john berger

“(…)

Yoksullar arasında hikâye anlatılmasının sırrı, hikâyelerin başka yerlerde de dinlenmesiyle, belki de birisinin ya da birilerinin hayatın anlamının ne olduğunu hikâyeciden ya da hikâyenin kahramanlarından iyi bilebileceği inancından kaynaklanır. Muktedirler hikâye anlatamaz: Böbürlenme hikâyenin zıttıdır ve anlatı ne denli yumuşak olursa olsun, pervasız olmalıdır; günümüzde muktedirler tedirginlik içinde yaşar.

Hikâyeler hayatı uzak diyarlardaki kesin sözlü bir başka hakeme havale eder. Bu hakem gelecekte yer alabileceği gibi, bugünle hâlâ ilgili olan geçmişte de yaşamış olabilir, belki de talihin güleceği (yoksullar iyi ya da kötü talihten dem vurur sık sık), ayakların baş olacağı bir tepenin üzerindedir.

Hikâye zamanı (yani hikâye içindeki zaman) düz bir çizgide seyretmez. Yaşayanlar ve ölüler bu zaman içinde dinleyici ve hakem olarak buluşur; dinleyici sayısının arttığı hissedilirse, her dinleyici hikâyenin daha derin bir mahremiyete büründüğü duygusuna kapılır. Hikâyeler bir anlamda adaletin her an tecelli edeceği inancının paylaşılmasıdır. Ve bu inanç uğruna kadınlar, erkekler, çocuklar tarihin belirli bir anında insanüstü bir şiddetle savaşırlar. Tiranlar bu nedenle hikâye anlatılmasından hoşlanmaz: Tüm hikâyeler bir bakıma onların iktidarlarının yıkılışına dairdir.

‘Nereye giderse gitsin sadece hikâye anlatacağını söylemesi yeterliydi; insanlar onu konuk eder, yatacak yer gösterirdi: Hikâye Çar’dan güçlüdür. Yalnız bir şeyi unutmamak gerekiyordu: Eğer hikâye akşam yemeğinden önce başlamışsa, kimse açlık hissetmez, o da aç biilaç yatmak zorunda kalırdı. Yaşlı asker bu sebeple hikâyeye başlamazdan önce daima bir tas çorba isterdi.’*

(…)”

Kıymetini Bil Herşeyin, Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar, John Berger, Çeviren: Beril Eyüboğlu, MetisYayınları, İstanbul, Nisan 2009. Sf. 90-91.(Boldlar bana ait.)

* The Portable Platonov, İng. Çev. Robert ve Elizabeth Chandler, Olga Meerson, Harvill, 2003.

kıymetini bil

Reklamlar

Selahattin Bulut

Selahattin Bulut

Diyarbakır 5 Nolu Askeri Ceza ve Tutukevi

Merhaba,

Geçen Cuma günü öğle sonrasıydı. Üstümüzdeki yağmur yüklü bulutlardan, testiyle boşanırcasına yağmur dökülüyordu havalandırmaya. Ve biz bu yağmurun altında yer yer oluşmuş su birikintileri için, yaş betonun kayganlığına aldırış etmeden yaşamadığımız çocukluğumuzun ve ilk gençliğimizin bütün bir intikamını alırcasına büyük bir coşkuyla top oynuyorduk. O esnada birden havalandırmanın kapısında elinde bir demet mektupla bizim koğuşun gardiyanı beliriverdi. Adımı okuyunca topu bırakıp koşmuşum hemen. Zarfın üstünde ismini gördüğümde yüreğimin o anki halini görmeliydin; sevinç ve heyecan karışımı bir duygulanımla göğüs kafesimi nasıl da vuruyordu. Koğuşa girmeye daha yarım saat kadar zaman vardı. Yağan yağmurun dibinde mektubunu açıp okumanın hiçbir yolunu göremiyordum. Çaresiz katlayıp gömleğimin sol göğüs cebine koydum. Yarım saatlik zaman dilimini doldurmak için tekrar oyuna girdiğimde kaleye girme sırası bana gelmişti. Bir türlü dikkatimi oyuna verip topu takip edemiyor ve gol üstüne gol yiyordum.

Nihayet o geçmek bilmeyen otuz dakika geçmiş, birer ikişer koğuşa giriyorduk. Ter ve yağmurdan adamakıllı ıslanmıştım. Üşütmemek için daha terim kurumadan üstümü değişmem, kurulanmam ve yeni bir şeyler giyinmem gerekiyordu. Ama mektubunu okumadan başka bir iş yapmam mümkün değildi. Bir an önce okumak için yatağıma çekildim hemen.

Cezaevinde yatak her şeyidir mahkûmun. Oturmak, uzanmak, dinlenmek, uyur gibi yapıp hayallere dalmak, yatıp uyumak, düş görmek, bir şeyler okumak, yazmak ve rahat rahat düşünmek için en uygun yerdir. Her bir ranza iki katlı bir ev ve her bir kat kendine ait bir oda gibidir yatak tutuklu için.

Buz gibiydi koğuşun içi. Yastığım soğuk, demir ranzam soğuk ve beton duvarlar soğuktu. Ama mektubunu bıraktığım gömleğimin sol göğüs cebi sıcaktı. Varsın bu yıl kış dilediği kadar yaman geçsin. Güneşle aramıza girsin bulutlar. Yağmurlar soğuk, kar soğuk ve önümdeki açık pencereden üstüme en amansız soğuklar estirsin rüzgâr, sözcüklerinin ve şiirlerinin sıcaklığı yeter bana. Aman mektupların kesilmesin, üşürüm sonra…

28 Eylül 1987

Hapishaneden Mektuplar “Sevgili Kardeşim…” Derleyen: Aytekin Yılmaz, Sezai Sarıoğlu, Kanat Yayınları, Nisan 2006, İstanbul. Sf. 31-32. Boldlar bana ait.

Kitapta mektubun kime yazıldığı belirtilmemiş ama mektubun yazılışından bir kaç ay evvel Diyarbakır Cezaevi’nden Eskişehir Cezaevi’ne nakil olan Hafız Akdemir’e yazılmış olma ihtimali yüksek gibi görünüyor.

Bu yüksek ihtimal fikrine, Selahatttin Bulut’un (aynı kitapta okuduğum) bir başkasına yazdığı mektupta kullandığı dilin yukarıdaki mektupla karşılaştırınca pek düz/yavan kalışından ve Hafız Akdemir’in (yine aynı kitapta okuduğum) Selahattin Bulut’a yazdığı lirizm yüklü mektuplardan yola çıkarak vardığımı belirtmek isterim. Bulut ve Akdemir arasındaki muhabbetin çok özel ve derin olduğu bilinir ama mektuplar da bunu açık ediyor.

Hafız Akdemir Mart 1991’de cezaevinden şartlı tahliye olduktan sonra, önce Yeni Ülke ardından Özgür Gündem gazetesinde çalışmaya başladı. 8 Haziran 1992’de sabah gazeteye giderken katledildi. Katili aranmadı ve bulunmadı.

Diyarbakır Cezaevi

hemingwayscats

“Sevgili Gianfranco;

Tam sana yazmayı bitirmiş mektubu zarfa yerleştiriyordum ki, Mary aşağı indi ve “Willie’nin başına korkunç bir şey gelmiş” dedi. Hemen dışarı çıktım ve yerde Willie’yi gördüm: Her iki sağ ayağı birden kırılmıştı; birisi kalçasından, diğer diz altından. Üzerinden bir araba geçmiş olmalıydı ya da birisi sopayla vurmuştu. Eve kadar tüm yolu diğer yandaki sağlam ayaklarıyla gelmişti. Kemikler çok yerden kırılmış, yaranın içinde dağılmıştı ve bazı parçalar dışarı fırlamıştı. Ama o yine de mırıldıyor ve onu iyileştirebileceğimden emin görünüyordu.

René’den onun için bir şişe süt getirmesini istedim, René onu kucağına aldı ve okşamaya başladı. Ve biraz sonra Willie sütünü içerken ben onu başından vurdum. Çok acı çektiğini sanmıyorum, sinirleri ezilmişti, bu yüzden bacakları gerçekten acımaya başlamamıştı henüz. Monstruo benim yerime ateş etmek istedi ama bu sorumluluğu kimsenin üstüne yıkamazdım, Willie’nin bir gün kendisini bir başkasının vurduğunu bilme ihtimaline müsaade edemezdim.

Seni gerçekten özledim. Uncle Willie’yi özledim. Daha önce de birilerini vurduğum olmuştu ama tanıdığım ve 11 yıldır sevdiğim birisini değil. Hele iki kırık ayağıyla mırıldayan birini hiç değil.

(…)”

Ernest Hemingway Küba’daki evi Finca Vigia‘dan dostu Gianfranco Ivancich’e yazdığı 22 Şubat 1953 tarihli mektubunda böyle anlatır emektar kedisi Uncle Willie’nin son saatlerini. Metnin İngilizcesini şuradan okuyabilirsiniz.

carsonmccullers

Bir evvel zaman vardı ve o zaman taş taştı

ve sokakta görülen bir yüz, tastamam bir yüzdü.

Ben, Tanrı ve Şeyler arasında

işleyen, anlık bir simetri vardı yalnızca.

Sen gelip dünyamı değiştirdiğinden beri bu kutsal üçleme de dağıldı:

Taş, taş değil artık

ve yüzler, rüyalardaki parça parça karakterler gibiler, hiç tamam değiller,

bir çocuğun henüz olmamış yüzünde bile

hemen tanıyorum senin sürgün gözlerini.

Işıldayan basamakları çıkan askerden yine senin gölgen dökülüyor yerlere.

Bu gece, sana çarpıp kırılan yıldızışıkları içinde

uyuyor bu acılı oda.

Carson McCullers‘ın 1957 tarihli şiirinin orijinalini şuradan okuyabilirsiniz.


Carson-McCullers

%d blogcu bunu beğendi: