a-young-woman-reading-1868 gustave courbet

Okuma eylemi ve yaşam biçimi arasında nasıl bir ilişki var? Okuma her birimizin gündelik ufkunu hangi açıdan genişletir ya da daraltır?

****

Okur okuduğu metin tarafından keşfedilir, bu karşılaşmada sorgulanır. O zaman, ötekinin söyleminin aralıklarından, kendi evrenine girebildiğini fark eder. Bu yüzden oradadır okur; metnin karşısında birisinin bu aralıklardan adını seslenmesini bekler.

****

Okumak ve itaat etmek mümkün müdr? Okuma mevcut bir sınırı (yalnızca ihlal etmez) değiştirebilir, kısıtlamaları alt üst edebilir, yıkabilir. Okurlar itaat etmezler. Okurlar soru sorar, yanıt arar, yanıtlar ve mümkün mertebe yargılamaktan kaçınırlar. Okumayı bir isyan, bir karşı koyma eylemi olarak tanımlayabilir miyiz o halde?

****

Okuma çatlaklarda gizlenir ve onun yarattığı oyuklarda soluk alır. Orada her şey, ulaşılamaz olan bile, okunur hale gelir. Biz okurlar artık etki altındayızdır, çünkü okuma bizi bir mekanizmanın içine yerleştirir; bizim sesimizi, bizim dilimizi, bizim geçmişimizi ele geçiren özel bir işlem uygular. Okur, bir belirsizlikten çıkıp bir başka belirsizliğe girer. Bir nehrin coşkun akışı okunuyor olabilir, bulutların hızlı hareketi, hamuru karan eller ya da yürümeye koyulan küçük ayaklar okunuyor olabilir. Sözcüklere ve anlamlara aç bir okur, karşısında her zaman semantik bir muğlaklık bulacaktır. Bazı okurlar kelimelerin etrafından dolanırlar, onları sanki başkalarına ait topraklarmış gibi algılarlar. Bazıları ise, farklı olarak, yeni kelimenin kendi dil dünyalarındaki baş döndürücü hareketliliğe katılacağı endişesine kapılmadan dalıverirler içine.

****

Biz okurlar dilin kendisiyizdir. Düşüncenin katılığı ve kelimenin gözenekliliği arasında bir yerde, kendi tarihimizin ve arzularımızın kırılgan dile dökülüşü oluruz. Olduğumuz dilin farklılıklarını okumak, her birimiz için, herkese ait olan dilin içinde çabalamaya karşılık gelir. Okuma bir akkorlaşma haline dönüşür: Bütün organları dolaşan yaratıcı bir keşfe.

****

Abartılı mıdır hayatlarımızın bir ölçüde okumalarımıza bağlı olduğunu söylemek? Ya da bizi bekleyen kaderin endişeyle coşku arasında salınan bir sarkaçta okuduğumuz ve bizde zamanla bir dünya görüşü oluşturan metinlere bağlı olduğunu düşünmek?

****

Bir iç bahçeye açılan pencerenin kanatlarında okunabilen çoğul dünyalar vardır.

****

Bazen yalnızca sıyrıklar oluştururuz metinlerin yüzeyinde. Okumanın ancak bu kadar derine inebildiği, ancak sıyrıklarla yetinebildiği anlar olur. Ama başka zamanlarda güneş ışıkları perdelerin aralıklarından sızar ve okuduğumuz metnin bir bölümünü aydınlatır. Bu bir ışık demetidir, sızan ışıktan çok daha yoğun bir büyük aydınlıktır ve ışıltısıyla metnin bir bölümünü diğerlerinden ayırır. Böylesi ışık patlamaları olmasa, metnin katmanları biz okurlar için kavranılmaz olmaz mıydı? Peki nereden gelir bu ışık, nasıl gelir, ne getirir? Bu ışıltılar, biz okurların metnin içine girebildiği köprüleri inşa ederler. Metnin yüzeyindeki girintilerden içeri inebilen okurun orada yaşadığı kendine has bir mutlulukla beraber bu çatlaklarda kıvılcım alııveren bir neşe de vardır.

****

Yukarıdaki alıntılar, Arjantinli yazar Ángela Pradelli’nin Okuma Duygusu olarak çevirebileceğimiz El sentido de la lectura isimli kitabından. Ben kitabı okumadım. Arjantinli yazar Eduardo Berti‘nin blogu bertigoda rastladım, hoşuma gitti ve çevirdim. Yani alıntılar Berti’ye ait. Çeviri ve boldlar bana ait. Dilerim siz de beğenirsiniz…

sweet-doing-nothing-1877 auguste toulmouche

Abidin Dino

“(…)

Böyle bir grup, bilmem ilk zamanlarında müşterek birtakım düşüncelerden, yahut paylaşılmış bir resim anlayışından mı doğmuştu? Ama sanmıyorum. Çaresizlikten, çok sevdikleri bir sanattan bir gün; «Usandım. Allah kahretsin boyayı da, fırçayı da, tuvali de!» dememek için hiç de fena olmamış. Bugünkü müthiş kalabalık, doğru dürüst resim seyredilemiyecek kadar kalabalık o günkü ağacın yemişidir.

Ama «d» grubu diye bir şey yoktur. Hem olmamalıdır da. Bu iyi ile kötünün, sakinle delinin, dâhi ile kalpazanın, sıcakla soğuğun bir aradalığı, resmi sevenler, onu benim gibi yarım yamalak anlayanlar için de zararlı. Böylece iyiyi kötüyü karıştırmak tehlikesi çoğalıyor. Hangi resmin iyi hangi resmin kötü olduğunu söyleyecek değilim. Hani onu pek anlayana da rastlamadım. Pek anlayışlı geçinen bir sanat münekkidi bir gün koç resmi önünde bana:

«— İnsana tos vuracak gibi; ne güzel resim değil mi?» demişti.

Vapur resmi düdük öttürecekmiş gibi, kadın resmi sizi sevecekmiş gibi, gurup resmi — ayyaş iseniz — tam vakti kerahet olduğunu haber verir gibi olduğu için mi güzeldir?

Neyse geçelim bunları… Adım atılmıyor salonda. Bir köşede tiyatro artistleri, ötede konservatuvar mensupları, operacılar, kemancılar, viyolonselciler, genç şairler, genç şairler, profesörler, talebeler; anlayışları, giyinişleri, salonlarıyle meşhur hanımlar, ecnebiler, gazeteciler, şehrin maruf simaları hep oradaydı. Resimler de oradaydı. Ama zavallı ressamlar kaybolup gitmişlerdi. Kimleri görmek istemezdim. O müthiş parmakları yapan eli sıkmak isterdim. Canım Abidin, neredesin?

1900 bilmem kaçta yalnız başlarına kalırlarsa bir şey yapamıyacaklarını anlayan altı kişi birleşmişler, resim hayatında bu dördüncü teşekkül olduğu için ismini «d» grubu koymuşlar. Gayeleri halka resmi sevdirmek, kendinden evvelki yarı san’atkârları susturmak. Sonra sonra sayıları artmış, o gün için ezberlenmiş, donmuş telâkkileri yıkan bir hamle ile çalışmışlar. Bugünün belli başlı ressamları haline gelmişler ama o günkü hız da kalmamış. İçlerinden birkaçı müstesna, fazla efendileşmişler. Evet ustalaşmışlar.

İnkılap Yolunda, Zeki Faik İzer, 1933, MSGSÜ Resim Heykel Koleksiyonu ve Halka Yol Gösteren Özgürlük, Eugene Delacroix, 1830, Louvre Müzesi. Kaynak: Milliyet Sanat için resmin üzerine tıklayabilirsiniz.

On dokuzuncu asır sonu Fransasının o şaşırtıcı Gauguin’lerinin, Cézanne’larının, Utrillo’larının, bu bugünkü Picasso’lara Matisse’lere ulaştıran san’atını elbette benden iyi anlamış olan bugünkü Türk ressamları neden Çallılaşmak üzereler? Galerinin bir çok resimlerinde bir yerine yerleşme, bir «acaba ileri mi gidiyorum» diyen, «aman rahatımı bozmıyayım»  diyen bir hal var. Halbuki resim, hayır ressam, bugün herhangi bir D. Parti mebusundan daha ateşli olmalı değil mi? Bu nereden geliyor? Onu araştıracak değilim. Sonra kendimize bakıp fazla konuşmak da işime gelmiyor. Onlar yine bizden iyi! Hiç olmazsa birbirlerinin kıymetini biliyorlar.

Çoğu Türk halkını, belki de şu salona gelemiyecek, geldiği zaman da hayretle, şaşkınlıkla, ama saygı ile resimlere bakacak olan Türk halkını seviyorlar artık. Mevzularının çoğu halk, Türk halkı. İyi, güzel! Yalnız bir şey eksik. Coşkunluk gibi bir şey, hattâ biraz acemilik gibi bir şey, — elleri müstesna — kafalarını, içlerini veriş eksik. Ressamlarımızın iyi gözleri var. İleri kabiliyetleri var. Ama rahatı da sükûnu da bir sevişleri var ki… Bir gün fethe çalıştıklarının bugün esiri olmaları fena tarafları. Anlaşılmıyacaklarından korkuyorlar sanki de pek anlayışlı, pek üstat gözüküyorlar. Bazı resimler insana: «Aman kravatım yana kaçtı, olmaz, sonra serseri derler, olmaz!» diyor…

(…)”

 (Yedigün, 26.10. 1947)

“«D» Grupu Sergisi” başlıklı yazıdan. Tüneldeki Çocuk, Sait Faik, Varlık Yayınları, İstanbul, Mart 1955, sf. 91-93. Sait Faik’in açılışına katılıp üzerine yazdığı sergi «D» grubunun 15inci ve son sergisidir. (Boldlar bana ait.)

Geçtiğimiz yıl Şubat ayında ölüm haberini aldığımız 1996 Nobel ödüllü şair (yazar, edebiyat eleştirmeni, çevirmen, köşe yazarı) Wislawa Szymborska Polonya’da yayınlanan “Edebi Hayat” (Zycie Literackie) isimli gazetedeki köşesinde tam otuz yıl boyunca yazmaya ilgili duyan okurların mektuplarını yanıtladı. Aşağıda o yanıtlardan bir seçki okuyacaksınız. Ben İspanyolcasından çevirdim. (Boldlar bana ait.)

Przemysl’den Heliodor’a

“Biliyorum ki şiirlerimde pek çok hata var, ama ne olmuş varsa? Onları değiştirmeyeceğim.” diye yazmışsın. Ama neden değiştirmeyesin, sevgili Heliodor? Yoksa şiir senin için kutsal bir şey mi? Ya da şiirin o kadar da önemli olmadığını mı düşünüyorsun? Bu iki düşünce de şiire dair yanlış yaklaşımlardır, en kötüsü de kendi dizeleri üzerinde çalışması gerektiğine inanan kişinin de kafasını karıştırırlar. Tanıdıklarımıza Cuma gecesi saat 2.45’te bir ruhun bizi ele geçirdiğini ve kulağımıza sırlarını fısıldadığını söylemek zevkli ve eğlencelidir. Ama o ruhlar bunu öyle apansız yaparlar ki, çok nadir zamanımız olur olanları not etmeye. Ama sonra evde, kapıların ardında oturup emek emek düzeltiriz. Başka dünyadan gibi görünen bu ifadeleri elden geçirir ve biçimlendiririz. Evet, ruhlarla karşılaşmak harikadırlar ama şiirin bile düzyazıya bakan bir yanı vardır.

Poznan’dan H.O.’ya, bir çevirmen

Çevirmen yalnızca metne sadık olmak zorunda değildir. Biçimini koruyarak ve mümkün olduğu ölçüde, dönemin tarzını ve ruhunu da muhafaza ederek şiirin güzelliğini görünür kılması da gerekir.

Starachowice’den Grazyna’ya

Kanatlarımızı çıkaralım ve ayaklarımız yere basarken yazmayı deneyelim, olur mu?

Varşova’dan Bay G. Kr’ya

Yeni bir dolmakaleme ihtiyacın var. Elindeki çok hata yapıyor. Mümkünse, yabancı marka olsun.

Niepolomice’den Pegaso’ya

Dizeler içinde, soruyorsun bize, hayatın cebinde tek bir kuruşu var mı acaba? Benim sözlüğüm yok diyor.

Bytom’dan Bay K.K.’ya

Serbest nazımı sanki sınırsız bir özgürlükmüş gibi kullanıyorsun. Ama şiir, (hakkında söylenebilecek pek çok şeye rağmen) bir oyundu, hâlâ bir oyun ve hep oyun kalacak. Ve bütün çocuklar bilir ki, oyunların kuralları vardır. Ama yetişkinler neden unutup dururlar bunu?

Radom’dan Putzka’ya

Sıkıntıyı da zevk vererek anlatmalı. Hiçbir şeyin olmadığı bir günde ne kadar çok şey yaşanır?

Varşova’dan Boleslaw L-k’ye

Varoluşsal sıkıntıların sende ziyadesiyle kolay dile geliyorlar. Artık hepimiz yeterince umutsuzluk acısı çektik, hepimiz pek çok kereler karanlık derinliklerde kaybolduk. “Derin düşünceler –der benim sevgili Thomas’ım (Mann, elbette, başka kim olabilir?)- bizi güldürmeliler.” Senin “Okyanus” isimli şiirini okurken, kendimizi pek sığ bir kuyuda debelenirken görüyoruz. Hayatı başına gelen sıradışı bir macera olarak gör. Şimdilik sana verebileceğimiz tek tavsiye bu.

Varşova’dan Marek’e

Prensip olarak, ilkbahar üzerine mısralanmış bütün şiirlerin otomatik olarak diskalifiye olduğuna dair bir inancımız var. Bu konu artık şiirin konusu olmayı bıraktı. Elbette hayatın bir parçası olarak var olmayı sürdürüyor. Ama iki farklı bahar söz konusu burada.

Wroclaw civarından B.L.’ye

Anlaşılır bir şey söyleme korkusu, sürekli bir her şeyi bir metafora dönüştürme çabası, bitmek bilmez bir her dizede şair olduğunu gösterme ihtiyacı: Bunlar yoldaki tüm şairlerin karşı karşıya kaldıkları sıkıntılı hallerdir. Ama iyileştirilebilirler, eğer zamanında fark edilirlerse.

Poznan’dan ZB. K’ya

Şairlerin büyük çoğunluğu hayatları boyunca, senin şu üç kısa şiirde bir araya getirdiklerin kadar büyük laflar etmemişlerdir. “Vatan” “gerçek”, “özgürlük”, “adalet”.  Bu tür kelimeler hafife alınmamalı. İçlerinde gerçeğin kanı akar ve mürekkep o kanın yerini tutamaz.

Nowy Targ’dan Michal’a

Rilke, genç şairleri büyük konuların zor oldukları ve sanatsal olgunluk gerektirdikleri konusunda uyarıyordu. Onlara gündelik hayatları üzerine, çevrelerinden gözlemledikleri şeyler üzerine yazmalarını tavsiye ediyordu; kaybettikleri şeyler üzerine, keşfettikleri şeyler üzerine. Gençleri çevrelerinde olan şeyleri sanatlarını geliştirmek için bir araç olarak kullanmaları konusunda cesaretlendiriyordu: Düşlerindeki imgeleri, anılarındaki nesneleri kullanmalarını öneriyordu. “Eğer gündelik yaşam size sıradan geliyorsa -diye yazıyordu- onu suçlamayın. Bu, sizin suçunuzdur. Onun zenginliğini kavrayacak kadar iyi bir şair değilsinizdir.” Bu tavsiye sana yersiz ve aptalca gelebilir. Bu yüzden, tezimizi dünyanın en ezoterik şairlerinden biriyle destekledik. Gündelik şeylerin nasıl dile geldiğini gözlemle!

Sopot’tan Ula’ya

Şiiri tek bir cümlede tanımlamak mı?… Yapma! En azından beş yüz tanım biliyoruz, ama hiçbiri bize aynı anda yeterince açık ve kapsayıcı gelmiyor.  Her biri kendi döneminin zevkini yansıtıyor. Doğuştan gelen bir şüphecilik de bizim kendi tanımımızı yapmamızı engelliyor. Ama Carl Sandburg’un şu güzel aforizmasını hatırlayabiliriz belki: “Şiir, karada yaşayan ama uçmak isteyen bir deniz canlısının kaleme aldığı bir güncedir.” Sakın bu tanımı günün birinde o günlüğü yazacağını bildiği için yapmış olmasın?

Slupsk’tan L-k’ya

Kendisini uzun şifreli şiirinin bize işaret ettiği İkarus’la karşılaştıran başka şairlere de ihtiyacımız var. Bay L-k, siz bugünün İkarus’unun artık eski zamanlardakinden çok farklı bir peysaj üzerinde yükselmesi gerektiğini dikkate almıyorsunuz. Otomobiller ve kamyonlarla dolu otoyollar, havaalanları, köprüler, büyük şehirler, modern ve pahalı limanlar ve bu tarz başka şeyler üzerinde. Arada sırada yanınızdan bir jet falan geçmez mi mesela?

Krakov’dan T.W.’ye

Kolejlerde edebiyat eserlerinin sanatsal açıdan irdelenmesiyle zaman kaybedilmiyor. Temel konular, tarihsel bağlamıyla birlikte öğreniliyor. Bu tür bir bilgilenme önemlidir ama bağımsız bir okur olmak isteyen biri için yeterli değildir. Pekâlâ, yaratıcı hevesleri olan biri için daha da yetersizdir. Bize yazan genç okurlarımız, Varşova’nın savaştan sonra yeniden kurulması ya da Vietnam Savaşı’nda yaşanan trajedilere dair şiirlerinin yeterince iyi bulunmamasına çoğunlukla şaşırıyorlar. Hepsi, saygıdeğer bir niyetin biçimden üstün tutulabileceğine inanıyor. Eğer iyi bir ayakkabıcı olmak istiyorsan, insan ayağının seni heyecanlandırması yetmez. Malzemeni de tanıman gerekir, araçlarını iyi bilmen, doğru modeli seçmen gerekir. Sanatsal yaratıda da aynı şeyler olur.

Laski’den Bay Br. K’ya

Senin düzyazı şiirlerinin fonunda olağanüstü eserlerini alkolün coşkusu altında yazan Büyük Ozan’ın figürü beliriyor. Aklındaki kişinin kim olduğunu tahmin edebiliriz ama soyadları bu son tahlilde bizi ilgilendiren bir mesele değil. Bizim ilgimiz alkolün yazma pratiğini kolaylaştırdığına, hayal gücünü coşturduğuna, sezgiyi sivrilttiğine, şair ruhu aşka getiren diğer işlevleri ayaklandırdığına dair yanlış inanışta odaklanmış durumda.  Sevgili Bay K, ne bu şair ne de tanıdığımız diğer şairler ve elbette bizim tanıma şansı bulmadıklarımız da, hiçbir zaman alkolün etkisi altında değerli bir şey yazmamışlardır. Bütün iyi eserler, ziyadesiyle acılı bir sürecin içinde nihayete erdirilen titiz bir çalışmadan doğarlar, kafanın içinde dolanıp duran hiçbir keyif vızıltısı olmadan. “Her zaman bir fikrim vardır ama votkadan sonra hep başım ağrır.” diyordu Wyspianski. Eğer bir şair alkol tüketiyorsa, bir şiirle bir başka şiir arasında gidip geldiğindendir. Acı ama gerçek olan budur. Eğer alkol iyi şiiri getirseydi, o zaman bu ülkenin her üç vatandaşından biri en azından bir Hortensius olurdu. Kendimizi bir başka efsaneyi daha yıkmaya mecbur hissettik. Dileriz yıkıntıların arasından sapsağlam çıkarsın.

Varşova’dan E.L.’ye

Belki de düzyazıda aşık olmayı öğrenebilirsin.

Sieradz’dan Esko’ya

Gençlik bir insanın hayatında ilginç bir dönemdir. Eğer gençliğin zorluklarına yazma tutkusunu da eklersen, bu stresi kaldırmak için güçlü bir karaktere sahip olman gerekir. Sabırlı olmak, hızlı olmak, geniş bir edebi birikime sahip olmak, meraklı olmak, şeylere dikkatle bakmak gibi niteliklere sahip olman gerekir. İnsanın kendisiyle arasına mesafe koymayı bilmesi gerekir, başkasının acısını hissetme yeteneğine, eleştirel bir zihne, espri duygusuna sahip olması gerekir ve dünyanın a) var olmayı sürdürmeyi ve b) bugüne kadarkinden daha çok şansı hak ettiğine dair kırılmaz bir inancı olması gerekir. Bize gönderdiğin şiirler bir yazma arzusunu görmemizi sağlıyorlar ama yukarıda bahsedilen niteliklerden herhangi birini değil. Önünde yapacak çok işin var.

Lodz’dan Kali’ye

“Ne için” bu gezegendeki bütün dillerde en önemli sözcükler kombinasyonudur ve muhtemelen diğer gezegenlerde de böyledir bu.

Skarzysko-Kamienna’dan Bay Pal-Zet’e

Gönderdiğin şiirler şiir ve düzyazı arasında temel farkı kavramayı başaramadığını gösteriyor. Mesela, “Burada” başlıklı şiirin tam anlamıyla bir odanın ve mobilyalarının düzyazı bir betimlemesinden ibaret. Düzyazıda böyle bir tasvirin özel bir işlevi vardır: Yaşanacak olan eylemin sahnesini sunarlar. Bir an gelir, kapı açılır, birisi girer ve bir şey yaşanır. Şiirde tasvirin kendisi de “vuku bulmalıdır”. Her şey ziyadesiyle belirleyicidir; imgelerin seçimi, yerleri, sözcüklerin aldığı biçim. Sıradan bir odanın tasviri, o odanın yeniden keşfi gibi gözlerinin önünde belirmelidir, bu tasvirin içerdiği heyecan okurlar tarafından da paylaşılmalıdır. Yoksa, düzyazın şiir olmaz, düzyazı olarak kalır. Sen istediğin kadar o cümleleri dizelere ayır dur. Ve daha da kötüsü; hiçbir şey “vuku bulmaz.”

%d blogcu bunu beğendi: