anadil2

“(…)

Okulların açılmasına bir hafta vardı. Sonbaharın güneşli ve sıcak bir günüydü. Yeni kayıtlar yapmak ve okulun açılışını duyurmak için Mexsan mezramıza yeni atanmış öğretmenle muhtar ve köy bekçisi geldiler.(…) Muhtar o yılki hasılatın durumu konusunda büyüklerle olan konuşmalarından sonra şöyle dedi:

—Biz okula yeni başlayan çocukları yazmaya geldik. Bu adam da okulumuza yeni tayin edilen öğretmendir. Önümüzdeki pazartesi günü okul açılacak, öğrencisi olan okula göndersin.

Öğretmen, muhtara bir şeyler söyledi. Çoğu kimse öğretmenin dilinden anlamıyordu. Muhtar, öğretmenin dediklerini şöyle aktardı:

—Yedi yaşına girmiş kimin çocuğu varsa söylesin, kayıt edecek.

(…)

Öğretmen, muhtar ve bekçi, yazım işinin bittiğini sanarak kalkıp gideceklerdi. Hediye Yenge,

—Bir kısım kadınlar kızlarını yazdırmadı, diye sitem etti.

Bunun üzerine tartışma çıktı. (…) [Babam] Akraba olduğumuz köylülerimizin arasında çıkan tartışmayı keserek şöyle dedi:

—Biz, ölümün haricinde neden ne olursa olsun okumayı reddedemeyiz. Okuma, kız ve erkek çocuklar için fark etmez. Bir şu paralayan güneşe bakın, bir de gece karanlığını düşünün. Öğrenim görenle görmeyen arasındaki fark o derece büyüktür. Fakiriz, her şeyin yardımına muhtacız ama böyle devam ettikçe fakirliğimiz daha da artacaktır. Her iyi şey bilmekten ileri gelir. Öğrenmeye mecburuz. Bizlere yapılanları biliyorsunuz. Türkçe konuşmayana ceza kesilir, tahsildar, hesabını bilmeyenden fazla para alır. Yeter artık; fakirlik canımıza okudu. Guleman’a kadar yalınayak gittiğimiz olmuştur. Çocuklarımız okursa belki bu yoksulluktan kurtulurlar. Ekmek buluyoruz giyecek bulamıyoruz, çarık buluyoruz ekmek bulamıyoruz. Paramız yok; olan malımız da para etmiyor. Duyuyorsunuz, görüyorsunuz, bir mektup okumak veya yazmak için köy köy dolaşanlar olmuştur. Devlet kapılarında memurların bize yaptıklarını unutmuyorsunuz. Son diyeceğim, kız-erkek bütün çocuklar okuyacak, kimse bahanelerin arkasına sığınmasın!…(…)

kilcan

Öğretmen Akif Arda’nın çocukluğunun, dolayısyla okuduğunuz hikayenin geçtiği Mexsan (ya da Qilçan) mezrasına ait eski bir fotoğraf. Fotoğraftaki nehir Çememezin (Perisuyu).

(…)Okulla bizim mezra arası yaya olarak en kestirme yol bir saat çekerdi. Güneş bir kulaç kadar yükselmişti ki on arkadaş okul yoluna düştük.(…) Koşar adımlarla okula vardık, ama çok erkendi. Okulun kapısı arkadan sürgülüydü.

(…)

Aniden açılan okul kapısının çıkardığı gıcırtıdan ürkerek uyandık. Üzerinde pijama ve elinde ibrik olan öğretmenimiz göründü. Seslenip elindeki ibriği uzattı. Okula yeni başlayan biz minikler, öğretmenin ne dediğini anlamıyorduk. Ancak ibrikten dolayı su istediğini tahmin ettik.(…) Öğretmen bize bir şeyler söylemeye başladı, ancak dediklerini anlamıyorduk. Öğretmenden, kravatlı devlet memurundan çekiniyorduk. Öğretmen denilince her şeyden önce biz öğrencilere atacağı dayak, kravatlı devlet memuru da denilince büyüklerimizden alacağı para aklımıza gelirdi. Öğretmenimiz, kendisinden çekindiğimizi ve dilinden bir şey anlamadığımızı görünce bize, Kürtçe “werin werin” diye seslendi. Bu seslenişten cesaret alarak yanına gittik.

(…)

Birinci sınıflar olarak her gün tahtaya yazılan temel küçük harfleri defterimize geçirip ezberlemeye çalışıyorduk. Bir iki ay geçmeden harflerin çoğunu ezberleyip yazabildik. Ancak kelimeleri yan yana getirip cümle kuramıyorduk. Alfabemizi karıştırıp karıştırıp okumaya çalışırdık. En çok dikkatimizi çeken, kitaptaki resimlerdi. Yazılara değil, ancak resimlere anlam verebiliyorduk.

(…)

[Bir gün] Müfettiş [geldi], dördüncü sınıftan Güneş isimli bir kız arkadaşımızı ayağa kaldırdı:

—Kızım, dedi, birinci tekil şahıs zamirlerini söyler misin?

Kız arkadaşımızın yüzü kıpkırmızı kesildi. Sorudan ne o bir şey anladı, ne de biz. Müfettiş verdiği örneklerle öğrenciyi konuşturup yanıt almak istedi, ancak yine olmayınca sorduğu soruyu öğreterek kendisi yanıtlamaya çalıştı:

—Peki, kızım, dedi, şimdi benim dediklerimi tekrarla: Ben, sen, o.

—Benji, senji, oji, şeklinde tekrarladı Güneş.

—Düz okuyalım, dedi müfettiş; ben, sen, o.

—Eji, senji, oji, dedi Güneş.

(…) [Müfettiş] öğretmenimize dönüp şöyle dedi:

—Bunlara doğrusunu öğretelim.

—Türkçeyi yeni öğreniyorlar, dedi öğretmenimiz. Anadil dışında eğitim zor oluyor.

—Bundan böyle Kürtçe konuşmayı yasak edeceksin!, dedi müfettiş. Değil mi çocuklar, Kürtçe konuşmak yasak! Her sınıftan ve mezradan birer ikişer öğrenci seçeceksin, seçtiğin bu öğrencilere Türkçe konuş Kürtçe konuşma başkanı diyeceksin!…

(…)

Liseyi bitirinceye kadar Kürtçe konuşmaya ve onunla eğitim yapmaya neden müsaade edilmediğini pek bilmezdik. Yasak edilme nedenini şu şekilde açıklayabiliyorduk; “toplumda yasak olan şeyler kötüdür, örneğin yalan söylemek, hırsızlık yapmak, adam öldürmek… ve bu nedenle de yasaktır. Demek ki, Kürtçe de bunlar gibi kötü ki yasak edilerek konuşulmasına dahi müsaade edilmiyor. Kürtçe kötü ise o halde onu kullananlar da kötüdür.” Bu düşünce kişiliğimizin gelişmesinde olumsuzluklara, kendimize acıyıp zavallı duruma düşmemize ve kompleksli olmamıza yol açıyordu.

(…)”

“Bendeji” Öğrencilik Anılarım, Akif Arda, Düşünceler Dükkanı, Ağustos 2002, İstanbul. Sf. 6-15.

Herkesin Anadili Herkese!

Dünya Anadili Gününüz Kutlu olsun! 

anadil3

John Steinbeck

New York
10 Kasım 1958

Sevgili Thom:

Mektubunu bu sabah aldık. Ben sana kendi bakış açımdan bir yanıt yazacağım, Elaine de elbette kendi penceresinden yanıtlayacaktır.

İlk olarak –eğer aşıksan- bu iyi bir şey –bu, bir insanın başına gelebilecek hemen hemen en iyi şey. Kimsenin bunu küçük görmesine ya da hafifsemesine izin verme.

İkincisi –aşkın farklı farklı türleri vardır. Birisi bencildir mesela, yani tatmin olmaz, aşkı kendini önemli göstermek için kullanan egoistçe bir şeydir. Bu, çirkin ve hastalıklı bir türüdür aşkın. Diğeri ise sendeki -iyiliğe, düşünceliliğe, saygıya dair- iyi olan her şeyi açığa çıkarır, ama saygı derken yalnızca toplum içindeki saygın tavırları kastetmiyorum, saygının en büyük tezahürü olan ve diğer insanların da emsalsiz ve saygıdeğer olduğunu bilmekten gelen saygıyı da kastediyorum. Birinci tür; seni hasta yapar, küçük ve zayıf yapar ama ikincisi sendeki gücü, cesareti, iyiliği, hatta senin kendinde olduğunu bilmediğin başka erdemleri de ortaya çıkarır.

Bunun çocuksu bir aşk olmadığını söylüyorsun. Eğer böyle derinden hissediyorsan –elbette çocukça bir aşk değildir.

Ama zaten bana hissettiğin şeyi sorduğunu düşünmüyorum. Sen bunu herkesten daha iyi bilirsin. Senin benden yardım etmemi istediğin şey, bu durumda ne yapılacağı –zaten benim de söyleyebileceğim şey ancak budur.

Bir kere, bu duyguyu yaşadığın için şükret, mutlu ol, onur duy.

Aşk en iyi, en güzel şeydir. Elinden geldiğince tadını çıkarmaya bak.

Eğer birisini seviyorsan –bunu ona söylemenin olası hiçbir zararı yoktur– yalnızca şunu aklından çıkarma: Bazı insanlar çok utangaçtırlar ve bazen bunu söylerken bu utangaçlığı da göz önünde bulundurmak gerekir.

Kızların senin ne hissettiğin bilme ya da hissetme konusunda kendilerine has yöntemleri vardır ama genellikle bunu bir de senden duymak isterler.

Bazen hislerinin şu ya da bu nedenle karşılık görmediği de olur –ama bu, senin duygularının daha değersiz ya da kötü olduğu anlamına gelmez.

Son olarak, hislerini biliyorum çünkü şu anda ben de yaşıyorum aynı şeyi ve senin de bunu hissediyor olmandan hoşnudum.

Susan’la tanışmaktan çok memnun oluruz. Mutlaka bekliyoruz. Ama ziyaretinizle ilgili düzenlemeleri Elaine yapar, çünkü hem bu iş onun uzmanlık alanı, hem de bundan büyük keyif alacaktır. O da aşk konusunda çok şey bilir ve belki de sana benden çok daha fazla yardımı dokunacaktır.

Kaybetmekten korkma. Eğer doğruysa, olur mutlaka –asıl mesele, acele etmemektir. İyi olan hiçbir şey kaçıp gitmez.

Sevgiler,

Ba

Steinbeck‘in büyük oğlu Thom(as) yatılı okulda okurken Susan isminde bir kıza sırılsıklam aşık olduğunu yazar. Babası da oğluna yukarıdaki mektupla yanıt verir. Boldlar bana ait. Mektubun orjinalini şuradan okuyabilirsiniz. Steinbeck imza yerine Fa(ther) yazmıştı, ben Ba(ba) diye çevirdim. Belki de böyle çevirmemeliydim, bilemiyorum….

John and Elaine Steinbeck

Tütün İşçisi Kadınlar, İstanbul, 1940, Margaret Bourke-White

“(…)

Bir gün, belki iş bulmama yardımcı olur umuduyla bir vergi dairesinde müdür olan uzak bir akrabaya uğramıştım. Bir konuğu vardı. Bizim uzak akraba konuğuna benden söz etti, üniversitede okuyabilmek için iş aradığımı söyledi. Konuk, Giresunluydu, bizim aileyi tanıyordu; benimle ilgilendi. Kemeraltı’nda bir menteşe atölyesi varmış, işçilerin başında bulunacak bir kontrolör arıyormuş: “Dersten çıkınca, öğleden sonra gelirsin. Hem derslerine çalışır, hem işçilere göz kulak olursun,” dedi. Gerçekte bana yardım etmek istediğini sezdim, “kontrolör gereksinimi” bahane gibi geldi bana. Ertesi gün işe başladım.

Lütfi abi, Hızır gibi yetişmişti. Çünkü yalnızca simit yemekten 7-8 kilo zayıflamıştım. Ayrıca, üniversitelerde dersler başladığı için Haydarpaşa Lisesi’nden [yurdundan] yol görünmüştü. Lütfi abi, bana, Saraçhanebaşı’nda, Horhor’da, bir tanıdığının evinde bir oda buldu. Küçük ahşap bir evdi. Sabah kahvaltısını orada ediyor, akşam yemeğini orada yiyordum. Kemeraltı’nda, atölyenin hemen karşısında küçük bir lokanta vardı; öğle yemeklerini orada yiyordum. Bütün bunların parasını Lütfi abi ödüyordu. Bana da arada sırada harçlık veriyordu. Dünyam değişmişti.

(…)

Lütfi abi, bir gün “Bu akşam bize yemeğe gel,” dedi. “Annem de, abim de seni tanımak istiyor.” Taksim’de Talimhane’de, şimdi yerinde yeller esen Talimhanepalas’ta oturuyorlardı. Utana sıkıla gittim. Annemden, babamdan, Giresun’dan söz ettik. Lütfi abinin annesi “Naci niye her akşam gelmiyor,” dedi. Ondan sonra her akşam gitmeye başladım. Beni aileden sayıyorlardı.

Evde iki genç hizmetçi vardı; çocukken almışlar büyütmüşler. Biri, doğulu olanı, “taş gibi” derler ya, öyle bir kızdı. Ben yaştaydı. Yüzünden, vücudundan dişilik fışkırıyordu. Bana bakışı, pek hayra alamet değildi.

Bir akşam gittiğimde evde yalnızca o vardı. Lütfi abiler, öteki hizmetçiyi de alarak, bir yere gitmişlerdi.

Yemeğimi hazırladı. Ben yerken o da beni seyrediyordu. Bir ara gülümseyerek, “Here vare mınne,” dedi. Bu sözün anlamını bilmemin olanaksızlığından emindi. Birdenbire yüzümün kıpkırmızı olmasından bile tedirgin olmamıştı. Oysa biliyordum o cümlenin anlamını! Anılardan birinde Şarapçı Mustafa dayımın çocukluğumda beni küfre alıştırdığını yazmıştım; küfrün özgünlüğüne göre harçlık verirdi bana. Erzurum Lisesi’nde okurken Kürt arkadaşlardan bana Kürtçe küfür öğretmelerini istemiştim; içlerinden biri, “Here vare mınne,” demeyi öğretmiş, “Küfrün kralı budur!” demişti. Ne var ki kime bu küfrü etsem kahkahayı basıyordu; sonunda Kürtçe bilenlerden biri kulağıma fısıldadı: “Here vare mınne,” demek, “Gel beni d.z!” demekmiş. Ve o gencecik, o her yerinden dişilik akan azgın genç kız, geçmiş karşıma bana bunu söylüyordu!..

O gece direnebilmek için neler çektiğimi ben bilirim… Ama çocukluğumda öğrendiğim bir söz vardı: “İnsan, ekmek yediği sofraya nankörlük etmez – ya da hançer sokmaz!” O söz durdurdu beni o gece.

(…)”

Anılar Kitabı, Fethi Naci, Sel Yayıncılık, Ekim 2009, İstanbul. Sf. 47-49. [Köşeli parantezi ben ekledim.Boldların vebali bana.

Dersimli Kadınlar ve Çocuklar, askerlerin Nezaretinde, 1938

Önce bu metni ilk okuduğumda aklıma hemen “Dersim mi?” sorusunun geldiğini yazayım. Kitaptaki verilere göre, Fethi Naci’nin aktardığı hikâye 1945 yılının son aylarıyla (21 Ekim 1945 Nüfus sayımından sonra) 1946’nın ilk ayları (Mart 1946’dan önce) arasında geçiyor. Fethi Naci 1927 doğumlu, yani o zamanlar 18-19 yaşlarında.

“Kürtçe konuşan Doğulu” hizmetçi kızın da aynı yaşlarda olduğunu varsayarsak (ki ben daha küçük olduğunu düşünüyorum) 1938 Dersim Katliamı’nda 11-12 yaşlarındaydı ve kim bilir ne badirelerden sonra bu devletle sıkı ilişkileri olan Giresunlu ailenin eline düştü. Somut hiçbir kanıt yok ama aklıma ilk gelen bu oldu.

Şimdi ‘Kürtçe Konuşan Doğulu Kız’ın ayıplı teklifi ve ‘Türkçe konuşan Batılı Münevver’in akıl almaz (fantezi dünyası ve) sadakati mevzusuna geçebiliriz.

Öncelikle, ‘Here vare mınne’nin ne demek olduğundan bağımsızdır söyleyeceklerim. Kürtçede bu cümleye benzer binlerce cümle olabilir ve siz yalnızca bu cümleyi biliyorsanız, bütün bu benzer cümleleri böyle anlayabilirsiniz. Hele size bu cümleyi kuran kızı beğeniyorsanız ve onu “bakışları hayra alamet olmayan; yüzünden, vücudundan, her yerinden dişilik akan azgın kız” olarak tanımlıyorsanız…

Diğer yandan, hepimiz bu ülkede büyüdük. Biliriz, bu ülkenin kızları böyledir. Yalnızca Kürt kızları mı? Hayır. Kürt olsun, Türk olsun, Çerkez, Boşnak, Arap olsun, bütün kızların, birisinden hoşlandıkları zaman hemen böyle dediklerini biliriz: “Gel beni d.z” derler hemen. Romantizmden nasiplerini almamışlardır, direk hedefe odaklanırlar. Hemen bir küfürlü konuşmalar, açık saçık sözler, yüz kızartıcı teklifler… Hele yoksullarsa, çocukken ailelerinden koparıldılarsa, anadillerinden başka bir dile mahkûmlarsa…

Aile terbiyesi alamadıklarından zahir… Neyse ki “Türkçe konuşan batılı münevver”lerimiz aile terbiyesi almışlardır da, “yüksek sadakat” duyguları “ayıp bir şey” olmasına izin vermez. Ki bana göre bu hikâyede olabilecek en iyi şey o “yüksek sadakat” duygusunun engellediği “ayıp şey”dir.

Ama işin en ayıp tarafı; bu fantezi-anı bir gazetede yayınlanıyor. Sonra bir kitaba alınıyor. Sonra toplu anılar kitabına alınıyor. On yıllardır dolaşımda. Ve hiç kimse de ‘Ya hocam bu hikâyede ayıp bir şey var ama bu ayıbın sizin anlamını bildiğinizi iddia ettiğiniz Kürtçe cümleyle hiçbir ilgisi yok,’ demiyor.

Ayıp olan bu.

Tepebaşı, 1940, Margaret Bourke-White

%d blogcu bunu beğendi: