“(…)
[Jean] Améry gibi ben de Lagere, inançsız birisi olarak girdim ve inançsız birisi olarak özgürlüğe kavuşup, bugüne dek öyle yaşadım; tam tersine, Lager deneyimi, onun korkunç adaletsizliği, inançsızlığımı pekiştirdi. Herhangi bir ilahi takdiri ya da aşkın adaleti kavramamı engelledi, bugün de engelliyor. Neden ölmek üzere olan insanlar hayvan vagonlarında taşınmıştı? Neden çocuklar gaz odalarında öldürülmüştü? Ancak (gene bir tek kez) teslim olmanın, duada bir sığınak aramanın çekiciliğine kapıldığımı itiraf etmeliyim. Bu, 1944 yılının Ekim ayında, ölümün açıkça çok yakın olduğunu algıladığım tek anda olmuştur. Elimde bana ait kartla, çıplak arkadaşların arasına sıkışmış, kendim de çıplak, bir bakışta ya hemen gaz odasına gönderilmem gerektiğine ya da henüz çalışacak kadar güçlü olduğuma karar verecek ‘komisyon’un önünden geçmeyi beklediğim an. Bir an için yardım ve sığınak isteme gereksinimi duydum; sonra yansızlık, duyduğum kaygıya üstün geldi; maçın sonunda ya da maçı kaybetmek üzereyken, oyunun kurallarını değiştiremezsin. O durumda dua etmek saçma olmakla kalmayacak (hangi hakkı arayabilirdim? Ve kimden?), aynı zamanda bir küfür, bir müstehcenlik, inançsız bir kişinin olamayacağı denli inançsızlık olacaktı. Dua etme isteğini silip attım: aksi takdirde hayatta kalmam durumunda bundan utanç duyacağımı biliyordum.
(…)”

Primo Levi, Boğulanlar Kurtulanlar, Çeviren: Kemal Atakay, Can Yayınları, 1996, İstanbul, Sf. 121-122. (Boldlar bana ait).

Mauthausen - ispanyol cumhuriyetçiler

İspanyol Cumhuriyetçilerden bir grup, Kamptan (Mauthausen) kurtuldukları halleriyle, tarih 6 Mayıs 1945. Kısa zaman içinde hepsi öldü.

Bir Metin Nasıl Doğar
Jorge Luis Borges

Tesadüfî bir keşifle başlar. Ama bu kelimeyi mütevazı anlamıyla kullanıyorum, bir başarı anlamında değil. Yani, bir anda bir şeyin olacağını bilirim ve bu olacağını bildiğim şey, öyküden bahsediyorsak, başlangıç ve final olabilir. Bir şiirde bu olmaz ama. Hayır: Şiir çok daha büyük bir düşüncedir, nadiren bir ilk dize çıkmıştır ancak. Yani, önce bana bir şey verilir, sonra ben karışırım işe ama belki de her şey kaybedilecektir sonunda.

Öyküden bahsettiğimizde, mesela, tamam, ben başlangıcı, çıkış noktasını bilirim, finali bilirim, konuyu bilirim. Ama sonra, elimdeki çok sınırlı araçlarla, başlangıç ve final arasında neler olduğunu keşfetmem gerekir. Sonra başka meseleler de vardır çözülecek: Mesela, olayların birinci ağızdan mı yoksa üçüncü ağızdan mı anlatılması uygun düşer. Sonra, dönemi belirlemek gerekir; şimdi, iş bana gelince “bu benim kişisel çözümümdür” benim için en uygunu XIX. yüzyılın son on yılıdır. Eğer bu bir Buenos Aires öyküsü ise, kıyıdan mahalleler seçerim kendime, mesela Palermo, mesela Barracas ya da Turdera. Kesin tarih olarak da 1899 diyelim mesela, benim doğduğum yıl. Çünkü, kim gerçekten bilebilir ki limanın bu ölü sakinlerinin bir zamanlar nasıl konuştuklarını? Hiç kimse. Yani; ben metnimde rahatça ilerleyebilirim. Ama eğer bir yazar çağdaş bir konu seçerse, o zaman okuru artık bir tür müfettişe dönüşür ve itiraz eder: “Hayır, o mahallede öyle konuşulmaz, o sınıftan insanlar şu yahut bu kalıpları kullanmazlar.”

Yazar tüm bunları öngörür ve kendini (eli kolu) bağlanmış hisseder. Farklı olarak, ben biraz uzak bir dönem, biraz uzak bir yer seçerim, bu bana özgürlük sunar ve böylece hayal edebilirim artık ya da çarpıtabilirim hatta. Kimse farkına varmadan, özellikle kendim bile farkına varmadan yalan söyleyebilirim; çünkü bir masal kaleme alan bir yazarın, “ne kadar fantastik olursa olsun” yazdığı esnada masalın gerçekliğine kendisinin de inanması gerekir.

——-

Metnin orijinali için başlığa tıklayabilirsiniz. İyi okumalar. (Boldlar  bana ait.)


Ivan Maximov çizgi filmlerinden bir numune daha. Bu sefer yağmurlu değil, rüzgârlı. Bir sabah bir kıyı kasabasına hiç kimsenin tanımadığı bir rüzgâr gelir ve olaylar gelişir. Ben çok sevdim. Dilerim sizin de hoşunuza gider. İyi Pazarlar…

26 Ekim 1976

Canım Winnie,

Burada, böyle bir başıma, aileme duyduğum özlemi sakladığım bir maske takınmakta gayet başarılıyım, mektuplar için birisi adımı çağırıncaya kadar hiç acele etmeden beklemekte. Ayrıca ziyaretlerden sonra da hiç salmıyorum kendimi, hemen eski halime dönüyorum, her ne kadar bazen kendini buna zorlamak çok canımı acıtsa da. Duygularımı bastırmak için sürekli mücadele veriyorum; tıpkı bu mektubu yazarken yaptığım gibi.

Sen gözaltına alındığından beri yalnızca bir mektup aldım, 22 Ağustos tarihli. Ailenin durumu hakkında hiçbir şey bilmiyorum, mesela kira nasıl ödeniyor ya da telefon faturaları, çocuklarla kim ilgileniyor, masrafları nasıl karşılanıyor, çıktığında iş bulabilecek misin, hiç bilmiyorum. Senden haber alamadığım sürece burada endişe içinde kupkuru bekleyeceğim, tıpkı bir çöl gibi.

Kaç kez içinden geçtiğim Karo Çölü geliyor aklıma. Sonra Afrika’ya gidiş gelişlerimde, Botswana’da da gördüm çölü; sonsuz kum engebeleri ve tek damla su yok. Senden mektup gelmedi. Bir çöl gibi hissediyorum kendimi.

Senden ve aileden gelen mektuplar yaz yağmurlarının düşüşü gibi, bahar gibiler; hayatımı canlandırıyor ve yaşanabilir kılıyorlar.

Sana ne zaman yazsam, bana bütün sıkıntılarımı unutturan bir fiziksel yakınlığın içinde buluyorum kendimi. Aşkla doluyorum.

26 Haziran 1977

Canım Winnie,

Kızlarımız zorluklar içinde yetişti ve büyüyüp birer kadın oldular bugün. Büyüğünün artık kendi evi var, kendi ailesi için çabalıyor.

Dileklerimizi yerine getiremedik, planladığımız gibi, bir oğlumuz olmadı. Sana bir sığınak yapabileceğimi ummuştum, küçücük bile olsa bir sığınak, böylece acılı ve zorlu günler gelmeden önce birlikte dinlenebileceğimiz, güç toplayabileceğimiz bir yerimiz olacaktı,. Ben başarısız oldum ve bu şeyleri yapmayı beceremedim. Havaya şatolar inşa eden biri gibiyim.

—–

Nelson Mandela 1963’te  tutuklandığında cezası 5 yıldı: halkı kışkırtmaktan ve ülkeyi yasadışı yollardan terk etmekten. O cezaevindeyken görülen  bir davada 1964 yılında sekiz yoldaşıyla beraber müebbet hapse mahkum edildi. Aşağıdaki fotoğraf Haziran 1964’te çekilmiş. İçinde müebbet hapse mahkum edilmiş 8 militan var. Dışarıda yumruklarını görüyorsunuz.

Yukarıdaki fotoğraf ise 18 yılı Robben Adası‘nda tecritte geçen 27 yıllık esaretin bittiği gün, 11 Şubat 1990’da Winnie Mandela‘nın elini tutup kalabalıkların karşısına çıktığı gün ya da 27 yıl sonra  Winnie’yle elele tutuşup yumruklarını kaldırdıkları gün. Mektupların İngilizcesi için şurayı tıklayabilirsiniz. İyi okumalar.

İyi ki doğdun Madiba!

cortazar

Julio’ya Mektup
Juan Gelman

sevgili julio;

sana bu mektubu yazıyorum çünkü senden konuşamam, seninle konuşabilirim ancak. bu böyle, çünkü sen hâlâ yoldaşsın bana, bir parçamsın benim, yanımdasın ve insan yanındakinden konuşmaz, yanındakiyle konuşur.

uzun zamandır bize eşlik ediyorsun, yoldaşlık ediyorsun.

(mesela) 1971 yaklaşırken paco urondo sana bir arjantin gazetesinden kesilmiş bir kupür göndermişti: askeri diktatörlüğe karşı silahlı bir eyleme dair birkaç satır yazı, paco da katılmıştı o eyleme ve bu yolla seni de bilgilendiriyordu; çünkü sen de ona eşlik etmiştin o zaman, paco ilk defa canını tehlikeye atmıştı ve sen oradaydın, ona yoldaşlık ediyordun.

paco hayatını insan onuru namına tehlikeye atmıştı, acıya karşı, güzellik için, ona binlerce acı eşlik ediyordu, bu rezil dünyaya karşı duyduğu tiksinti eşlik ediyordu ve sen de yanındaydın elbet; senin onurun, güzelliğin, bu rezil dünyaya karşı durmaya duyduğun inanç.

tuhaftır: yazar julio Cortázar otuz yıl önce ülkeyi terk ediyor, paris’e yerleşiyor, kafası hiç karışmadan yazıyor, yaratıyor, yaratıyor, yaratıyor ve biz, sonradan gelenler, seni önceden tanımayanlar, silahlarımızı elimize alıp doğru sözü arayanlar, bir şekilde biliyoruz ki asla ihanet etmedin bizim de aradığımız o söze, ne buenos aires kafelerinin ahşap kokulu havasına ihanet ettin ne de o kafelerde söyleşilen ve sözleşilen seslerden zuhur edip hiç dinmeyen rüzgârına.

bize hiç ihanet etmedin.

eskiden corrientes ve esmeralda caddelerinde ülkeden dışarı hiç adım atmadıkları halde herhangi bir Fransız gibi yazan yazarların gelip geçtiğini görürdüm, ben buenos aires’i senin paris’te yazdıklarını okuyarak daha iyi anladım, senin büyüklüğün böyle işte, aşkın böyle.

seni okuyarak dünyayı da daha iyi anladım, yani, daha çok sevdim, sanırım pek zor olmazdı senin edebiyatının neden ve nasıl borgesinkinden daha değerli olduğunu göstermek, daha özgün, daha gizemli, daha mükemmel olduğunu, demem o ki, neden daha açık olduğunu gelecek olan sarsıntılara, neden daha anlayışlı olduğunu şimdiye karşı ve bu yüzden de neden daha saygılı olduğunu -acısını hissederek bugüne taşıdığı- geçmişe.

seni hep –yarattığın o karakter gibi- bir pencereden bir pencereye geçmek için yollar icat eden, bir avucun gizeminden mozart’ın alaca karanlıklarına geçebilen, bir varlıktan başka birine ve bir başkasına, bir başkasına, başkasına dönüşebilen biri olarak görüyorum.

her zaman hissettim duyduğun aşkın sonsuz olduğunu.

daima aklımda tuttum eserlerinin bizi de içine aldığını ve en iyi eserinin hep sen olduğunu.

—-

Queremos tanto a Julio, Sergio Ramírez, Editorial Nueva Nicaragua, Managua, 1984. pp. 9.

(Yukarıdaki mektup Cortázar’ın 1984 Ağustosundaki ölümünün ardından Eduardo Galeano’dan Juan Rulfo’ya 20 Latinamerikalı yazarın Cortázar üzerine yazdıkları kısa metinleri bir araya getiren ve Managua’da  basılan “Julio’yu O Kadar Seviyoruz ki” isimli kitaptan alınmıştır. Sergio Ramírez tarafından derlenen kitabın adı Julio Cortázar’ın ” Queremos tanto a Glenda”  yani “Glenda’yı o kadar seviyoruz ki” isimli öyküsünden esinlenmiştir.)

CORTAZAR RAYUELA

%d blogcu bunu beğendi: