“(…)

Aşağıdaki kayalardan –belki de bizim içimizden- bir adam

bağırıyordu,

durmadan bağırıyordu, ama hiç kimse duymuyordu onu.

Herkes bir yere gitme telaşındaydı

nereye? Ne yapmaya? Kendilerine  ayıracak zamanları yoktu,

soyunup yatacak,

kendi bedenleri içinde düş görecek, aynada kendilerine, ya da

birbirlerine bakacak zamanları.

Yalnız başkalarının gözlerinde görüyorlardı kendilerini

orada ne görebilirlerdi ki?

Belki de akıllarından geçenleri, ama herhalde gerçekte ne

olduklarını değil.

Bir gün,

bir kuş girdi yemek odasına. Şaşırıp kaldı herkes.

Kimse ne diyeceğini bilemiyordu, onlara bir şey soran yoktu

oysa,

herkes öfke içindeydi. “Kovun şunu, kovun şunu,” diye

bağırdılar.

Sandalyelerinden kalkıp ellerini kollarını salladılar,

iki de kadeh kırdılar. Kuş uçup gitti pencereden.

Hizmetçiler eğilip yerdeki cam kırıklarını toplarken onlara

baktım da,

yalnız onlardı gülümseyen. Kuşu tanıyorlardı; göz kırpıp ben de

gülümsedim onlarla.

Hep suçsuzlardır suçluymuş gibi görünen (siz de öyle

düşünmüyor musunuz?)

Siz de bilirsiniz bunu –eminim.

(…)”

İsmene, 1972. Yannis Ritsos, Bütün Şiirlerinden Seçmeler, Çeviren: Cevat Çapan, Kavram Yayınları, Şubat 1995, İstanbul. Sf.187-188.

Ritsos’un İsmene isimli uzun şiirinden kısa bir bölüm. Boldlar bana ait.

captivity-2005-engraving-on-plexiglas-and-linoleum-102x82-cm

Burada Serhad Bapir’in bir eseri vardı. Kendisinin Türkçe yazılan sitelerde kendi eserlerini yayınlamama ilkesi ve isteği üzerine resmini sildim. Bu kara levha bir anı olarak kalsın. Resmi görmek isteyenler karanlığa tıklayarak ressamın sitesinde görebilirler. Serhad Bapir’in uzun mektubunun Kürtçesini ve Türkçesini okumak isteyenler yorumlar bölümünden okuyabilirler. Çeviri için Ayşegül Ertaş‘a teşekkür ederim.

Bundan yaklaşık 8 ay önce Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Mahmut Şakar Yeni Özgür Politika’da “Tecrit ve İmralı Sistemi I” ve “Tecrit ve İmralı Sistemi II” başlıklı iki yazı kaleme almıştı.

5-6 Mart 2012 tarihlerinde yayınlanan bu ardışık iki yazının girişinde ŞakarGörüşme yapılması, Sayın Öcalan’dan haber alıyor oluşumuz tecridin olmadığı anlamına gelmiyor.” diye belirtiyor ve Mart 1999’dan itibaren İmralı ziyaretleri boyunca içeriden ve dışarıdan bizzat şahit olduğu bir “İmralı Sistemi”nin hikayesini anlatıyordu.

Ölüm orucu eylemlerinin menbaını hangi gerçeklerden ya da tespitlerden aldığını öğrenmek/ayırd etmek/ hatırlamak isteyenler bu iki yazıya yukarıda verilen linklere tıklayarak ulaşabilirler. Ben aşağıda Şakar’ın yazısının son bölümünden faşizmin en belirleyici karakteristiği olan keyfiyet ve İmralı Sisteminden bahsettiği bölümü aktarıyorum.

Şakar’ın yazısında bahsettiği keyfiyeti; bugün bizi açlık grevleriyle karşı karşıya getiren ve yine açlık grevlerini de şu an saydığımız tehlikeli günlere taşıyanı faşizan keyfiyetle akrabalığını sorgulayarak okumakta fayda var. (Boldlar Bana ait, grafik eserler Serhad Bapîr imzalıdır.)

“(…)

Kalıcı bir devlet politikası olarak keyfiyet

Bunca yıldan sonra, İmralı sistemi nedir? diye bana sorulsa, tek kelimeyle keyfiyettir derim. İlk günden bu güne kadar, askerden savcıya, kemalistten AKP’liye kadar kişi ve siyasetlerin etkinlikleri süresince değişmeyen, kalıcı bir devlet politikası olarak keyfiyet esastır. Keyfiyet de zaten, hukuksuzluğun, iktidar gücünün dizginsiz uygulamasının doğrusu faşizmin en önemli dayağı anlamına geliyor.

İmralı’da, günün koşulları neyi gerektiriyorsa, etkili pozisyonda olanların tercihleri neye evriliyorsa, yazının başından beri anlattığım tüm olaylardan da anlaşılacağı gibi, hiçbir hukuki kaygı, ahlaki tutum dikkate alınmadan uygulamaya konuldu.

Keyfiyet kendisini en çok günlük yaşam içerisinde ortaya koyuyordu. Mesela her gün verdikleri öğün ve yemek miktarı üzerinde oynuyorlardı. Amaç baskıydı, işkence yapmaktı, her şey baskıyı nasıl daha fazla derinleştiririz üzerinden ele alınıyordu. Zaten izolasyonda temel olgu da bu değil mi? Sadece görüşmeme meselesi değil, yaşamın bir parçası olarak her şey sana karşı bir işkence aletine dönüşebiliyor. Yiyeceğin yemek bile psikolojik bir baskı aracı, aileyle görüşmeler işkenceye dönüştürülebilirdi. Bir sabah kahvaltıda üç adet küçük kutu reçel veriliyor, ama üçü de kullanılmış, boş çıkıyor mesela. Ya da bir gün, istenilmediği halde çok açık çay, ertesi gün katran karası demli bir çay getirilip önüne bırakılıyor. Bir gün normal bir öğün yemek konuyor önüne, ertesi gün bunun dörtte biri. Hayat çok basit ve günlük anlarda çekilmez kılınıyor ve özellikle zorlaştırılıyor.

Küçük odanın bir kapısı demirden ve salona bakıyor, kitap okunuyor içeride ve tam da yoğunlaşıldığı anlarda kapının sürgüsü sertçe açınıp kapanıyor. Defalarca tekrar ediliyor her gün. Zaten içeride kamera var. Uyurken, yıkanırken, okurken, daracık odada volta atarken hep metalik bir göz izliyor. Yirmi dört saat yapay ışık yanıyor odada.  Gazeteler, iç organları sökülmüş halde elinize veriliyor. Tam da işinize yarayacak bir makalenin kesildiğini görüyorsunuz. Gazete dahi, üzerinizdeki basıncın bir parçası haline gelebiliyor. Güncel bir bilgiye hasret kalıyorsunuz aylarca. Tek kanallı radyodan sadece resmi haberleri dinlemek mesela, on üç yıl boyunca, işkencenin başka bir adı sanki.

Görüştürmeme ‘kılıfı’ hava muhalefeti…
Günlük hayat pratikleri hep böyle değişken ve keyfiydi. Mantığı da muhatabı da yoktu. Avukatlara yapılan pek çok uygulama da öyleydi. Bir dönem geldi, küçük bir çay kaşığıyla ağzımızın içine bile bakıldı. Belki ‘kesici bir alet’ saklıyor olabilirdik. Onlarda saçmalık bizde de sabır bitmiyordu.
Keyfiyet esastı, (…)

penaber-2004 (1)

Burada Serhad Bapir’in bir eseri vardı. Kendisinin Türkçe yazılan sitelerde kendi eserlerini yayınlamama ilkesi ve isteği üzerine resmini sildim. Bu kara levha bir anı olarak kalsın. Resmi görmek isteyenler karanlığa tıklayarak ressamın sitesinde görebilirler. Serhad Bapir’in uzun mektubunun Kürtçesini ve Türkçesini okumak isteyenler yorumlar bölümünden okuyabilirler. Çeviri için Ayşegül Ertaş‘a teşekkür ederim.

(…)

Keyfiyet aynı zamanda güvensizlik demektir. Öcalan, İmralı da hiç bir şekilde güvende değildir. Zehirlenme sürecini hatırlatmıyorum sadece, odasının aranması ve fiili saldırıya uğraması buna örnektir. Zorla saçının kestirilmesi de. Kaldı ki, bu Adada, askeri ve siyasi olarak keyfi bir rejim içinde, sürekli değişken bir havada yaşamak her türlü tehlikeye açık olmak demektir. Öcalan, her türlü tehlikeye açık bir atmosferde 13 yıldır yaşamaktadır. Şimdi yeni yasa ile avukatlarının da gitmesi sistemlice engellenerek, bu güvensizlik daha da ölümcül hale getiriliyor.

(…)

Abdullah Öcalan, 15 Şubat 1999 tarihinden bu yana, günde 23 saat (bazen 24 saat) daracık bir hücrede yaşamaktadır. Bir değil, tam 13. yılıdır. Kaç gün kaç saat ediyor, hesaplamaya dahi üşeniyorum. 

Tam da bu kadar gün ve saat, eli bir insan eline değmemiştir. Dokunma duygusunu yitirmesi için her şey yapılmıştır. İnsan sıcaklığını, dokunmanın büyüsünü ve sevecenliğini unutması istenmiştir. Tokalaşmak baştan beri yasaklanmıştır. Ailesiyle açık görüş yapamamıştır, Kürtçe konuşması yasaklanmıştır, konuşunca aile ile görüşme kesilmiştir, telefonla konuşamamış, televizyon izlememiştir. Diğer tutuklulara tanınan bu haklardan da mahkum bırakılmıştır.

(…)

Zamana yayılan bir ölüm cezası 
Sayın Öcalan’ın bu yıllar içinde sağlık durumu daha kötüleşmiş, İmralı’nın iklimi, kronikleşen hastalıklarına karşı  tıbbi desteğin sunulmaması aksine hastalıklarını bile zamana yayarak bireyin direncini düşürmeye ve iradesini kırmaya yönelik bir siyasetin parçası olarak kullanılmasını da İmralı sisteminin bir uygulaması olarak okumak gerekiyor.

(…)

Öcalan’a uygulanan sadece ‘görüştürülmeme’ durumu değil. Tecrit denilen olgu da zaten bununla sınırlı değil. Ağzımız alışmış, tecrit diyoruz aslında. Zaman yayılan bir ölüm cezası infaz ediliyor İmralı’da. Ve her şey buna göre kurgulanmış aslında.

(…)

Özel bir icra rejimi ile yürütülen, özel yasalarla işleyen İmralı Olağanüstü Hal Sistemi, bu ülkenin gerçek fotoğrafını oluşturuyor. Aynı zamanda Kürtlerin neden halen Olağanüstü bir siyaset, psikoloji ve yaşam içerisinde tutulduğunu da açıklıyor. Ve neden Roboskî’de Türk Savaş uçaklarıyla çocuklar paramparça edildikten sonra bir bütün olarak sistemin suskunluğa gömüldüğünü de…”

560x480_resize_thumb_kurdistan_cecenistan_tibet_2003_grafika_li_ser_dar

Burada Serhad Bapir’in bir eseri vardı. Kendisinin Türkçe yazılan sitelerde kendi eserlerini yayınlamama ilkesi ve isteği üzerine resmini sildim. Bu kara levha bir anı olarak kalsın. Resmi görmek isteyenler karanlığa tıklayarak ressamın sitesinde görebilirler. Serhad Bapir’in uzun mektubunun Kürtçesini ve Türkçesini okumak isteyenler yorumlar bölümünden okuyabilirler. Çeviri için Ayşegül Ertaş‘a teşekkür ederim.

Okumaya Dair

“(…)

Üretim- tüketim ikilemesinin yerine, bugün artık yaygınlaşan başka bir ikilemeyi koyabiliriz: Yazma-okuma. Okuma (resim-imge ya da metin) ‘gösteri toplumunda’ bir gözetleyiciye dönüşen (mağara adamı ya da gezgin) tüketiciyi tanımlayan pasifliğin doruk noktası olarak görülmektedir.

Aslında tam tersi olarak, okuma eylemi, sessiz bir üretimin tüm özelliklerini taşır: Sayfalardan türetir, gezgin ve gözetleyici göz sayesinde metni dönüştürür, birkaç sözcükten çıkarılan anlamaları doğaçlar ve çıkarsar, yazılı uzamları atlar, geçici bir ritimle sayfa üzerinde dans eder. Ancak okuma eylemi, depolama etkinliğinden yoksun olduğu için (tabii eğer okur okuduklarını bir yere yazmaz ya da ‘kaydetmezse’) okur, nesneye ( kitap ya da resim-imge) sahip olmadıkça, zamanın aşındırıcı etkisine karşı kendisini güvenceye alamaz (okurken kendisini unutur ve okumuş olduğunu unutur). Bu sahip oluş da okurken ‘kaybolan’ anların eşdeğerli bir kopyasından başka bir şey değildir (sadece bir çizgi ya da vaattir). Başkasının metnine, yeniden benimsemenin ve zevk almanın kurnazlıklarını dahil eder: Bu metinde düzenbazlık yapar, buraya taşınır, tıpkı bedenin sesleri gibi burada çoğalır. Kurnazlık, dönüştürme, eklemleme kısacası tüm bu üretim belleğin bir ‘icadıdır’ aynı zamanda. Sözcükleri sessiz hikâyelerin çıkışlarına dönüştürür. Okunan belleğe alınana dönüşür: Barthes Stendhal’in metninde Proust’u okur; izleyici güncel bir söyleşide çocukluğunun görüntülerini okur. Yazının ince zarı, kaygan katmanlara, bir oyun uzamına dönüşür. Başka bir dünya (okurun dünyası) yazarın alanına dahil olur.

Bu dönüşüm kiralık daire misali metni oturulan bir mekana dönüştürür. Başkasına ait olan bir mekân, oradan geçmekte olan biri tarafından kiralanan, bir süre için sahiplenilen bir yere dönüşür. Kiracılar da, kendi jestleriyle, kendi anılarıyla döşedikleri bu dairede buna benzer bir dönüşüm gerçekleştirirler. Bu dilin kullanıcıları da, bu dili, vurgularıyla, kendilerine özgü ‘oyunlarla’ vb.. öyküleriyle ve kendi anadillerinden bu dile sızdırdıkları mesajları aracılığıyla dönüştürürler; yayalar, bir yığın arzu ve çıkar doğrultusunda yürüdükleri yollarda bu tür bir dönüşüm yaratırlar. Toplumsal kodların kullanıcıları da bu kodları aynı biçimde eğretilemelere dönüştürürler. Kendi av partilerinin kestirmelerine çevirirler. Hakim düzen bu sayısız üretimin zeminini oluşturur. Bu arada aidiyet sahipleri yani ev sahipleri bu yaratıcılığa karşı kördürler (örneğin kendi işletmelerinde gerçekleştirilen farklı üretimi göremeyen, fark edemeyen şu patronlar gibi). (…)

Dolayısıyla okuma, pasif olmayan bir ‘sanattır’.

(…)”

Gündelik Hayatın Keşfi – I, Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları, Michel de Certeau, Çeviren: Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi, Ocak, 2009, Ankara. Sf. 57-58.

Okura Dair

“(…)

Okur, bir dünyayı minyatürleştiren ve ötekilerle karşılaştıran bahçelerin mimarıdır; keşfedilecek bir adanın Robinson’udur ama aynı zamanda bir toplumun ve bir metnin yazılı sistemine çoğulluğu ve farklılığı dahil eden karnavalın ‘sahibidir’. Yani bir roman yazarıdır. Yarattığı ile onu başkalaştıran arasındaki bir mekânsızlık içinde gidip gelen ve kendini mekânsızlaştıran, yersiz yurtsuzlaştırandır. Aslında okur, kimi zaman ormandaki bir avcı gibi yazının peşine düşer, izini sürer, sevinir, ‘hamleler’ yapar; kimi zaman da oyuncu olur ve yazının oyunu kazanmasına izin verir. Kimi zaman da burada, bu mekânsızlıkta gerçekliğin kurgusal güvencelerini yitirir: Kaçamakları yüzünden toplumun oluşturduğu dama tahtasında ben’e yer biçen güvencelerden uzaklara sürgün edilir. Kim okur gerçekten? Ben mi yoksa bendeki bir şey mi? ‘Etten ve kemikten bir gerçek olarak ben değil belirsiz ben, benin yarattığı belirsizlikteki bendir okuyan şu kayboluş metinlerini. Ne kadar okursam onları, o kadar anlaşılmaz oluyorlar benim için, hiçbir şey anlamaz hale geliyorum’[İtalik alıntı: JacquesSojcher, “Le professeur de philosophie”, Revue del’universite deBruxelles, sayı: 3-4, 1976,s. 428-429.] (…)

(…)

Kendine ait bir yer kurmaktan, eskinin çiftçilerinin mirasçıları olmaktan ama onlar gibi toprağı değil dili sürmekten, kuyu açmaktan ve ev inşa etmekten uzak olan okurlar bir yolcudur aslında. Başkalarının topraklarında gezinirler, yazamadıkları, işlemedikleri tarlalarda kaçak avlanarak göçebelik ederler, yolculuk ettikleri Mısır’ın zenginliklerini hayranlıkla seyrederek imkânlarından faydalanırlar. Yazı, kendine bir yer oluşturarak, zamanı istifler, yığar ve ona direnir ve üretimini, yeniden üretimlerini çoğaltarak ve yayarak çoğaltır. Okuma etkinliği, kendini zamana karşı güvence altına alamaz (unutur ve unutulur), edinimini koruyamaz ya da kötü bir biçimde korur. Geçtiği her yer kayıp cennetin bir yinelemesidir.

(…)”

Gündelik Hayatın Keşfi – I, Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları, Michel de Certeau, Çeviren: Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi, Ocak, 2009, Ankara. Sf. 286-287. [Grafikler Katalan sanatçı Juan Genovés imzalı. Boldlar ve Köşeli parantez bana ait.]

%d blogcu bunu beğendi: