Fethi Naci: “Kürtçe Konuşan Doğulu Kız” ve Ayıp Olan

Şubat 5, 2013

Tütün İşçisi Kadınlar, İstanbul, 1940, Margaret Bourke-White

“(…)

Bir gün, belki iş bulmama yardımcı olur umuduyla bir vergi dairesinde müdür olan uzak bir akrabaya uğramıştım. Bir konuğu vardı. Bizim uzak akraba konuğuna benden söz etti, üniversitede okuyabilmek için iş aradığımı söyledi. Konuk, Giresunluydu, bizim aileyi tanıyordu; benimle ilgilendi. Kemeraltı’nda bir menteşe atölyesi varmış, işçilerin başında bulunacak bir kontrolör arıyormuş: “Dersten çıkınca, öğleden sonra gelirsin. Hem derslerine çalışır, hem işçilere göz kulak olursun,” dedi. Gerçekte bana yardım etmek istediğini sezdim, “kontrolör gereksinimi” bahane gibi geldi bana. Ertesi gün işe başladım.

Lütfi abi, Hızır gibi yetişmişti. Çünkü yalnızca simit yemekten 7-8 kilo zayıflamıştım. Ayrıca, üniversitelerde dersler başladığı için Haydarpaşa Lisesi’nden [yurdundan] yol görünmüştü. Lütfi abi, bana, Saraçhanebaşı’nda, Horhor’da, bir tanıdığının evinde bir oda buldu. Küçük ahşap bir evdi. Sabah kahvaltısını orada ediyor, akşam yemeğini orada yiyordum. Kemeraltı’nda, atölyenin hemen karşısında küçük bir lokanta vardı; öğle yemeklerini orada yiyordum. Bütün bunların parasını Lütfi abi ödüyordu. Bana da arada sırada harçlık veriyordu. Dünyam değişmişti.

(…)

Lütfi abi, bir gün “Bu akşam bize yemeğe gel,” dedi. “Annem de, abim de seni tanımak istiyor.” Taksim’de Talimhane’de, şimdi yerinde yeller esen Talimhanepalas’ta oturuyorlardı. Utana sıkıla gittim. Annemden, babamdan, Giresun’dan söz ettik. Lütfi abinin annesi “Naci niye her akşam gelmiyor,” dedi. Ondan sonra her akşam gitmeye başladım. Beni aileden sayıyorlardı.

Evde iki genç hizmetçi vardı; çocukken almışlar büyütmüşler. Biri, doğulu olanı, “taş gibi” derler ya, öyle bir kızdı. Ben yaştaydı. Yüzünden, vücudundan dişilik fışkırıyordu. Bana bakışı, pek hayra alamet değildi.

Bir akşam gittiğimde evde yalnızca o vardı. Lütfi abiler, öteki hizmetçiyi de alarak, bir yere gitmişlerdi.

Yemeğimi hazırladı. Ben yerken o da beni seyrediyordu. Bir ara gülümseyerek, “Here vare mınne,” dedi. Bu sözün anlamını bilmemin olanaksızlığından emindi. Birdenbire yüzümün kıpkırmızı olmasından bile tedirgin olmamıştı. Oysa biliyordum o cümlenin anlamını! Anılardan birinde Şarapçı Mustafa dayımın çocukluğumda beni küfre alıştırdığını yazmıştım; küfrün özgünlüğüne göre harçlık verirdi bana. Erzurum Lisesi’nde okurken Kürt arkadaşlardan bana Kürtçe küfür öğretmelerini istemiştim; içlerinden biri, “Here vare mınne,” demeyi öğretmiş, “Küfrün kralı budur!” demişti. Ne var ki kime bu küfrü etsem kahkahayı basıyordu; sonunda Kürtçe bilenlerden biri kulağıma fısıldadı: “Here vare mınne,” demek, “Gel beni d.z!” demekmiş. Ve o gencecik, o her yerinden dişilik akan azgın genç kız, geçmiş karşıma bana bunu söylüyordu!..

O gece direnebilmek için neler çektiğimi ben bilirim… Ama çocukluğumda öğrendiğim bir söz vardı: “İnsan, ekmek yediği sofraya nankörlük etmez – ya da hançer sokmaz!” O söz durdurdu beni o gece.

(…)”

Anılar Kitabı, Fethi Naci, Sel Yayıncılık, Ekim 2009, İstanbul. Sf. 47-49. [Köşeli parantezi ben ekledim.Boldların vebali bana.

Dersimli Kadınlar ve Çocuklar, askerlerin Nezaretinde, 1938

Önce bu metni ilk okuduğumda aklıma hemen “Dersim mi?” sorusunun geldiğini yazayım. Kitaptaki verilere göre, Fethi Naci’nin aktardığı hikâye 1945 yılının son aylarıyla (21 Ekim 1945 Nüfus sayımından sonra) 1946’nın ilk ayları (Mart 1946’dan önce) arasında geçiyor. Fethi Naci 1927 doğumlu, yani o zamanlar 18-19 yaşlarında.

“Kürtçe konuşan Doğulu” hizmetçi kızın da aynı yaşlarda olduğunu varsayarsak (ki ben daha küçük olduğunu düşünüyorum) 1938 Dersim Katliamı’nda 11-12 yaşlarındaydı ve kim bilir ne badirelerden sonra bu devletle sıkı ilişkileri olan Giresunlu ailenin eline düştü. Somut hiçbir kanıt yok ama aklıma ilk gelen bu oldu.

Şimdi ‘Kürtçe Konuşan Doğulu Kız’ın ayıplı teklifi ve ‘Türkçe konuşan Batılı Münevver’in akıl almaz (fantezi dünyası ve) sadakati mevzusuna geçebiliriz.

Öncelikle, ‘Here vare mınne’nin ne demek olduğundan bağımsızdır söyleyeceklerim. Kürtçede bu cümleye benzer binlerce cümle olabilir ve siz yalnızca bu cümleyi biliyorsanız, bütün bu benzer cümleleri böyle anlayabilirsiniz. Hele size bu cümleyi kuran kızı beğeniyorsanız ve onu “bakışları hayra alamet olmayan; yüzünden, vücudundan, her yerinden dişilik akan azgın kız” olarak tanımlıyorsanız…

Diğer yandan, hepimiz bu ülkede büyüdük. Biliriz, bu ülkenin kızları böyledir. Yalnızca Kürt kızları mı? Hayır. Kürt olsun, Türk olsun, Çerkez, Boşnak, Arap olsun, bütün kızların, birisinden hoşlandıkları zaman hemen böyle dediklerini biliriz: “Gel beni d.z” derler hemen. Romantizmden nasiplerini almamışlardır, direk hedefe odaklanırlar. Hemen bir küfürlü konuşmalar, açık saçık sözler, yüz kızartıcı teklifler… Hele yoksullarsa, çocukken ailelerinden koparıldılarsa, anadillerinden başka bir dile mahkûmlarsa…

Aile terbiyesi alamadıklarından zahir… Neyse ki “Türkçe konuşan batılı münevver”lerimiz aile terbiyesi almışlardır da, “yüksek sadakat” duyguları “ayıp bir şey” olmasına izin vermez. Ki bana göre bu hikâyede olabilecek en iyi şey o “yüksek sadakat” duygusunun engellediği “ayıp şey”dir.

Ama işin en ayıp tarafı; bu fantezi-anı bir gazetede yayınlanıyor. Sonra bir kitaba alınıyor. Sonra toplu anılar kitabına alınıyor. On yıllardır dolaşımda. Ve hiç kimse de ‘Ya hocam bu hikâyede ayıp bir şey var ama bu ayıbın sizin anlamını bildiğinizi iddia ettiğiniz Kürtçe cümleyle hiçbir ilgisi yok,’ demiyor.

Ayıp olan bu.

Tepebaşı, 1940, Margaret Bourke-White

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: