak için beni okula gönderip Türkçe öğrenmemi istiyordu.

(…)

Annem beni, 1927’de Kercews’e, bugünkü adıyla Gercüş’e Şubat ayında okula gönderdi. Okul müdürü İbrahim Hoca (sonra Oğuz soyadını aldı) beni misafir talebe olarak kabul etti. Okullar kapanınca köye geldim. “Ekmek, su, odun, gel-git, adın ne” gibi sözcükleri öğrenmiştim. “Horoz, tavuk, hindi, yumurta” da alfabemizde olduğu için bunları da biliyordum. Dünyalar annemin olmuştu. O yaz köye gelen jandarmalardan hiçbir sıkıntı çekmemiş ve dayak yememiştik. Zaten sıkıntımız vermek değil, ne istediklerini anlamamaktı.

(…)

Bu ara asimilasyon amacıyla Kürdistan’da birçok köy yatılı mektepleri açıldı. Bunlardan bir tanesi de Mardin Köy Yatılı Mektebi idi. Bu okula fakir fukara çocukları değil de, Mardin vilayeti çevresinden ağa ve zengin aile çocuklarını alıyorlardı.

(…)

Hükümet bu asimilasyon düşüncesiyle zannediyordu ki, eğer aşiret reisi asimile olursa tüm aşiret kendiliğinden asimile edilmiş olur. Fakat memnuniyetle söyleyebilirim ki, onların düşündüğü olmadı. Gerek ben ve gerekse tek tük sağ kalan ve vefat eden arkadaşlarım arasında tek bir cahş çıkmadı. Doğal olarak Türkçe dahi bilmeyen biz köylü çocukları hükümetin bu politikasını anlayamazdık. Hatta büyüklerimiz dahi bunun farkında değillerdi. Nitekim planlayıcılar da planlarının muvaffak olmadığını görünce, 1935 senesinde Kürdistan’daki tüm bu yatılı mekteplerini kapattılar. Oysa açıkçası, bu okulları Hamidiye Mektepleri’nin devamı olarak düşünmüşlerdi.

Okulumuz Ermeni katliamında bir kısmı öldürülmüş, gerisi de Halep’e kaçmış Mardin’in meşhur zenginlerinden Ermeni Kendir’in hazineye malolmuş eviydi. Çok güzel bir evdi. Mardin’in meşhur krema rengindeki, oymalı, nakışlı, kesme taşlarından yapılmıştı. Öyle ki, Topkapı Sarayı’ndaki Mecidiye veya Bağdat Köşkü onun yanında adeta fakirhane kalırdı.

(…)”

Hatıralarım (1-2), Musa Anter, Avesta Yayınları, İstanbul, 2000, sf. 31-34. Kitabın birinci cildinin girişindeki “Dil Sorunu” başlıklı bölümden alıntılanmıştır. Boldlar bana ait.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: