Luis Buñuel: Teorem

Mayıs 31, 2013

LuisBuñuel

Teorem

Eğer bir doğrunun dışındaki bir noktadan ona paralel bir doğru çizersek güneşlenen bir güz akşamüstü elde ederiz.

Gerçekten de:

Baştan sona bir çift mavi gözü andıran gökyüzünde göletlerin bir gün balıksız olma düşü yansır ve göletler bir öğle sonu tembelliğinde tek başlarına gevşek gevşek yıkanırlar.

Kör ağaçlar bir kutsal ayin kafilesi halinde ağır adımlarla geçer giderler ve en yüksek dallarında avare bir yaprak altın altın cıvıldar.

Sokaklar toplu halde kırlara gezmeye çıkmak isterler ama o kadar yavaştırlar ki yayalar hemencecik tüm sokakları geride bırakırlar; güneşin altında tir tir titreyen halleriyle.

İyice sararmış kırlar tepelere ve sırtlara tırmanırlar ve orada, bacaklarını iyice açıp, geceyi beklerler. Yalnızca her daim endişeli birkaç karakavak, yapraklarıyla bir “mors” alfabesi telgraf ederler.

Akşamüstünün ölçülü nefesleri duyulur her anda ve her şey onun ritmine uyar.

Ben elimin avucunda yapraksız bastonumu taşırım.

Bir meme güneşte mırıldaya mırıldaya uyur durur.

Tüm pencerelerin kirpikleri vardır, kadınlar gibi.

Kilisenin kulesi, bir işaret parmağıymışçasına son beyaz bulutu gösterir.

Mırıldanılan bir şarkı, ardından bir sessizlik ve sonra İsa geçer oradan sesler satarak.

Kırlangıçlar saat yediyi küsuratlarından öperler.

Rüzgârgüllerinin yaylım ateşi başlar havada.

Şu katırın kulakları -oradan fark edilmese de- tekrar tekrar emer akşamı.

Güneş benim yakalarımda söner.

Şimdi saat, sokak lambalarının yapayalağuz birer birer doğumlarına başladığı saattir.

Birisi hafifçe çevirir yıldızların düğmesini.

Lakin bizim göstermeyi amaçladığımız şey bu değildir.

1925, Luis Buñuel

Luisbunuel

johnbarth

Rivayete göre, kuşkusuz sonradan uydurulmuşa benziyor, 1872 yılında Savaş ve Barış romanının yayınlanmasından hemen sonraki günlerde, Lev Tolstoy gördüğü bir karabasandan “Kürek yarışları, kürek yarışları!” diye bağırarak uyanır. Rusça’da “Parusnaya regatta!” gibi bir sestir bu. Dehşet içindedir, çünkü bu konuyu o uzun romanına dahil etmeyi unutmuştur: On dokuzuncu yüzyılda yaşayan insanların tüm uğraşlarının kusursuz bir panoramasını sunduğu eserindeki tek noksandır bu.

Anekdot gerçek olsun ya da olmasın, bana da bir öykücüden çok bir romancının kötü rüyasıymış gibi göründü. Çünkü roman içine katmaya eğilimlidir, öykü ise dışarıda bırakmaya. Her iki alandaki istisnaları -yani minimalist romanları ve çok da kısa olduğunu söyleyemeyeceğimiz maksimalist öyküleri- dışarıda bırakırsak bunun böyle olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu istisnaları göz ardı etmeden şöyle bir genelleme yapabiliriz: Poe’dan Paley’a kadar tüm öykücüler hep ne kadar şeyi dışarıda bırakabileceklerine bakmışlardır; romancılar ise Petronius’tan Pynchon’a kadar her zaman ne kadar şeyi eserlerine dahil edebileceklerinin derdindedirler.

ABD’li yazar John Barthın, makalelerini ve teorik metinlerini bir araya getirdiği kitaplarından Further Fridays’de yer alan kısa bir deneme olan “It’s a Short Story” den bir alıntı.

Ben hiç John Barth okumadım. (Ama bir kenara not ettim.) Yukarıdaki pasajı Arjantinli yazar Eduardo Berti’nin blogu bertigodan alıp çevirdim. Boldlar  benim günahım.

Lev Tolstoy

Anton Çehov: Martı

Mayıs 25, 2013

Martı, Anton Cehov

“(…)

TRİGORİN: Hangi başarıdan söz ediyorsunuz? Kendimi hiçbir zaman sevmedim. Bir yazar olarak hoşlanmam kendimden. Daha da kötüsü, kafam puslu gibi hep, çoğu kez ne yazdığımın bile farkında değilim… Bakın şu gölü, ağaçları, gökyüzünü, doğayı seviyorum, hissediyorum, içimde bir tutku karşı konulmaz bir yazma isteği uyandırıyorlar. Fakat sadece bir doğa betimcisi değilim ki ben, ülkemin yurttaşıyım aynı zamanda. Yurdumu ve onun insanlarını seviyorum. Yazdıklarımda halktan, onun çektiği acılardan, geleceğinden, bilimden, insan haklarından ve daha bunlar gibi birçok şeyden söz etmekle yükümlü olduğumu hissediyorum. Ve işte böylece çalakalem her şeyden söz ediyorum, dört bir yandan sıkıştırıyorlar beni, kızıp öfkeleniyorlar ve ben köpeklerin kovaladığı küçük bir tilki gibi oradan oraya atıyorum kendimi… Hayat ve bilim ileriye doğru gitmekteyken, hep geri, geri kaldığımı hissediyorum, tıpkı istasyona geldiğinde az önce kalkmış olan trene yetişmesinin olanaksız olduğunu gören bir köylü gibi… Ve eninde sonunda, bir doğa betimcisinden başka bir şey olmadığımı, geri kalan konularda iliklerime kadar sahte olduğumu hissediyorum…

NİNA: Çalışmaktan öyle bitkin düşmüşsünüz ki, kendi değerinizi kavramaya ne zamanınız ne de isteğiniz var. Kendinizden hoşnut olmayabilirsiniz, fakat başkaları için büyük ve güzelsiniz! Sizin gibi bir yazar olsam tüm yaşamımı sıradan insanlara adar, fakat aynı zamanda da mutluluklarının ancak benim düzeyime yükselmekte olduğunu bilirdim ve beni zafer arabasına taşırlardı…

TRİGORİN: Zafer arabası ha? Yoksa Agamemnon muyum ben, neyim?

(Birlikte gülerler.)

NİNA: Böyle bir mutluluk için, bir yazar ya da aktris olmanın mutluluğu uğruna, ailemin sevgisizliğine dayanır, yoksulluğa, düş kırıklıklarına göğüs gerer, tavan arasında oturur, yavan ekmekle yetinirdim. Kendi kendine yetmezliğin acılarını da memnuniyetle yaşar, ama buna karşılık ün isterdim, gerçek göz alıcı bir ün… (Elleriyle yüzünü kapar.) Başım dönüyor… Of…

ARKADİA’NIN SESİ (Evden): Boris Alekseyeviç!

TRİGORİN: Beni çağırıyorlar… Eşyalar toplanıyor olmalı. Canım hiç gitmek istemiyor… (Göle bakarak) Şu güzelliğe bakın, cennet gibi!.. Ne harika bir güzellik!..

NİNA: Karşı kıyıdaki bahçeyle evi görüyor musunuz?

TRİGORİN: Evet.

NİNA: Rahmetli annemin çiftliğidir. Orda doğdum. Tüm yaşamım bu gölün çevresinde geçti, her bir adasını bilirim onun.

TRİGORİN: Çok güzel bir yer gerçekten! (Martıyı görerek) Bu nedir?

NİNA: Bir martı. Konstantin Gavriliç vurmuş.

TRİGORİN: Güzel bir kuş. Doğrusu, hiç gitmek istemiyor canım. İrina Nikolayevna’yı razı edin de kalsın. (Defterine bir şeyler yazar.)

NİNA: Ne yazıyorsunuz?

TRİGORİN: Not alıyorum… Bir konu geldi de aklıma… (Defteri cebine koyar.) Küçük bir hikâye konusu. Çocukluğundan beri göl kıyısında yaşayan bir genç kız var, sizin gibi biri; tıpkı bir martı gibi seviyor bu gölü ve bir martı gibi de mutlu ve özgür. Günün birinde bir adam geliyor oraya, kızı görüyor ve yapacak bir işi olmadığından da yazık ediyor kıza, tıpkı bu martı gibi…

(…)”

(Büyük Oyunlar, (İvanov, Orman Cini, Vanya Dayı, Martı, Üç Kızkardeş, Vişne Bahçesi), Anton Çehov, Çeviren: Ataol Behramoğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, V. Baskı, Ocak 2012, İstanbul. Sf. 274-276.) Boldlar bana ait.

Polish Poster

Mısır Protesto, Kahire, 10 Şubat 2011 - (Alex Majoli/Magnum Photos/Newsweek)

“(…)

Her ciddi siyasi protesto mevcut olmayan adalete yapılan bir çağrı ve bu adaletin istikbalde gerçekleşeceğine dair bir umuttur; ancak protestoların birincil nedeni bu umut değildir. Karşı çıkmamak son derece onur kırıcı, küçültücü, ölümden de beter olacağı için protesto eder insan. Barikat kurarak, silahlanarak, açlık grevi başlatarak, omuz omuza haykırarak ya da yazarak karşı çıkar; çünkü gelecekte ne olacak olursa olsun, içinde bulunduğu ânı kurtarmaktır derdi.

Protesto, sıfırlanmayı ve suskunluğa mahkûm edilmeyi reddetmektir. Bu sebeple, gerçekleşirse eğer, o anda küçük bir zaferdir protesto. Her an gibi geçici de olsa iz bırakır. Geçip gitse de belleklere kazınmıştır. Protesto aslında başka, daha adil bir gelecek için göze alınmış bir fedakârlık değildir; içinde bulunulan zamanın kifayetsiz bir kurtarılışıdır. Mesele, kifayetsiz sıfatıyla tekrar tekrar nasıl yaşanabileceğidir.

(…)”

Bento’nun Eskiz Defteri, John Berger, Çeviren: Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, Kasım 2012, İstanbul, sf. 87-88. (Boldlar bana ait.)

Yunanistan  Protesto, Selanik, 15 Haziran 2011 (Nikolas Giakoumidis/Associated Press)

Kedi by J.B.

“Yazarın rolü bir meseleyi hakikate en uygun şekilde tasvir etmektir. Öyle ki, okur onu asla görmezden gelemesin.” Anton Çehov

“(…)

Bir hikâyenin neticesi. Anton Çehov’un yüzleşelim diye önümüze sürdüğü tartışmada bunun yararlı bir terim olabileceğini seziyorum. Netice: bir şeyi neticelendirip evden sokağa çıkmak gibi.

Geleneksel olarak bu terim hikâyenin nasıl son bulduğuna, sonuç itibarıyla karakterlerin başına gelenlere atıfta bulunur. Trajik, mutlu ya da aşkın bir netice.

Öte yandan dinleyicinin, okurun ya da izleyicinin hayatlarına devam etmek üzere hikâyeden nasıl çıktıklarına da atıfta bulunur. Hikâye onu takip etmiş olanları nerede, nasıl bir ruh hali içinde bırakır?

Bu soruya verilecek cevap hikâyenin neyi açığa çıkardığı ve ifşa ettiğine bağlı olabilir; ya da –eğer böyle bir şey içeriyorsa- ahlaki önermesine. Ama benim önsezim çok daha ilginç bir başka cevap olduğunu söylüyor.

Berger

Bir hikâyenin peşine düştüğümüzde, hikâye anlatıcısını izleriz; daha doğrusu anlatıcının dikkatinin rotasını, neyi fark ettiğini, neyi görmezden geldiğini, nerede oyalandığını, neyi tekrarladığını, neyi önemsiz bulduğunu, nereye varmak istediğini, neyin etrafında dolandığını, neyi toparladığını izleriz. Bu tıpkı bir dansı izlemeye benzer; ayaklarımız ve bedenlerimizle değil, gözlemlerimiz ve beklentilerimizle, yaşadığımız hayatın anılarıyla.

Hikâye boyunca anlatıcının kendine özgü dikkat çekme ve ilk bakışta karmaşık görünen bir durumu belli bir anlama kavuşturma üslubuna alışırız. Hikâyecinin anlatım alışkanlıklarını edinmeye başlarız.

Hikâyeden etkilenirsek eğer bu alışkanlıklar, bu dikkat kesilme tarzı bize de sirayet eder, benimsenir bizce de. Sonra bunu içinde binlerce hikâyenin saklı olduğu süregiden hayatın kargaşasına uyarlarız.

Hikâyenin neticesi derken işte bu ‘tevarüs’ü kastediyorum. Her hikâyecinin, kadın ya da erkek, kendine özgü bir üslubu vardır. Asla birbirine benzer iki hikâyeci bulamazsınız.

Lakin bu gece dünyada anlatılmakta olan hikâyeleri tahayyül edecek ve neticelerini dikkate alacak olursak, iki ana akımdan söz edebileceğimizi düşünüyorum: gizli olan önemli bir şeyi vurgulayan anlatılarla, açıklığı vurgulayanlar.

(…)”

Bento’nun Eskiz Defteri, John Berger, Çeviren: Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, Kasım 2012, İstanbul, sf. 79-80.

Bisiklet by J.B.

çehov

Hile – Anton Çehov

Eskiden, İngiltere’de ölüm cezasına mahkûm edilen suçluların, kendilerini anatomicilere ve fizyologlara kadavra olarak satma hakları varmış. Bu şekilde elde edilen parayı kimi içkiye yatırır kimi de ailesine bırakırmış. Bu mahkûmlardan korkunç bir cinayetten ceza alan biri, bir tıp doktoruna haber göndermiş ve uzun ve bıktırıcı bir pazarlığın ardından, kendisini iki Gineye satmış. Ama doktordan parayı alır almaz, birden kahkahalarla gülmeye başlamış.

– Niye gülüyorsunuz?, -diye somuş doktor şaşkınlıkla.

– Siz beni asılacak bir adam olarak satın aldınız -demiş suçlu gülerek- ama ben sizi kandırdım! Beni yakarak öldürecekler! Ha, ha, ha!

Katil Sayfa – Julio Cortázar

İskoçya’nın bir yerinde, içinden rastgele bir sayfası boş olan kitaplar satılıyor. Eğer bir okur, saat öğleden sonra üçü vurduğunda bu sayfaya gelirse, ölüyor.

Yola Düşmek – Franz Kafka

Derhal ahırdan atımı getirmelerini emrettim. Uşak emirlerimi anlamadı. Bu yüzden ahıra ben kendim gittim, eyeri atın üzerine attım ve bağladım. Uzaktan bir trompet sesi duyuluyordu, uşağa bu sesin ne manaya geldiğini sordum. Uşak hiçbir şey bilmiyordu, zaten hiçbir şey de duymuyordu. Tam bahçe kapısında yolumu kesti ve:

– Nereye gidiyorsunuz patron?, diye sordu.

– Bilmiyorum, -dedim- yalnızca buradan dışarı çıkmak istiyorum, yalnızca buradan dışarıya. Yeter ki, buradan dışarı olsun, amacıma ulaşmamın tek yolu bu.

– Yani amacınızın ne olduğunu biliyor musunuz?, diye sordu.

– Evet, -diye yanıtladım- az önce söyledim ya. Buradan dışarı çıkmak, amacım bu.

****

(Ben öyküleri İspanyolcadan çevirdim. İspanyolca versiyonlarını görmek için başlıkları tıklamanız yeterli.)

Franz Kafka

HijaDeDios

Küçük bir kızken, şu fanatizm meselesine pek aklım ermezdi. Normal bir hayatımız vardı. Babam bazen okula beni almaya gelirdi. Kız arkadaşlarım sık sık bizim eve oynamaya gelirler ama babamın ne iş yaptığını bile bilmezlerdi. Arada bazı babaların buluşup benim babamı görmeye geldikleri de olurdu ama öyle başka bir dünyadan gelmişler gibi değil.

Bir keresinde babamdan beni alışveriş merkezine götürmesini istedim. O böyle bir şeyi duymak bile istemiyordu. Ağlamaya başladım, kapris yaptım, beni götürmek istememesinin kötü bir şey olduğunu düşünüyordum. O kadar ısrar ettim ki, sonunda kabul etti. Alışveriş merkezine girmemizle beraber inanılmaz bir kargaşa başladı. Çığlıklar, koşuşturmalar…

İnsanlar çıldırmış gibiydiler. Benim alışveriş yapmak istediğim bir mağazaya sığındık ama insanlar babamı görmek için vitrinlere üşüştüler. Neredeyse mağazanın camları içeri girmek isteyen insanların baskısı yüzünden yıkılacaktı! “Anladın mı neden seni alışverişe getirmek istemediğimi?” dedi babam bana. O gün, orada anladım onunla yapılamayacak şeyler olduğunu.

(…)

Hayatım boyunca insanların sayısız farklı tepkilerini gördüm: Arabasından inip bir anda ağlamaya başlayan koca koca adamları. Ya da frene basıp şoka giren ve uzun süre hiçbir şey diyemeden babama bakakalanları. Ya da arabayı istop edip sonra heyecandan bir türlü çalıştıramayanları.

Bir keresinde babamla stadyuma gidiyorduk, babam camı indirmişti. Yanımızda baştan sona Boca Juniors çıkartmalarıyla kaplı bir motosiklet belirdi. Motorun direksiyonunda bir adam vardı, arkada karısı ve aralarında oğulları. Çıkartmalar babamın hoşuna gitmişti, onlara korna çaldı. Adam, babamın babam olduğunu fark edince, direksiyonu falan bırakıp bir anda ağlamaya başladı. Neredeyse tüm ailesini öldürecekti! Çıldırmıştı!

(…)

Gittiğim her yerde bana babamla ilgili bir hikaye anlatılır. Herkesin mutlaka onunla bir hikayesi vardır (ya da hikayeler uyduracak kadar yetenekliler, bilmiyorum).

(…)

“Baban İngilizlere o golü atınca babamla ben ayağa fırlayıp birbirimize sarıldık ve ağlamaya başladık. Bu, benim babamla birbirimize sarıldığımızı hatırladığım tek andı ve senin baban sayesinde oldu. Onu hayatım boyunca minnetle hatırlayacağım.”

(…)

Babam maça çıktığında, maç başlamadan önce rakip takımın bütün oyuncuları gelip babamdan maç sonunda formasını kendileriyle değiştirmesini isterdi. Babam hepsine tamam, derdi. Bazen bunu strateji olarak da kullanırdı: Diğer takımın en iyi birkaç oyuncusuna birden özellikle söz verirdi; ikinci yarının sonlarına doğru onları kendi yakınında tutmak için. Böylece takım arkadaşı diğer oyuncuların üzerindeki markajı hafifletirdi. Adamlar babama yakın olup maç sonunda formasını almak için, tutmaları gereken oyuncuları bırakırlardı, inanabiliyor musun?

(…)

Aklım erdiğinden beri, bana babamla ilgili inanılmaz şeyler anlatıldı. Alıştım artık ama içlerinden en kötüsü şuydu. Fanlarından biri bana şöyle dedi: “Sana dokunabilir miyim? Sen Tanrının bir spermisin!”

****

Geçtiğimiz günlerde Arjantin’de efsane futbolcu Diego Armando Maradona’nın kızı Dalma Maradona’nın kitabı yayınlandı: Tanrının KızıAile albümünden fotoğraflar, çizimler ve Dalma’nın babasıyla ilgili hatıralarından oluşan kitaptan bazı bölümler Arjantin gazetesi Página 12’nin haftasonu eki Radar’da yayınlandı. Siz de o yazıdan kısa bir seçki okudunuz. (Boldlar bana ait) 

maradona


Ivan Maximov çizgi filmlerini yeni tanıdım. Şimdiye dek habersiz olduğuma üzüldüm ama sonunda karşılaşmış olduğuma da pek menunum. Eserleri arasından sevdiklerimden birini de (2007 yapımı) şu Pazar günü sizinle paylaşmak istedim. Niye Pazar? Bilmiyorum, Pazar sabahı erkenden kalkıp çizgi filmler izleyen bir nesle aşina olduğumdan olabilir. Dilerim size de iyi gelir. Neşeli Pazarlar…

Müzik: Johann Sebastian Bach, Harpsichord Concerto №5 BWV1056.

Bolano Kartvizit

KARTVİZİT: ROBERTO BOLAÑO / ŞAİR VE AVARE

Edebi Alemde Bir Gezinti

1. Rüyamda Georges Perec üç yaşındaydı ve bizim eve geliyordu. Onu kucaklıyordum, öpüyordum, ona ‘çok değerli bir çocuk’ olduğunu söylüyordum.

8. Rüyamda New York’ta sahilde parkta yürüyordum ve uzaklardan Manuel Puig’in silüetini görüyordum. Üzerinde gök mavi bir gömlek ve ince kanvas kumaştan, duruma göre, açık mavi ya da koyu mavi bir pantolon vardı.

9. Rüyamda Macedonio Fernández NewYork göklerinde bir bulut olarak beliriyordu: Burnu ve kulakları yoktu bulutun, bir tek gözleri ve ağzı vardı.

10. Rüyamda Afrika’da bir yolda yürüyordum ama yol birdenbire Meksika’daki bir yol oluyordu.İleride kıyıda Efraín Huerta, büyükçe bir kayanın üzerine oturmuş, Distrito Federal’in çulsuz şairleriyle barbut oynuyordu.

11. Rüyamda, Afrika’nın unutulmuş bir mezarlığında artık yüzünü bile hatırlamadığım bir arkadaşımın mezarıyla karşılaşıyordum.

12. Rüyamda bir akşam evimin kapısı çalınıyordu. Dışarıda kar yağıyordu. Benimse ne sobam ne de param vardı. Elektriğimi de kesmeye geldiler diye düşünüyordum. Sonra kapıyı açınca, karşımda kimi göreyim? Kapıda elinde bir şişe şarap, bir paket yiyecek ve Meçhul Üniversite için bir çekle Enrique Lihn duruyordu.

17. Rüyamda ihtiyar ve hasta bir hafiyeydim, uzun zamandır kayıp olan insanların izini sürüyordum. Bazen tesadüfen aynaya baktığımda aynada Roberto Bolaño’yu tanıyordum.

22. Rüyamda bir Afrika köyünde Gabriela Mistral’le karşılaşıyordum. Biraz zayıflamıştı ve toprak zemine oturup kafasını dizlerinin arasına yatırarak uyumayı huy edinmişti. Sivrisinekler bile onu tanıyor gibiydiler.

26. Rüyamda 15 yaşımdaydım ve vedalaşmak için Nicanor Parra’nın evine gidiyordum. İçeride ayaktaydı, kara bir duvara yaslanmıştı. Nereye gidiyorsun Bolaño?, diyordu. Uzağa, Güney Yarıküre’nin uzaklarına, diye yanıtlıyordum.

27. Rüyamda 15 yaşındaydım ve gerçekten de Güney Yarıküre’den gidiyordum. Sırt çantama sahip olduğum tek kitabı (Vallejo’nun Trilce’si) koyar koymaz, çantam yanmaya başlıyordu. Saat akşamın yedisiydi ve ben artık yanıklar içindeki çantamı pencereden fırlatıyordum.

29. Rüyamda bir taşa Vergilius’u çeviriyordum. Ben bir bazalt taş levhanın üzerinde çırılçıplaktım ve güneş, savaş uçağı pilotlarının dediği gibi, tehlikeli bir biçimde saat 5’lerde salınıyordu.

30. Rüyamda Afrika’da bir evin avlusunda can çekişiyordum ve Paulin Joachim isimli bir şair benimle Fransızca konuşuyordu (ben yalnızca “teselli”, “zaman”, “gelecek yıllarda” gibi kısımları anlıyordum), bu arada yanımızdaki bir ağacın dalında idam edilmiş bir maymun salınıp duruyordu.

31. Rüyamda dünyanın sonu geliyordu. Ve bu sonu seyreden tek insanoğlu Franz Kafka’ydı. Gökyüzünde Titanlar ölümüne kavgaya tutuşmuştu ve Kafka, New York’ta Central Park’ın dökme demirden banklarından birine oturmuş dünyanın yanışını seyrediyordu.

34. Rüyamda çok yaşlı bir Latin Amerikalı hafiyeydim. New York’ta yaşıyordum ve Mark Twain yüzü olmayan birinin hayatını kurtarmam için beni tutuyordu. Bu iş hiç de kolay olmayacak, Bay Twain, diyordum ona.

35. Rüyamda Alice Sheldon’a aşıktım. O beni sevmiyordu ama. Bu yüzden üç kıtada kendimi öldürmeye kalkışıyordum. Yıllar geçiyordu. Sonunda artık ben iyice yaşlandığımda, bir gün New York’ta, sahildeki yürüyüş kolunun öbür ucunda görünüyordu ve uzaktan bana (havaalanlarında pilotların inmesi için yapılanlar gibi) işaretler aracılığıyla beni hep sevdiğini söylüyordu.

36. Rüyamda devasa bir bazalt taşı levhanın üzerinde Anais Nin’le 69 yapıyorduk.

41. Rüyamda bir düş görüyordum ve düşler tünelinde Roque Dalton’un düşüyle karşılaşıyordum: Başkalarının boktan şüpheleri yüzünden ölen cesur insanların düşüydü.

42. Rüyamda on sekiz yaşındaydım ve o zamanki, yine on sekiz yaşında olan, en iyi arkadaşım Walt Whitman’la sevişiyordu. Bunu bir koltukta yapıyorlardı, Civitavecchia’da yağmurlu bir gün batımını izleyerek.

44. Rüyamda balta darbeleriyle Marquis de Sade’ı çeviriyordum. Delirmiştim, bir ormanda yaşıyordum.

45. Rüyamda Pascal Civitavecchia’da bir barda gayet sarih bir dille korkudan bahsediyordu: “Mucizeler insanları dönüştürmezler” diyordu “mahkûm ederler”.

47. Rüyamda Baudelaire bir cinayetin işlendiği bir odada bir gölgeyle sevişiyordu. Ama Baudelaire bunu hiç önemsemiyordu. Hep böyle olur, diyordu.

57. Rüyamda Georges Perec üç yaşındaydı ve durmadan ağlıyordu. Onu sakinleştirmeye çalışıyordum. Kucağımda gezdiriyordum; şekerlemeler, boyama kitapları alıyordum. Sonra New York’ta sahildeki parka iniyorduk, o kaydırakta kayarken ben kendi kendime şöyle diyordum: Evet, hiçbir işe yaramıyorum ama en azından sana mukayyet olacağım, kimse sana zarar veremeyecek, kimse seni öldürmeye yeltenemeyecek. Sonra yağmur başlıyordu ve sakin sakin eve dönüyorduk. İyi de, evimiz neredeydi?

****

Roberto Bolaño, bundan 60 yıl önce 28 Nisan 1953’te doğmuştu. 50. yaş gününün üzerinden 3 ay geçmeden 15 Temmuz 2003’te hayatını kaybetti. Şimdi 60. yaş gününün üzerinden bir kaç gün geçmiş durumda ama 2000 yılında yayınlanan Tres isimli şiir kitabına aldığı ve “Un paseo por la literatura” adını verdiği edebi rüyalarından hazırladığım seçkiyi yayınlamak için 10. ölüm yıldönümünü beklemek de saçma geldi. Önce doğumgününü kutlayalım, gerisine sonra bakarız:

İyi ki doğdun Roberto Bolaño: Avare ve Şair…

bolaño

 

Yokluğun Aynaları

Belki salt yağmurdandı
bu aynalar
ya da salt sessizlikten
yahut gözyaşından, en azından.
Ama hep taştandı ona yansıyanlar.
Ve kana bulanmıştı
deliliği ya da
tanrıları andıran bir şeyle
zamanın ve mekanın o rutin tıkırtısı.

1

Teşekkürler
gidene, gidecek olana.
Teşekkürler
gelene, gelecek olana.
Teşekkürler
sessizliğe gömülüp
bir daha hiç ama hiç
dönmeyecek olana.

9

Başka özgürlük yok
hepsi buradaki kadar
ama işte ağlıyor o da
her duyduğunda anahtarların
kilitlerde dönen kahkahasını.

11

Bir zaman ki
tarihsiz.
Bir mekan ki
adressiz.
Ama illa ki sen, ah kadın,
aydınlatır gibi yaralayan
ve bir türkü gibi kanayan.
Git başımdan!
Hiçbir şey yok burada
yokluktan başka.

Ahmad Moualla

12

İşte böyle,
zindan zamandır;
ilk günü duvara kazırsın,
ardından gelen ayları belleğine,
ama yıllar birike birike
siren çalmaktan bitkin
istasyondan umudu kesmiş
uzun bir trene dönünce
başka bir şeyi denersin:
Unutmayı.

16

Güneş yok burada.
Kendimi çıplak hissediyorum
gölgesiz
ve de kadınsız.
Kendimi çıplak hissediyorum
kendimsiz.

18

Ah
Nasıl görebilirim kendimi
Sürekli kendimle beraberken?
Nasıl tanırım kendimi.
Sakın hayır deme aynalara!
Aynalar,
benim üzerine yazdıklarım bile
yalnızca sayıca çoğaltabilirler insanı
ya da tek bir hale indirgerler.
Ben değilim o yansıyan.
Nasıl ben olayım hem,
bir halim yok ki benim.

29

Burada,
ve orada,
duvarda
kalbimde
gecede ve rüzgarda
kapılarda, buluşmalarda ve kaldırımlarda
korkuda, umutsuzlukta ve hiçlikte
gözlerin var hep.
Karanlık kadar derin
felaket kadar kara
sessizlik kadar felaket
inilti kadar sessizler
ve hiçbir şey yok
öncesinde ve sonrasında onların
düşen şiarlardan başka.
Bir de Allah ve ben varız
komşu hücrelerde yatarız.

35

Hayır,
Tanrı değil
ama bir kadın,
buğday ve harnup renginde
bir kadın,
kahve ile süt arasında
sükutla sohbet arasında yani,
sabahları
gülü öğretti bana,
ve fırtınayı öğretti
gece iyice inmeden daha.

****

Bugün İsveç’te yaşayan Suriyeli şair Faraj Bayrakdar Komünist Parti üyesi olduğu şüphesiyle 1987 yılında gözaltına altındı ve neredeyse 7 yıl boyunca  tecrit ve işkenceye maruz kaldı. 1993 yılında 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2000 yılında serbest bırakıldı. 2005’ten bu yana İsveç’te yaşıyor.

Yukarıdaki şiirler, Bayrakdar’ın 1997 2000 yılları arasında Şam yakınlarındaki meşum Sednaya Cezaevi’nde yatarken yazdığı “Yokluğun Aynaları” isimli uzun şiirinden bölümlerdir. Ben bu bölümleri Iraklı şair Sinan Antoon‘un Jadaliyya‘da yayınlanan İngilizce çevirisinden seçerek çevirdim. Daha kapsamlı İngilizce ve Arapça versiyonlarına şuradan ulaşabilirsiniz. 

%d blogcu bunu beğendi: