Çehov: Martı

Ocak 31, 2014

“(…)

TREPLEV: Nina, nefret ettim sizden, lanetler yağdırdım; mektuplarınızı fotoğraflarınızı yırtıp attım. Ama her an, bütün benliğimin, size sonsuzca bağlı olduğunu biliyordum. Sizi sevmemek elimde değil Nina. Sizi yitirdiğim, yazdıklarımın yayınlanmaya başlandığı zamandan beri, hayat dayanılmaz bir şey oldu benim için… Sanki ansızın koparıldım gençliğimden ve bazen bu dünyada doksan yıldır yaşıyormuşum gibi geliyor bana. Size sesleniyor, ayaklarınızın bastığı toprakları öpüyor; nereye baksam yüzünüzü, hayatımın en güzel yıllarında bana ışıldayan o gülümsemenizi görüyorum…

NİNA (Şaşırmış): Neden söylüyor bunları bana, neden?..

TREPLEV: Yapayalnızım, beni ısıtacak hiçbir sevgi yok, bir yeraltı zindanındaymışım gibi üşüyorum, yazdıklarım da soğuk, yavan, bulanık… Nina, yalvarırım burda kalın, ya da bırakın sizinle geleyim…

(…)”

Büyük Oyunlar, (İvanov, Orman Cini, Vanya Dayı, Martı, Üç Kızkardeş, Vişne Bahçesi), Anton Çehov, Çeviren: Ataol Behramoğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, V. Baskı, Ocak 2012, İstanbul. Sf. 305.

Reklamlar

detail Clyfford Still

“(…)

Şoseden ayrılan yolların güzel, harikulade yerlere, bilinmedik, hep arzulanmış yerlere gittiklerini zannetmeyen bir yaradılışta kaç insan vardır, bilmem. Varsın olsun! Mademki her zaman insanların içinde bir cennet yaratmak hulyası hakikat kadar kuvvetlidir. Şoseden ayrılan, etrafında kara ve kocaman böğürtlenlerin olduğu ıslak gibi toprak yolda istediğiniz kadar cennet köyler, sevişen insanlar, mahsuldar topraklar, şarap içilen kahveler tahayyül edebiliriz. Mademki bugün evimizden çıkarken kırlara çıkmayı, çobanlarla konuşmayı, şoseden yürümeyi, böğürtlen yemeyi ve su kenarındaki çimenlere uzanmayı düşündük.

Bırakın beni ey hakikatler! Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru. Ne açıkları, ne açları, ne beni kızına münasip görmeyen zengin tüccarı, hiçbir şeyi düşünmeyeceğim. Dertlerimden kime ne?

Bırakın beni harpler… Kadınlar… Çocuklar… Açlar… Deliler. Yürümek. Şoseden ayrılan yoldan bir cennete doğru yürümeye bırakın.

(…)”

Şahmerdan, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2013, İstanbul. Sf. 9-10. (Çelme adlı öyküden).Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

“(…)

Gün oldu ki, halkla bu çarşıları, sefil dükkânları, pis aşçıları, kışlaları ve tezgâhları dolduran halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Kocaman kahvelerde kravatları düzgün, boğazları tok gençlerle bilardo oynadım. Öyle lokantalarda yemek yedim ki, bir öğle yemeği parasıyla beş kişi bir hafta doyardı. O tiyatrolarda, o koltuklarda oturdum ki, etrafımda beyaz kadınlar dünyanın en kokulu lavantasını sürmüşlerdi, erkeklerin yüzlerindeyse bir tek kıl yoktu. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük mütevazı köşeler aradım? Dostlarımı, sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Bir tiyatronun galerisinde tanıştığım birisi, en iyi arkadaşım oldu. Bir tezgâhta tülbent dokuyan narin bir kıza âşık oldum. Onun ayaklarını ellerimin içine aldım. Onu paltomun içine saklayarak kış geceleri tenha sokaklarda yürüdüğüm zaman saadeti, ilk defa vücuduma bir 36,5 derece hararetle sindirdiğimi hissettim. En çok zevki kasabanın bayram yerlerinden, halkın tatil günü serpildiği çayırlıklardan aldım. Kayalara, dağlara, baharın ve yabani kokuların rüzgârla beraber dolaştığı tepelere tırmanıp küçük çoban çocuklarıyla konuştum. Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum. Dert dinledim. Onların sefaletiyle kederlendim. Saadetleriyle coştum.

(…)”

Sarnıç, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2013, İstanbul. Sf. 4 (Sarnıç adlı öyküden).Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

JUAN

Eduardo Galeano

Daha birkaç gün önce Soriano’dan (el gordo) ve Fontanarrosa’dan (el negro) bahsederken şöyle demiştim ya da daha doğrusu şunu anlamıştım:

―Ölüm, bazen, yalan söylüyor.

Ve şimdi yine tekrar ediyorum. Ölüm, Juan Gelman’ın artık olmadığını söylerken yalan söylüyor.

O, sevdiğimiz her şeyde, okuduğumuz her şeyde, içimizin derinliklerinde sesini duyduğumuz her şeyde yaşamaya devam ediyor.

Bu tek bir yaşamda pek çok kişi olabilen, bu çoktan ‘biz’e dönüşen adama duyduğumuz şükranı ifade edecek kelimeleri hiç bulamayacağız, yaşamaya onun bize bıraktığı kelimeler olarak devam edeceğiz.

Gelman ve Galeano

“(…)

Arjantin deneyiminden bahsedeceğim. Ama nereden başlamalı? Kaybedilmiş bir oğulun odasını gün gün, yıl yıl yeniden derleyip toplayan ve her akşam oğlunun işten dönünce içmeyi sevdiği çorbayı hazırlayan annesinden mi? O çorba, sahipsiz, soğuyordu masada. Kaybedilmiş bir kadının kızının rüyasından mı? Şu rüyasından: “Annem 47. Sokak’ta oturuyormuş. Ben de onu ziyarete gidiyorum ama ona sarılmaya korkuyorum, annemin ben bunu yapar yapmaz bir hayalete dönüşmesinden korkuyorum.” Bu oğul annesinden kaybedileli çok zaman oldu ama daha hiçbir şey geçmedi. Ve geçmeyecek; oğulun kemikleri bulunup anılabileceği, hatırlanabileceği bir yere konuluncaya kadar geçmeyecek. O anne ve kızı o acıyı neden çektiklerine dair her şeyi öğreninceye kadar geçmeyecek. Adaleti bu gerçekler belirleyinceye kadar geçmeyecek.

Toplama kampının kapıları kapatıldı diye, fırınlar artık söndü diye cehennem de ortadan kalkıvermez. Arjantin’deki askeri cehennem sona ereli yirmi beş yıl oldu ama yüz binlerce insan –kayıpların çocukları, anaları, babaları, kardeşleri, akrabaları, dostları- hâlâ belleklerde tütüp duran ve söndürmenin yolu olmayan cehennemin bu ikinci evresini yaşıyorlar. Primo Levi’nin Coleridge’den hatırladığı bir şiirde “O gün bu gündür, olmadık zamanlarda/ bu acı gelir beni yoklar/ ve galiba benim korkunç hikayem anlatılıncaya dek/ bu yürek içten içe yanıp duracak” der ihtiyar denizci. Bugün pek çok Arjantinli, Uruguaylı, Şilili, Orta Amerikalı ve dünyanın başka yerlerindeki pek çok ulus için bu şiirsel dizeler hayatın ta kendisidir ve aynı acı her gün yüreğimizi yakıp durmaktadır.

(…)”

Hayatının büyük kısmını oğlunun, gelinin ve torununun izini sürerek, onlar için adalet arayarak geçiren Arjantinli şair Juan Gelman dün (14 Ocak 2014) hayatını kaybetti. Yukarıda Gelman’ın 28-29-30 Kasım 2008 tarihlerinde Salamanca Üniversitesi’nde düzenlenen Birinci Uluslararası Tarihsel Bellek Buluşması’nda yaptığı açılış konuşmasından bir bölüm okudunuz. Juan Gelman’a dair daha detaylı bir yazıyı ve başka bir kaç şiirini şuradan okuyabilirsiniz. Aşağıda ise Gelman’ın Violin y otras cuestiones (1956) isimli ilk kitabının ilk şiirini okuyacaksınız. Şiirin adı Epitafio yani Mezartaşı Yazısı.

Mezartaşı Yazısı

Bir kuş yaşıyordu bende.
Bir çiçek dolanıyordu kanımda.
Yüreğim bir kemandı.

Sevdim ya da sevmedim. Ama ara ara
sevildim. Bana da neşe
kattı: ilkbahar, tutuşan eller,
mutluluğa özgü tüm şeyler.

İşte böyle olmalı insan!

(Burada bir kuş yatıyor.
Bir çiçek.
Bir keman.)

Aşağıdaki fotoğrafta soldan sağa Oscar Smoje, Juan Gelman ve Paco Urondo bir gaz lambasının çevresinde Noticias gazetesinin kapağını tasarlıyorlar.Yıl 1973, elektrikler kesik. (Kaynak: El Ortiba)

“(…)

Her yerde belki yaşamadan yaşadım. Bir evde doğdum. Komşuda esmer bir kız sevdim. Sabahleyin uyandığım zaman onun belirsiz hayaliyle uyanırdım. İçimde o vardı. Nereye gidersem beraber giderdi. İşimde karşımdaydı. Onu akşamleyin komşu kızlarıyla kapı önünde gördüğüm zaman; ne vakit bütün mahrumiyetlerine, kederine, sevincine, derdine, dertsizliğine katılacağımı; onunla nasıl beraber üzüleceğimi, sonra nasıl gülüşeceğimizi, ellerini, yüzünü, dudağını, gözünü, dizkapağını, dirseğini, boynunu, kulağını, dişini nasıl öpeceğimi bir saniye içinde düşünmeden görür gibi olur, duyardım. Herkeste olduğu gibi bende de bir şey olurdu. Kalbim tak eder, durur gibi olur, sonra başlardı hızlı hızlı atmaya… Kim böyle söylemez? Hangi insanoğlu, içinde bu acayip, bu tatlı duraklayıp koşuşmayı duymadı?

(…)”

Havada Bulut, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2013, İstanbul. Sf.54. (Yorgiya’nın Mahallesi adlı öyküden).Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik okumalarımdan seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Bu filmin ismini (La strada) kim böyle (Sonsuz Sokaklar) çevirmiş bilmiyorum ama çok güzel çevirmiş, ellerine sağlık.

Herkese (hiç değilse bir kaç günü) sonsuz sokaklarda, Rosa gibi, Gelsomina gibi dans edebildiği, şarkı söyleyebildiği bir yeni yıl diliyorum.

Ve Giulietta Masina‘yı sık sık hatırlayabileceğimiz bir yıl…

Hepinize iyi seneler…

Sersala we pîroz be…

%d blogcu bunu beğendi: