edward said

 

Bugün Filistinli büyük yazar Edward Wadie Saidin ölümünün 10. yıldönümü. Edward W. Said (1935-2003) bundan tam 10 yıl öce 25 Eylül 2003’te bu dünyayı terk eyledi. Filistinli çocuklarla birlikte İsrailli askerlere taş atan entelektüeller, aktivistler, yoldaşlar bir eksildi. Bize şeylere başka nasıl (nereden?) bakabileceğimizi gösteren ustalardan biri daha artık yazmaz oldu.

Ölümünden bir hafta sonra kızı Necla Said “Edward W. Said’in Vasiyeti” başlığıyla bizlere bu büyük ustanın son saatlerini, son sözlerini ulaştıran kısa bir mektup kaleme aldı. Geçen 10 yıl içinde Said’in vasiyeti anlamından hiç bir şey yitirmedi. Aşağıda benim İspanyolcasından çevirdiğim o vasiyet mektubunu okuyacaksınız: 

****

Son günlerinde babam Filistin için açıkça ağlıyordu; bir de yazmak, yazmak ve yazmak için enerjisini ve düşünme yetisini kaybettiği için. Yatağından beni yüreklendiriyordu: “Mücadeleye devam et, asla bırakma… Yol arkadaşlarınla olan küçük anlaşmazlıkları aş ve yaz, tavır al, devam et, hiç durmadan devam et. Bu senin ellerinde.”

Bu sözler bütün bizim kuşak içindi ve bunu size aktarmak benim için önemli; çünkü bu yükü tek başıma omuzlarımda taşıyamayacağım çok açık.

Bunu bu kadar açık söyleyebilmek beni şaşırttı, çünkü yazarken hâlâ ağlıyorum.

Aşklaaşklaaşkla.

Necla Said, 2 Ekim 2003

Edward -Necla Said

Reklamlar

Kilis’te Kan Sesleri

Eylül 9, 2013

Kilis Devlet Hastanesinin acil servisindeki üç sedye de doluydu. Sedyelerden birinden kan damlıyordu. Hızlı hızlı, alelacele, bir an önce ölüme varmak, ölümü haber vermek ister gibi…

—Şıp, şıp şıp şıp…

Tüm sedyenin kanla dolup taştığını hatırlıyorum; daha yirmisinde görünen genç esmer adamın o kan gölünün ortasında ıssız bir adacık gibi beliren bembeyaz yüzünü, siyah uzun sakalını, kısacık yalıtılmış bıyıklarını, yarı açık gözlerindeki gencecikliğiyle tezat matlığı, içimin çekildiğini, korktuğumu hatırlıyorum.

—Şıp, şıp şıp şıp…

Bütün sesler flulaşıyor, bir tek alelacele damlayan kanın sesini duyuyorum. Kurşunun başına isabet ettiği, canından umut olmadığı ama kanın çok aktığı, yerlerin hep kan olduğu, buna bir çare bulunması gerektiği üzerine diyalogları sonradan peyderpey anlamın bir yerlerine yerleştirebildim.

Henüz yirmili yaşlarının ilk yarısında görünen genç doktorun soluk yüzündeki artık bayatlamış bir dehşetle kanıksanmış çaresizlik karışımı ifade de yine bu satırları yazarken belirdi zihnimde.

Birisi başına kurşun alan islamcı savaşçının kurtulması çok zor diyordu sanki, belki de demiyordu, belki de çok alakasız şeyler söylüyordu ya da belki de birazdan binanın üst katlarında göreceğim başına kurşun isabet etmiş genç kızdan bahsediyordu.

On beş on altı yaşlarında güzel bir genç kızdı. Suriye tarafında kalan Türkmen köylerindendi. Türkçe konuşabildik:

—Köyde kapının önünde oturuyordum. Birden başıma bir şey vurdu, oracığa yığılmışım.

—Hiç ses falan duymadın mı?

—Yok, hiç ses olmadı.

—Kurşun soğukmuş, dedi hasta yakınlarından biri. Sıcak kurşun olsa hem sesi duyardı hem de bu kadar ucuz atlatamazdı.

Soğuk kurşun etkili olduğu menzili çoktan aşıp yoluna devam eden kurşuna deniyor. Küçük kız 9 gündür hastanedeydi, artık iyiydi ama estetik müdahale yapılacaktı, onu bekliyordu.

Bir başka odanın sonundaki yatak bir perdeyle erkek hastalardan ayrılmış. Refakatçileri erkek (kocası ve kaynı) olduğu için bu odada perdenin ardında yatıyordu genç kadın. Boğazına şarapnel parçası isabet etmişti. Konuşamıyordu; yüzündeki, kara gözlerindeki acı ve dehşeti kaynı anlattı: Köyleri Azaz yolunda, anayola yakındı. Yoldan geçen bir tır konvoyu muhaliflere un taşıyormuş. Konvoyu hedef alan bombardımanda bir şarapnel isabet etmişti boğazına.

Bir başka odada üç yatak var, iki kenardaki ikisi dolu. Biri 16 diğeri 14 yaşında iki oğlan çocuğu yatıyor. İkisi de mayına basmış sınırı geçerken, birer ayaklarını bilekten kaybetmişler. Refakatçinin sözleriyle söylersek: “İkisinin de ayağı çiçek gibi açılmıştı.”

Pasaportları olmayan Suriyeliler sınırı ancak tellerden geçebiliyorlar. Çoğu da sınırı geçmek için o bölgede hakim olan silahlı çetelere para vermek zorunda kalıyor. Ve bu çeteler arasında insanları mayınlı arazinin kenarına getirip “Buradan yürüyün, şu zeytinliğin ötesi Türkiye” diyenler az değil.

Telin öteki tarafına sağ salim varırlarsa, orada Kilisli taksiciler bekliyor. Telden Kilis’e ücret kişi başı 9 TL. Arada bu küçük çocuklar gibi mayına basan talihsizler oluyor ama onlar da bir ayaklarını diyet vererek yolu daha güvenli hale getiriyorlar. İnsan canının sudan ucuz olduğu savaş zamanında bu işler böyle.

Bu sefer bir İslamcı savaşçıyla konuşuyoruz. “Biz bir Alevi köyüne baskına gitmiştik” diyor. Bir mevki ya da köy adı da söyledi ama unuttum. 25-30 yaşlarında topluca bir adamdı. Sakalları uzundu yine, bıyığı yalıtılmıştı. Çatışma esnasında sol yanına bir el bombası düşmüştü. Sol yanı boydan boya, şarapnel parçaları yüzünden irili ufaklı mor beneklerle bezeliydi. Ama asıl sorun gözündeydi. Sol gözünü kaybetmişti. Sol ayak bileğinde de epey hasar vardı. Ama iyiydi. Şükrediyordu. Yakında ayağa kalkıp savaşa dönecekti.

Kilis’te, Devlet Hastanesinde tedavi edilen yaralı savaşçıların taburcu olduktan sonra kaldığı rehabilitasyon evleri var. Bana bunlardan Kilis’te bir kaç tane olduğu söylendi. Ben de bir akşamüstü birisini ziyaret edebildim.

Küçük bir bahçe içinde iki katlı müstakil bir evdi. Binanın bahçeden girişi olan bodrum katı mutfak olarak kullanılıyordu. Mutfaktaki hareketliliğe bakılırsa akşam yemeği az önce yenmiş, bulaşıklar yıkanıyordu.

Giriş kattaki büyük salonda ve küçük odalarda 10-15 kadar hasta vardı. Çoğu nispeten iyi durumdaydı ama kollarında ya da bacaklarında mutlaka hasar vardı. Uzun sakalları ve tıraşlanmış bıyıkları değişmiyor; bu görünüm hepsinin kimlik kartı gibi.

Peki buradaki yaralılar Suriyeli mi? Bilmiyorum, bunu anlamam mümkün değildi. Soramadım da. Belki o gün oradaki tüm yaralılar Suriyeliydi. Ama Çeçeninden Libyalısına, Suudisinden Türküne, Amerikanından Fransızına kadar pek çok farklı milliyetten yaralının geldiğini bana söylediler. Bu militanların büyük çoğunluğunun ecstasy ve captagon (kirazlı ve iç içe girmiş iki hilalli haplar) kullandıklarını da eklediler.

Üst kata çıkan merdivenlerde Türk ve Suriye bayraklarının iç içe geçtiği bir grafik tasarımın üstünde  “Ya Allah Menne Gayrek Ya Allah!” (Allahım, senden başka yardımcımız yok Allahım) yazılı bir panoyu okuyorum.

Üst kattaki yaralılarla birlikte toplam 25-30 hasta kalıyordu evde. Bu katta bir oda ilaç odası olarak kullanılıyor. Yardım kuruluşlarının topladığı kullanılmış ilaçlarla dolu karton kutular var yerlerde. Bir diğer oda da elektronik cihazlarla, fonksiyonlu özel yataklarla düzenlenmiş fizik tedavi odası. Yaralıların çoğu tedavilerinin ardından ortopedik sıkıntıları aşmak için fizik tedavi görmeye geliyorlar buraya.

Dışarı çıktığımızda güneş iyice çekilmiş, zaman bir Ağustos akşamına epey yanaşmıştı. Akşamüstünün bu en güzel saatinde bahçede oturup sohbet eden yaralılar vardı.  Dışarıda onbinlerce Suriyeli mülteci her şeye rağmen Kilis’e bir akşam hareketliliği katıyor, Kilis’i gerçek bir şehre benzetiyorlardı.

Yemek kokuları, insan sesleri ve tüm bu akşam hareketliğini kızıla boyayan Ağustos ışığı insana neredeyse huzur dolu bir Anadolu akşamına katıldığı hissi veriyordu ama gün boyunca gördüğüm sahneler, dinlediğim hikâyeler, zihnime kazınan fotoğraflar beni bu yanılsamadan alıkoyuyordu.

Elimde değildi, zihnimde bütün sesler flulaşıyor, bir tek kan sesleri duyuluyor; hızlı hızlı, soluk soluğa, yaklaşan savaşı bir an önce haber vermek istercesine bir kırbaç tesiriyle damlıyorlardı:

-Şıp, şıp şıp şıp….

Fotoğraflar: Anders Birger. Aralık 2012.

Syrian refugees living on the Syrian side of the Turkish border

Ceylanpınar Notları

Eylül 6, 2013

ceylanpinar
Bilmem savaşın sesini hiç yakından (içinden) duydunuz mu? Ölüm fikrinin zihninizin açıklarına demirlediğini, musibetin sırnaşarak düşüncelerinizi yaladığını hissettiniz mi?

Televizyondan, banttan duymaya benzemiyor orada olmak. İstemediğiniz halde duymak ve bir şey yapamamak. Bir korku sarıyor insanın içini. Bir endişe batağına gitgide saplandığınızı fark edip kaçamıyorsunuz. Ondan sonra düşünerek atıyorsunuz adımlarınızı.

Her mermi yağmurunda, bombalar düştüğünde ölü ve yaralı haberleri yayılmaya başlıyorsa kulaktan kulağa. Korkarsınız. Yeni kurban ben miyim acaba?, dersiniz. Daha da kötüsü; çocuğum, eşim, kardeşim, anam, atam mı acaba?, dersiniz. Ceylanpınar bu durumda. Bu korkunç soruyla her gün, her an yüzleşmek harap etmiş sinirleri.

Kasım 2012’deki bombardımanı kimse unutmamış daha. İnsanlar yerden alıp duvarlara tavanlara çarpan o korkunç bombardımanı… Kasım ayından bu yana toplam 5 sivil Ceylanpınarlı öldü. Yaralılar yüzü aşkın…

Ekonomi de can çekişiyor ilçede. İhaleleri, büyük akçeli işleri bir yana bırakırsak, ilçe insansızlaşmış, ticaret hacmi küçülmüş, ekonomi durma noktasına gelmiş. Çocuklar ve kadınlar ilçeyi terk etmiş çoğun. Erkekler borç içindeler ama yine de kalıp ellerinden geldiğince çalışmaya devam etmek zorundalar.

Parası olan ev tutmuş güvenli illere göndermiş çoluğunu çocuğunu, yakını olan yakınlarının yanına göndermiş. Ve şimdi ilçede kuş seslerinin, çocuk seslerinin yerini mermi sesleri almış. Arada bombalar patlıyor gümbürdeye gümbürdeye.

Ve her patlamada, her otomatik tüfek sesinde, insan şöyle bir irkiliyor; “Öldüm mü acaba?” diye soruyor kendine ve yanıtı menfiyse, ölmediyse henüz,  yine yaşamaya devam ediyor kaldığı yerden. Böyle yaşıyor Ceylanpınarlılar ama böyle fasılalı fasılalı, ürke ürke nereye kadar yaşanır? Nasıl yaşanır?

Sinirler harap, tansiyonlar hep sınırda, korku tohumları içlerinde, her seste irkiliyorlar, her şeyi kötüye yoruyorlar, umutsuzluğun karanlık gölgesinde soruyorlar: Niye Ceylanpınar? Ne zamana kadar sürecek? Böyle eşten çocuktan uzak nasıl yaşayacağız? Çocukların okulu ne olacak? Hanımın, gelinin, kızın hali nereye varacak?

“Benim eşim böyle biri değildi ” diyor Bedrettin Özdurgun, esnaf 1003. Cadde’de. “Şimdi uyuyamıyor, sürekli ağlıyor, en ufak seste sıçrıyor yerinden, aklına sürekli kötü şeyler geliyor. Şeyhlere hocalara da götürdük. Şimdi Urfa’ya psikiyatriste gidiyoruz. Ne oldu benim eşime?”

Halil Alkan servis şoförü. O da 1003. Cadde’den. Günde üç vardiya çalışan işçileri TİGEM’in muhtelif arazilerine bırakıp alıyor. Sabah 5’te çatışmalar başladığında servisteymiş: “Hanım aradı, ağlıyordu. Korkmuş, çocukla bir başına evde. İç odaya geçmişler hemen.” Neyse ki işçileri almış dönüyormuş Halil telefon geldiğinde. Son sürat eve gelmiş.

Biz evdeki kurşun izlerine bakıyorduk konuşurken, delinmiş tencerelere, camlara, duvarlara… Sınıra bakan yatak odasını gösterdi bana, duvardaki kurşunu ve çok daha korunaklı iç odayı. Karısını ve çocuğunu o sabah hemen İskenderun’a göndermiş Halil, kayınpederinin yanına.

Viranşehir Caddesi’nde küçük bir çocuk elinde şarapnel parçasıyla geliyor. “Bende kalabilir mi?” diyorum. Vermek istemiyor. Etraftakiler bastırıyor: “Versen ne olur,” diyorlar “sen yenisini bulursun.”

Her taraf şarapnel dolu. Herkeste kurşunlar var, değişik değişik. Dört beş saat kaldım Ceylanpınar’da, ayrılırken benim de kurşun ve şarapnel vardı cebimde. Kurşun çekirdeği Halil’in evinden…

Mermiler ıslık çalıyor, bombalar patlıyor, Ceylanpınarlılar şikayet ediyorlar: “Neden burada olanlarla kimse ilgilenmiyor? Keşke Mısır’da olsaydık, belki o zaman Başbakan, Hükümet de bizimle ilgilenirdi.” Genel diskur bu.

Belki çok az kaldığımdan, birbirimize güvenip derinlemesine tartışamadık meseleyi. Burası haber olmuyorsa çatışmaların arkasında Türkiye olduğu içindir, diyemedik. Ceylanpınar sınırında çatışmaların olmasının Türkiye’nin desteğinden başka hiçbir açıklaması yok, da diyemedik.

Benim orada olduğum gün (22 Ağustos 2013) YPG ile çatışan güçler gümrük sahasındaki Türkiye’ye ait karakolda mevzilenmişlerdi. YPG’lilerin imha ettiği tank hemen o karakolun yanındaydı. Karabulutlar oradan yükseliyordu.

Türkiye’nin YPG’ye saldıran güçleri desteklemesi şaşırtıcı değil ama onları Ceylanpınar’dan desteklemesi de hiç tesadüfi görünmüyor bir taraftan. Ceylanpınar’ın ağası TİGEM, yani devlet. İlçenin 2000 küsur km2’lik topraklarının %90’a yakını TİGEM’e ait.

Yalnızca Kızıltepe’ye giden yolla sınır arasında köyler var. Kalan her yer ve özellikle çatışmaların gerçekleştiği Suriye’ye sınır topraklar – Akçakale’ye kadar- TİGEM’in elinde. El Nusracıların karargâhı olan Tel Halef ile Türkiye (TİGEM) toprakları arası birkaç yüz metre bile yok.

Orada neler olduğunu görmedim ama her türlü destek, sevkiyat, operasyon için çok uygun olduğunu göz ardı etmemek, Tel Halef’in bir direnç noktası olmasıyla ilgisi olabileceğini gözden kaçırmamak gerek.

tell halaf

Tel Halef’te bundan yüz yıl önce yer altından çıkarılan tanrılar. Viranşehirli göçebe Kürtler 1899 yılında Alman diplomat ve gizli ajan Max von Oppenheim’a toprağın altındaki gizemli taş heykellerden bahsederler. Heykeller Oppenheim tarafından ilk kez 1911’de gün yüzüne çıkarılırlar. 1927’de Oppenheim tarafından Almanya’ya taşınan Arami eserleri bugün Berlin’de Pergamon Müzesi’ndeler.

%d blogcu bunu beğendi: