bedrettin comert, oglu ergun ve esi maria augostino

Ben de birçok insan gibi, sahip olduğum iyi ve güzel şeyleri başkalarıyla paylaşmaktan haz duyarım. Hele de bu başkaları dostlarım, sevdiklerimse, duyduğum hazzın ölçüsü yoktur.(…) Evimin mutfağında güzel bir yemek mi yapılıyor, hemen en çok sevdiklerim gelir usuma. O yemeğin lezzetini dostlarımla birlikte tatmak isterim. Güzel ve iyi bir şeyi başkalarıyla birlikte yaşamak, mutlulukların en özgecisi, en katıksızı olsa gerek.

Çeviriye de aynı duyguyla yaklaşıyorum. Bildiğim yabancı dilde okuduğum, beni duygulandırıp coşturan ya da yepyeni bilgilerle donatan yapıtları orada, oldukları yerde tek başına bırakmaya gönlüm razı olmuyor. O güzelliklere bu kez yalnız dostlarımı değil, tüm başkalarını ortak etme hummasına giriyorum. Hazların en güçlüsü, en insancası oluyor bu tutku benim için. Ne yazık ki insan ne her okuyup sevdiği yapıtı çevirebiliyor ne de bir yapıtın yazıldığı dilde taşıdığı sanatsallığı ya da düşünselliği yeterince aktarabiliyor. Ama bütün güçlüklerine ve engellerine karşın çeviri yapmak, tanıdığım tanımadığım tüm dostlarıma yüreğimden süzerek ilettiğim bir armağan gibidir benim için: Aydınlık bir merhabadır örneğin, bir bardak taze çaydır, bir dizi renk renk boncuktur, köstekli eskil bir saattir, kardeş payı edilmiş bir parça ekmektir, kanımda ısıtılmış kırmızı bir güldür.

Çeviri eyleminin öznel yönü bu. Beni bir özne, bir birey olarak ilgilendiren ilk yönü. Bir de toplumsal, bilimsel sorumluluklarım var. Şimdiye dek, bir çok bilim adamının kaçtığı yaklaşmadığı bir işte, üstüme düşeni yapmak istiyorum. Yurt dışında okumak gibi bir olanağa sahip oldum. Bilimsel etkinliğini üniversitede sürdürme talihine kavuşan ve mesleğine çıldırasıya tutkun bir bilim adamıyım. Bu nedenle, şimdiye dek savsaklanmış, önemli yapıtları çevirme eylemine ben de kendimce katkıda bulunmak istiyorum. Aldığım eğitim, özümlediğim bilgiler, bulunduğum bilimsel yer, karşılarına çıkıp doğruları anlatmaya çalıştığım bir öğrenci kitlesi, koşulsuz itiyor beni çeviri eylemine. Yoksa niçin sanat, niçin yazın, niçin daha insanca bir gelecek için savaşım? Tek yaşam göstergesi eylemdir. (…)

Lines of thought, Céli Lee

(…) Bir kültür taşralılığı aşabilmişse ulusal olabilir ancak. Bu da kültürün, başka kültür ve sanat ürünlerine açılmasıyla gerçekleşebilir. Bu etkileşimi sağlayan biricik araçlar ise çeviri yapıtları ve sanat yapıtı değiştirimidir. Buradaki değiştirim geçici sürelidir elbette.

Çeviri yapıtlar bize başkalarının ölçütlerini tanıtır, kendi boyumuzu ölçme olanağı sağlar. Kendi ekonomik ve toplumsal yapımıza göre koşullanmış zihin ve duyarlık yapımızın dışında da başka düşünme yöntem ve ürünleri, başka duyma biçimleri ve ürünleri olduğunu gösterir.

Çeviri yapıtları olmadan, çeviri işlemi bir ülkede düzenli ve dizgeli yürütülmeden, uygarlığın tarihselliğini anlamak olanaksızdır. Çeviri ayrıca kendi dilimize yeni olanaklar, yeni boyutlar katar. Yeni kavramları, tadılmadık duyarlık biçimlerini dile getirebilmesi için dili zorlar, onu olmadık yönlerde anlatma zorunluluğuna iterek varsıllaştırır. (…)”

Türk Dili Aylık Dil ve Yazın Dergisi, Çeviri Sorunları Özel Sayısı, Yıl 27, Cilt XXXVIII, Sayı 322, 1 Temmuz 1978, Sf. 162-165. (Ankara Üniversitesi basımevi tarafından 2000 yılında yayınlanan tıpkıbasımdan.)

Metni Bedrettin Cömert’in Çevri Sorunları Özel Sayısı kapsamında gerçekleştirilen soruşturma sorularına verdiği yanıtlardan derledim. Boldlar bana ait.

Bedrettin Cömert bu soruşturmaya verdiği cevaplar yayınlandıktan birkaç gün sonra 11 Temmuz 1978 Salı günü sabahı Ankara Gaziosmanpaşa’da uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü. Saldırı esnasında yanında bulunan İtalyan uyruklu karısı Maria ağır yaralandı. Katilleri aranmadı ve bulunmadı.

The philosopher in meditation, Rembrandt, 1632

Reklamlar

  1. Öykü bir olay anlatmalıdır. Olaysız bir öykü yoktur. Öyküler okur da aktarılan olayı kendince öyküleyebilsin diye yaratılırlar.
  2. Öyküdeki olay gerçek ya da kurgu olabilir. Eğer gerçekse kurgu gibi görünmelidir, eğer kurguysa gerçek gibi.
  3. Öykü tercihen kısa olmalıdır, bir oturuşta okunabilmelidir.
  4. Öyküde anlatılan olay eğlendirmeli, heyecanlandırmalı, meraklandırmalı ya da şaşırtmalıdır: Eğer bunların hepsini birden yapabiliyorsa ne âlâ. Eğer bunlardan hiçbirini yapamıyorsa, pek de öykü sayılmaz.
  5. Öykünün üslubu doğrudan, açık olmalıdır; yani abartısız, dolambaçsız. Bırakalım o işlerle şiir ya da roman ilgilensin.
  6. Öykü yalnızca göstermelidir, öğretmeye kalkışmamalıdır. Yoksa kıssaya dönüşür.
  7. Öykü bütün teknikleri kabul eder; diyalog, monolog, basit ve düz anlatım, yazışmalar, ilgisiz metinlerin kolajı vs., ancak bu teknikler olayı dağıtmamalı ve okur öyküleneni sözel bir ifadeyle özetleyebilmelidir.
  8. Öyküye başlamak için, karakterin ya da karakterlerin kaderlerini belirleyecek bir karar almak zorunda kaldıkları bir ikilemle karşı karşıya oldukları bir an ya da durum seçilmelidir.
  9. Öyküde ölü zamanlara yer yoktur, gereksiz hiçbir şey yer almamaldırı. Her bir sözcük mutlaka bir zaruriyetten doğmalıdır.
  10. Öykü, kaçınılamayan tek bir sonuca doğru akmalıdır; bu son ne kadar beklenmedik ya da sıradışı olursa olsun. Eğer okur öykünün aktığı çözümü beğenmiyorsa, öykü iyi kotarılamamış demektir.

“Bu dekalogun tatbiki, sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, iyi bir öykü yazılacağını garanti etmez. En iyisi, benim de sürekli yaptığım gibi, bu maddeleri düzenli olarak ihlal etmektir. Ya da, daha da iyisi, yeni bir dekalog yazmak olacaktır.” Julio Ramón Ribeyro. Dekalog’un İspanyolca orijinalini şuradan okuyabilirsiniz.

Alexandra David-Néel, Tibet, 1912

Migyur -ismi böyleydi-  daha çocukluğunun ilk yıllarından itibaren olması gereken yerde olmadığını biliyordu. Kendisini yabancı buluyordu ailesinin arasında ve yabancı hissediyordu yaşadığı köyde. Rüyalarında Ngari’ye hiç benzemeyen yerler görüyordu: Kumdan yalnızlıklar, keçeden değirmi çadırlar, dağların arasına saklanmış bir manastır; uyanıkken de gitmiyordu bu görüntüler gözünden ya da bir görünüp bir kayboluveriyorlardı bir anda.

On dokuz yaşında rüyalarına karşılık gelen gerçekleri bulma arzusuyla evden kaçtı. Yollara düştü, avarelik etti, dilencilik yaptı, çalıştı, hırsızlığı da denedi arada. Ve bir gün sınırın yakınındaki o hana vardı.

Önce binayı gördü, sonra artık iyice bitkin düşmüş Moğol kafilesini, avludaki develeri. Eşikten adımını attı ve kafileye başkanlık eden ihtiyar rahiple karşılaştı. Hemen tanıdılar birbirlerini. Genç gezgin kendisini ihtiyar bir “lama” olarak gördü rahibin karşısında ve ihtiyar rahibi de yıllar önce kendisinin çömezi olduğu zamanlardaki gibi gördü; ve rahip de karşısındaki genç adamda çoktandır kayıp olan eski ustasını gördü. Tibet tapınaklarına yaptıkları kutsal gezileri ve dağların arasındaki manastırlarına geri dönüşlerini hatırladılar birlikte. Konuştular ve geçmişi ayaklandırdılar; kesin detayları vermek için araya girdiler, birbirlerinin sözünü kestiler.

Moğolların yolculuğunun amacı manastırları için yeni bir lider bulmaktı. Önceki yirmi yıl evvel ölmüştü, boş yere yeniden dirilmesini beklemişlerdi. Ama sonunda, bugün, onu bulmuşlardı.

Gün doğarken, kafile ağır adımlarla dönüş yolculuğuna başladı: Migyur; o kumdan yalnızlıklara, keçeden değirmi çadırlara ve önceki hayatından tanıdığı manastıra geri dönüyordu.

Qi Baishi - lotus and kingfisher-1940

(Alexandra David-Néel‘in derlediği bu meseli ben İspanyolcadan çevirdim.1929 tarihli Místicos y magos del Tíbet isimli eserinden alınmış. İspanyolcası için şuraya tıklayabilirsiniz. Türkçede de Tibet’te Büyü ve Gizem isimli bir kitabı var yazarın. 2002 yılında Dharma Yayınları’ndan çıkmış. İlgilisine…)

Ni Tian, Çiçekler ve Kuşlar

Yeşilce bir çama tırmandım
belki onu görürüm sandım
ama ancak tozuna bulandım
onu götüren arabanın.

Anda jaleo, jaleo:
bitti artık şamata
haydi herkes silah başına.

Yapma, güvercinim, çıkma kırlara
bak biliyorsun ben avcıyım ama
eğer atar da vurursam seni
bu acı daha rahat vermez bana,
yerden yere vurur beni.

Anda jaleo, jaleo:
bitti artık şamata
haydi herkes silah başına.

Los muros sokağında,
ah, bir güvercini vurdular.
Gidip kendi ellerimle dereceğim, ah,
tabutunu süsleyen çiçekleri.

Anda jaleo, jaleo:
bitti artık şamata
haydi herkes silah başına.

Anda jaleo ne demek peki, diyeceksiniz belki; ama ben de çok emin değilim. Bir yanıyla; ritmiyle bir tür Endülüs halk dansı jaleo, bir tür bulería, tıpkı videoda dönen ezgi gibi. Flamenko parçalarında duymuşsunuzdur, kenardan alkış tutup, nidalara atılır. Bu alkış tutmalara, nida atmalara jaleo denir işte. Bu anlamıyla bir tezahürat, bir Jaleo dansına çağrı gibi okunabilir Anda jaleo.

Ama aynı zamanda; kargaşa, keşmekeş anlamına da geliyor jaleo. O zaman da şimdi mücadele zamanı dercesine “Haydi kargaşaya” gibi bir anlama geliyor Anda jaleo: Bir güvercin cinayetinin ardından yeni ve daha haklı bir keşmekeşe, bir kargaşaya çağrı olarak okunabilir bu anlamıyla.

Anda Jaleo, Federico García Lorca‘nın en bilinen, en çok yorumlanan eserlerinden. Ama hiçbir kitabında yok. Daha önce kaçakçılar tarafından söylenen geleneksel bir ezgiye 1931 yılında yeni sözler yazmış Lorca. Dönemin öne çıkan seslerinden La Argentinita da söylemiş.

Sonra, İç Savaş’ta Cumhuriyetçiler sözlerini değiştirip bir devrim şarkısına dönüştürmüşler. Franco döneminde adı değiştirilip – sansürden kaçmak için ama belki, alttan alta, Lorca’ya da bir saygı duruşu olarak- Cordoba adıyla söylenilmeye devam edilmiş. Sonraki yıllarda Türkçeye bir Can Yücel güzelliği olarak Eskicinin Tazesi adıyla çevrilen La zapatera Prodigiosa‘da da kullanılmış Anda Jaleo.

%d blogcu bunu beğendi: