Ahmed Arif

Lalikom!

“(…)

Bir eyyam da sana Lalikom diye seslenicem. “Benim dilsizciğim” diye anlam verilebilir. Ama bu bir ünlemdir daha çok. Sevili, yangın bir ünlem. Ne Türkçe, Ne Kürtçe ne de Zazacadır. Bu üç dilin bileşiminden doğan bir ünlem bu. Lal, Türkçedir. Lalik ya da Lalo Kürtçe. Om eki Zazacaya kaçar. Ya işte böyle Lalikom! Ses et, konuş, payla bir hal et ama. Küçük dilin yerindedir inşallah. Kurban olur, çoban dururum dillerine senin.

Bineceğin trenlerin soluğu tükenmesin. Ayağını attığın yerler deprem görmesin. Denizler uslu, vapurlar yollu olsun. Ferman et rüzgâr beni de alıp oralara atsın.

Mutlu ol. Allah beni kahretsin. Gözlerinden öperim. Ellerinden öperim. Öperim kızı öperim. Öperim oğlu öperim. [İmza]

(…)”

Leylim Leylim, Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar 1954-1959 -ve 1977’de son bir mektup-, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Kasım 2013( 12. Baskı), İstanbul. Sf.61. 

(Boldlar bana ait. Mektup tarihsiz ama Mayıs-Haziran 1955 aralığında Diyarbakır’dan yazılmış. Leyla Erbil 13 Mayıs 1955’te evleniyor. Bu yüzden bir süredir Ahmed Arif’e kendisini mektuplarda bile öpmesini yasaklamıştır. Ama Ahmed Arif öpmeden duramıyor; öpüyor ha öpüyor…)

****

Yâr Üniversitesi

“(…)

Burada çoluk çocuk, ana baba, karı kız çalışan aileler tanıdım. Akşama kadar güneşin altında kavruluyorlar. Bir parça ekmek için. Ne yapsınlar. Bir büyüklük, bir saygılı yaşayış bulurum bunlarda. Sessiz, bilisiz ve alçakgönüllü, gene de sevişiyor, dövüşüyor, mapus yatıyor, çocuk doğuruyorlar. Şarkıları türküleri de bir güzel. “Hele yâr, zalım yâr”, dünyanın en usta şâiri bile güç döker böyle mısrâ. Bu halk –kadın erkek münasebetlerindeki dinsel yasaklar, sınıf farkları, sürgünler, gurbetler, vs.– yâr’e “zalım” diye seslenir. Ne biliyorsa ondan öğrenmiş, hayatının aldığı yönde o yâr’in tayin edici rolü önemlidir. Yâr, bir üniversitedir onun için âdeta. Hele yâr, zalım yâr.

(…)”

Leylim Leylim, Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar 1954-1959 -ve 1977’de son bir mektup-, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Kasım 2013( 12. Baskı), İstanbul. Sf.68. (Mektup 24 Haziran 1955’te Diyarbakır’dan yazılmış.Boldlar bana ait.)

Reklamlar

pablo ve matilde

SESSİZLİK İSTİYORUM

Şimdi  beni rahat bırakın.
Şimdi bensizliğe alışın.

Gözlerimi kapıyorum.

Ve yalnızca beş şey istiyorum,
beş seçilmiş kök.

Birincisi sonsuz aşk.

İkincisi sonbaharı görmek.
Yapamam uçuşup yere düşen
yapraklar olmadan.

Üçüncüsü koca kış,
aşığı olduğum yağmur ve
o vahşi soğukta ateşten gelen okşayış.

Dördüncü sırada yaz var,
yuvarlak su kabağı kadar.

Ve beşincisi senin gözlerin.
Mathilde’m, bir tanem benim,
senin gözlerin olmadan uyumak istemiyorum,
sen bana bakmıyorken yaşamak istemiyorum:
Baharı değişiyorum,
bana bakmayı sürdüresin diye.

İşte tüm istediğim bu dostlarım.
Neredeyse hiç bir şey ve hemen hemen her şey.

Şimdi isteyenler gidebilir.

(…)”

****

Neruda’nın Estravagario kitiabının ilk şiiri Pido silencio”. Şiir daha devam ediyor aslında. Ben çevirirken en sevdiğim yerde bıraktım. Devamını okumak isteyenler; İspanyolcası için başlığı tıklayabilirler. Türkçesi için şöyle bir link buldum; buradan bir fikir edinebilirler. İyi okumalar.

max bill

Rojava Alerjisi

Kasım 19, 2013

serbesti

Türkiye’nin hesapları sürekli değişiyor ama aslında hep aynı: İlk hesapta Suriye meselesi hemen hallolacak, iktidara Sünniler (Müslüman Kardeşler) gelecek, Rojava’da Kürtler avuçlarını yalayacaktı. Tutmadı. İkinci hesapta, (Harekat bitecek gibi görünmeyince) radikal İslamcı gruplar Kürtlerin üzerine sürülüp desteklenecek, Rojava’da Kürtler bastırılacaktı. Tutmadı. Sonunda İslamcı gruplara verilen destek kesilmek gerekti ve (ne hikmetse) bütün çatışma noktaları tek tek YPG kontrolüne geçmeye başladı. Şimdiki hesap ise, görünüşe göre, Barzani’yi yanına çekmek, Kürtler arasındaki anlaşmazlıkları derinleştirecek hamlelere yoğunlaşmak. Tutacak mı? Göreceğiz…

 

Açıkça, bir Rojava alerjisinden muzdarip Türkiye. Ama geçer. Türkiye’nin bünyesi çabuk aşıyor bu tür alerjik reaksiyonları. Bundan 10 yıl önce Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (KBY), Barzani’ye alerjisi vardı ama geçti. Şimdi karşılıklı çıkara dayalı son derece seviyeli bir ilişkileri var. Merkezi yönetimle sorunlar yaşayan KBY için tek çıkış Türkiye. Türkiye ise en büyük pazarı KBY’ye müteşekkir, üstelik bu ilişki üzerinden (Ortadoğu-Avrupa arasında bir) enerji koridoru olma hayallerini biraz daha süslemek peşinde. Bugün elele Amed’de (Diyarbakır) açılışlara katılıyor kardeşlik türküleri söylüyorlarsa bundandır.

 

Görünüşe bakılırsa Barzani ve KBY’nin de alerjisi var Rojava’ya. Kendi hikayelerini unutup Rojava’nın hikayesine burun kıvırıyorlar. Ağalıkla beylikle işi olmayan, eşitçe özgürce Kürtçe yaşamak için mücadele veren bu yoksul örgütlü Kürtler 2 yılda çok şeyler başardılar. Muhtemelen gözlerini kapatıyor ve bundan 10 yıl sonrasının Rojava’sını görüyorlar. 20 yıldır yapmadıkları şeyleri hatırlıyorlar. Alerjileri kısmen bundan kaynaklanıyor; yapmadıkları şeylerden. Kısmen de sınıflarından; yani satın alamadıkları şeylerden.

 

2 milyar dolarlık kişisel servetiyle Mesut Barzani ve iki aileye pay edilmiş koltuk ve ihaleleriyle KBY Kürtler için giderek “Nasıl bir Kürdistan istemiyoruz?” sorusunun cevabına dönüşüyor. Ve onlar da, sanki bu cevaba daha çok yaraşmak istercesine, sırf petrol yataklarının üzerinde oturdukları için tüm Kürdistan’a nizam verebileceklerini zannediyorlar.

 

Ama Kürdistan KBY’den çok daha büyüktür. Bunu unutuyorlar… Özgürlük, adalet, eşitlik, kardeşlik satın alınmaz. Bir de bunu…

 

Cortazar

“(…)

Bana öyle geliyor ki, iyi bir öykünün çıkacağı konu her zaman sıradışıdır, ama bununla bir konunun olağanüstü, herkesin bilmediği, gizemli, alışılmadık bir şey olması gerektiğini söylemek istemiyorum. Tam tersine, her yönüyle alelade ve önemsiz bir anekdot ele alınabilir.

Bu sıradışılık, konunun bir mıknatısı andıran niteliğinden kaynaklanır; iyi bir konu koca bir bağlantılı ilişkiler silsilesinin çekim merkezidir, tüm bunlar yazarda kıvamlanır ve çok daha sonra okurda da olur aynısı. Sonsuz sayıda mefhum, karşılaşma, duygu ve hatta düşünce yazarın belleğinde ya da duyarlılığında hakikaten de, kelimenin tam anlamıyla, yüzüşürler.

İyi bir konu güneş gibidir, etrafında çoğu zaman farkına varılmayan bir gezegenler sistemi dönen bir yıldız gibidir, ta ki kelimelerin astronomu olan öykücü onların varlıklarını ifşa edinceye kadar. Ya da daha doğrusu, daha alçakgönüllü ve aynı zamanda daha güncel bir teşbihi deneyecek olursak, iyi bir konu atom sistemine benzer bir yapıya sahiptir, etrafında elektronlar dönen bir çekirdektir. Ve bir öykü, en nihayetinde, okur için bir hayat önerisi değil midir, bizi kendi içimizden çıkmaya ve çok daha karmaşık, çok daha güzel bir ilişkiler sistemine girmeye iten bir hamle değil midir?

Pek çok kez sorulmuştur bana, unutulmaz öyküleri unutulmaz yapan şey nedir diye. Onu okuduğumuz anın, başka pek çok insanın okuduğu anla, hatta belki yazarlarının onu yazdığı anla bile aynı an olması olabilir bu şey. İşte şimdi burada bir aradayız, okuduğumuz öykülerin üzerinden yıllar geçti, pek çok şey yaşadık, pek çok şey unuttuk. Ama bu küçük önemsiz öyküler, sonsuz edebiyat denizinin bu kum taneleri, hâlâ burada içimizde yaşamayı sürdürüyorlar.

Gerçekten de herkesin kendi favori öykü listeleri yok mudur? Benim var, bazı isimler verebilirim. Edgar A. Poe’dan William Wilson, Maupassant’tan Yağ Tulumu. Ve küçük gezegenler dönmeyi sürdürüyor: İşte Truman Capote’den Bir Yılbaşı Öyküsü, Jorge Luis Borges’ten Tlön, Uqbar, Orbis Tertius, Juan Carlos Onetti’den Un sueño realizado (Gerçekleşmiş Bir Düş), Tolstoy’dan İvan İlyiç’in Ölümü, Hemingway’den Elli Bin Dolar, Isak Dinesen’den The Dreamers (Düşçüler) ve böyle devam eder gider…

Daha önce de belirtmiştim, bu öyküler illa ki antolojilerde yer almak zorunda değildirler. O halde neden aklımızda kalırlar? Unutamadığınız öyküleri düşünün, göreceksiniz ki hepsi aynı karakteristik özelliğe sahiptirler: Aktardıkları basit anekdottan sonsuzca daha büyük bir gerçekliği birbirine bağlarlar, işte bu yüzden de bizi görünüşteki içeriğinden, metnin kısalığından kuşku duymamıza müsaade etmeyen bir güçle etkilerler.

Belli bir anda bir konu seçen ve ondan bir öykü yaratan bir insan, eğer bu seçimiyle -bazen kendisi de bilincinde olmadan- yarattığı esere küçük olandan büyük olana, kişisel ve yerel olandan insan doğasının en temeline doğru o masalsı açılımı dahil edebiliyorsa büyük öykücüdür. Tüm kalıcı öyküler içlerinde uyuyan devasa bir ağacı saklayan birer tohum gibidirler. O ağaç bizde büyür ve gölgesi belleğimize düşer.

Yine de bu anlamlı konular meselesini biraz daha açmak gerekir. Aynı konu bir yazar için son derece anlamlıyken, hiçbir ehemmiyeti olmaz bir başkası için. Yani, kesin olarak anlamlı ve anlamlı olmayan konular yoktur. Şu vardır ama: Belli bir yazar ve belli bir konu arasında belli bir anda oluşuveren gizemli ve karmaşık bir ittifak vardır. Zaten, ancak bu sayede aynı ittifak daha sonra belli öykülerle belli okurlar arasında da oluşabilecektir.

Bu yüzden, bir konunun anlamlı olduğunu söylerken, Çehov öykülerini ele aldığımızda söylediğimiz gibi, bu anlamlılığın büyük ölçüde konunun kendisinin dışında; bir miktar konunun öncesinde ve bir miktar da sonrasında olanla belirlendiğini görürüz. Öncesinde olan yazardır; taşıdığı insani ve edebi değerlerle, bir anlamı olan bir eser yaratma arzusuyla. Sonrasında olan; konunun işlenişindedir, öykücünün konu karşısındaki duruşunda, sözel ve biçimsel hamlelerinde, öyküyü sabitlediği son dokunuşlarda, konuyu öykü formuna sokuşunda ve son olarak onu kendisini aşacak bir eser olarak ortaya koymasındadır.

(…)”

***

Julio Cortázarın 1962 yılında Küba’da yaptığı “Algunos aspectos del cuento” başlıklı konuşmasının yine Küba’da yayınlanan “Casa de las Américas” dergisinin Temmuz 1970 tarihli Onuncu Yıl Özel sayısında yayınlanan versiyonundan yaptığım bu çeviri İzafi Dergisinin Eylül-Ekim sayısında “Öykünün Farklı Yönleri” başlığıyla yayınlandı. Burada benim seçtiğim küçük bir bölümünü okuduğunuz bu uzun metnin tamamını dergiden okuyabilirsiniz. (Boldlar bana ait.)

Julio Cortázar fumant la pipe dans sa maison de Saignon (Vauclus

Seamus Heaney

Kazmak

SEAMUS HEANEY

Başparmağımla işaret parmağım arasında
kısacık kalemim duruyor, bir silahmışçasına rahat.

Dışarıdan, penceremin altından tanıdık, net bir
hışırtı geliyor, bir kürek sertçe engebeli toprağa giriyor:
Babam, toprağı kazıyor. Aşağı bakıyorum

Bitkilerin arasında eğilen gergin sırtı
doğruluyor ve yirmi yıl sonra yeniden beliriyor orada,
durmuyor babam, ritimle eğilip kalkıyor patates tarhları arasında.
Kazıyor.

Lastik çizmesini koymuş kulağına elindeki küreğin, sapı
dizine bastırıp var gücüyle kanırtıyor.
Ta kökünden alıyor üst kısmını bitkinin
ve ters çeviriyor parlak yüzeyi derine gömerek
toplarken ellerimizdeki o serin sertliğini sevdiğimiz
patatesleri ortaya sermek için.

Fakat Tanrım, bu ihtiyar nasıl da maharetle kullanıyor küreği.
Tıpkı kendi ihtiyar babası gibi.

Toner’s bataklığında gündelikle çalışırdı büyükbabam
bir günde en çok torfu o çıkarırdı o turbalıktan.
Bir keresinde ona süt götürmüştüm, elimde ağzı
uyduruk bir kağıtla kapatılmış bir şişe. Doğruldu
sütü içmek için bir an, sonra yine eğildi oracığa hemen
katlayıp dürüp düzenlice, atmaya başladı çimli toprağı
yine omzunun üzerinden, indikçe inerek daha aşağı
hep daha iyi bir torf için. Kazıyordu.

O patates toprağının soğuk kokusunda, o lifli batağın
bildik cıvığı ve ıslağında, hoyratça kesiliyor bir yanı
başımın içinde ayaklanan canlı köklerimin.
Ama benim küreğim yok o adamlar gibi kazmak için.

Başparmağımla işaret parmağım arasında
kısacık bir kalem duruyor.
İşte onunla kazıyorum ben.

***

Nobel Ödüllü İrlandalı şair Seamus Heaney‘in yukarıda çevirisini okuduğunuz Digging ismli şiiri çalıştığı üniversite tarafından bir festival için basılan 11 şiirlik küçük kitabını saymazsak Death of a Naturalist adlı ilk kitabındandır.

Şiiiri Heaney’in kendi sesinden dinleyebileceğiniz ve daha iyi anlayabilmenize yardımcı olabileceğini düşündüğüm videoyu da aşağıda izleyebilirsiniz:

%d blogcu bunu beğendi: