Julio Cortázar: Şiir

Şubat 27, 2014

julio cortazar

Şiir

Kaşından seviyorum seni, saçının telinden, seni tartışıyorum

ışık çeşmelerinin oynaştığı bembeyaz koridorlarda,

seni ele alıyorum her isimde, yaranın içinden özenle temizliyorum seni

saçlarına şimşek külleri takıyorum boyuna,

yağmurda uyuyan kurdeleler.

Bir biçimin olsun istemiyorum, tam olarak elinin

ardından gelen şey ol istiyorum,

çünkü su, suyu düşün, sonra aslanları

masalın şekerinde yumuşayan halleriyle,

ve beden dilini, hiçlikten doğan o mimariyi,

kavuşmanın ortasında ışıkları yakışını.

Bütün bir yarın, bir karatahta

seni keşfeder, seni çizerim onda,

sonra siliveririm seni ve artık yoksun, o uzun düz saçların

ve o gülümsemen de yok seninle orda.

Özünü arıyorum, şarabın aya ve aynaya da

dönüşebildiği o kadehin eğrisini,

bir müze salonunda bir adamın içini

titreten o hatları arıyorum.

Üstelik seni seviyorum ve zaman ve soğuk sürüyor.

***

(Bu sene Julio Cortázar‘ın doğumunun yüzüncü, ölümünün otuzuncu yılı. Arjantin’de Cortázar yılı ilan edildi. Bu blogda da öyle. Burada Cortázar yılı etkinlikleri bu şiirle başladı. Bakalım devamında neler gelecek? Göreceğiz. Şiirin İspanyolcası için başlığı tıklayabilirsiniz.)

Cortazar

“(…)

İstanbul’un meşhur yokuşları vardır: Şişhane yokuşu, Kumbaracı yokuşu, Eşek çatlatan, Deve bağırtan… Her türlüsü. Kimi dikliği, kimi uzunluğu, kimi tatlılığı ile anılır. Babıâli yokuşuna gelince insanı ne çıkarken, ne inerken yormaz ama oranın insanları boğuşa boğuşa, didine didine ekmek paralarını çıkarırlar. Yokuşa ayağınızı bastınız mı altınızdaki karpuz kabuğuna dikkat etmezseniz kaydığınız gündür. Burası öyle bir yokuştur ki kimler inmiş, kimler çıkmıştır. Ne eşek anırtan yokuşu, ne de Kumbaracı yokuşu, bu yokuş kadar zalim değildir.

Küçük muhbirinden büyük muhabir, büyük muharririnden kalpazan, başmuharririnden hain, musahhihinden vatanperver, dâhi şairinden lâfazan, üç mısraı binlerce beyte bedel insan burada yetişmiştir.

Babıâli’de isim yapmak, para kazanmak hem zordur, hem kolay. Nicelerin yüz binleri burada güneş görmüş kar gibi erimiştir. Nicelerin cebindeki on kuruşları yüz binlere çevrilmiştir. Burada İstanbul satışı 300’den 30.000’e kadar aykırılık gösteren gazeteler çıkar. Umutlarla gelinir, umutsuzluklarla dönülür.

(…)”

sait faik, bütün eserleri 10, açık hava oteli, konuşmalar-mektuplar, hazırlayan: muzaffer buyruker, bilgi yayınevi, dördüncü basım, ocak 1988, Ankara. Sf. 71. (Şair Gazeteci başlıklı yazıdan. İlk olarak 14 Aralık 1947’de Yedigün’de yayınlanmıştır). Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Noam Chomsky in his office at MIT in 1988

“(…)

MICHAEL ALBERT: Bir zamanlar “Sorumluluk ve Entelektüeller” adlı bir makale yayınladınız. Belki bunun hakkında biraz konuşarak başlayabiliriz. Her şeyden önce bir insanı entelektüel yapan şey nedir? Entelektüel nedir?

NOAM CHOMSKY: Bu o kadar da ciddiye aldığım bir terim değildir. Hayatımda tanıştığım ve bildiğim entelektüel insanların çoğu, entelektüel meslekler olarak adlandırılan mesleklerden çok uzaktır. Entelektüel işçiler olarak adlandırılan, yani elleri ile değil zihinleri ile çalışan insanların birçoğu kâtiplikten ibaret olan işlerle uğraşmaktadır. Örneğin akademik faaliyetlerin önemli bir kısmı esasen bir çeşit kâtiplik işidir.

Kelimeyi olumlu anlamda kullandığımızı varsayalım.

Pozitif bir çağrışımla, şeyler hakkında düşünmeye, şeyleri anlamaya, şeyleri çözümlemeye, belki de bu kavrayışlarını açık bir şekilde ifade etmeye ve başkalarına anlatmaya çalışan kimseler hakkında konuşmak isterim. Bu entelektüel hayattır.

Öyleyse bu “şeyler” toplum olabilir, kuarklar olabilir…

Müzik de olabilir.

Spor da olabilir. Öyleyse temelde herkesi ilgilendirdiği söylenebilir…

Ama bu bir yana, çoğumuzun faaliyetlerinin önemli bir kısmı tekdüzedir, dikkatli bir düşünme sonunda ulaşılmış değildir, bizi gerçekten ilgilendiren problemlere yönelik değildir ve daha derin bir kavrayış geliştirmeye yönelik çabalar ve hatta fırsatlar üzerine bile kurulmuş değildir.

Öyleyse hayatın bu kısmına çoğu kimse az zaman ayırabiliyorken, entelektüeller bir hayli zaman ayırabilmektedir.

İstedikleri takdirde, zamanlarının ve işlerinin çok büyük bir kısmını bu gibi şeylere ayırabilme ayrıcalığına sahip insanlar vardır. Ancak bunu nadiren yaparlar. Daha ziyade, işin kolayına kaçıp hamallık türünden tekdüze işler yapmayı tercih ederler.

(…)”

Entelektüelin Sorumluluğu, Noam Chomsky. Söyleşi: Michael Albert, Türkçesi: Nuri Ersoy, bgst Yayınları, Kasım 2005, İstanbul. Sf 7-8. Boldlar bana ait.

leonardo da vinci (detay)

malangatana - herkes

“(…)

İlk defa bir okuyucu mektubu alan yazıcının hali, ilk defa içki içenin sarhoşluğuna pek benzer. İnsan bir garip oluyor, gönlü bulanıyor, başı dönüveriyor. Her taze heyecan, zevkine doğru dürüst varılamayan bir güzellik taşır. Sonradan gelir şarabın hümarı. O zaman da alkole alışılmış demektir. Artık bir huzursuzluğu gidermek için içilir. Her gün mektup alan yazıcılar bir nevi alkolik olmuşlardır. Onlar bu tadı tadamazlar. Ben ilk okuyucu mektubu ile sarhoş olduğum için şimdilik ne âlâ! İnşallah ne fazla mektup alır da kanıksarım, ne de hiç almaz, o zevki bir daha tatmaktan geri kalırım.

(…)”

sait faik bütün eserleri 7, alemdağda var bir yılan – az şekerli, bilgi yayınevi, yedinci basım, haziran 1990, Ankara. Sf. 166. (İlk Okuyucu Mektubu başlıklı yazıdan).Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Bitmemiş Bir Sinema

Eskiden, sinema salonlarında ışıkların perdedeki görüntüler daha iyi görülebilsin diye söndürüldüğünü düşünürdüm. Sonra, koltuklarına rahatça yerleşmiş izleyicilere daha yakından bakınca çok daha önemli bir nedeni olduğunu gördüm: Karanlık, izleyicinin kendini diğerlerinden ayırmasını ve yalnız kalmasını sağlıyordu. İzleyiciler hem diğerleriyle beraberdiler, hem de onlardan ayrı.

İzleyicilere sinematografik bir dünya gösterdiğimizde, her biri kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak kendilerine özel bir dünya kurmayı öğrenirler.

Bir yönetmen olarak, bu yaratıcı alışverişe inanıyorum, yoksa seyirci de sinema da ölür giderdi. Mükemmel işleyen kusursuz hikâyelerin çok önemli bir sorunları vardır: Seyircinin hikâyeye dâhil olmasına imkân vermezler.

Hikâyesi olmayan filmlerin izleyiciler tarafından pek tutulmadığı doğrudur ama hikâyelerin de eksik alanlara, bulmacalardakilere benzer beyazlıklara, seyircilerin doldurabilmesi için bırakılan boşluklara ihtiyacı vardır. Ya da izleyicilerin polisiyelerdeki özel dedektifler gibi keşfedebilecekleri açıklara ihtiyacı vardır.

Ben seyircisine daha çok imkân ve zaman sunan bir sinemaya inanıyorum. Yarı yaratılmış bir sinema bu, seyircisinin yaratıcı ruhunun katkısıyla tamamlanmayı başarabilen henüz bitmemiş bir sinema. Bugüne dek izlediğimiz yüzlerce filmde olduğu gibi. Seyircisine ait olan ve onların dünyasına karşılık gelen bir sinema bu.

Her eserin, her filmin dünyası yeni bir gerçeği açıklar. Salonun karanlığında, izleyicilere düş görme ve bu düşleri özgürce ifade etme fırsatı sunarız. Sanatın şeyleri değiştirmek ve yeni düşünceler ortaya çıkarmak gibi bir yönü varsa, bunun başarılması ancak yöneldiğimiz insanların, tek tek her bir izleyicinin yaratıcılığını özgürce bu alışverişe katmasıyla mümkündür.

Sanatçının ve yöneldiği bu insanların gerçek ve kurmaca dünyaları arasında sağlam ve kalıcı bir bağ vardır. Evet, sanat bireyin kendi arzuları ve ölçütleriyle örtüşen kendi dünyasını kurmasına yardımcı olur ama aynı zamanda kendisine zorla dayatılan gerçekleri reddetmesine de yardımcı olur. Sanat, sanatçıya ve izleyicisine sokaktaki insanların her gün yaşadığı acının ve tutkunun ardındaki gizli gerçeğe dair çok daha keskin bir görüşe sahip olma imkânı sunar. Bir yönetmen gündelik yaşamı değiştirme hedefine ancak izleyicisinin suç ortaklığıyla ulaşabilir. Bu da yalnızca filmiyle, seyircilerin de kavramayı başarabilecekleri çelişkiler ve çatışmalarla dolu bir dünya yarattığında mümkün olur.

Formül basit: gerçek olduğunu kabul ettiğimiz ama adil olmayan bir dünya var. Bu dünya bizim hayal gücümüzün bir meyvesi değil ve biz bu dünyadan, olması gerektiği üzre, hoşnut değiliz ama sinematografik teknikler aracılığıyla, içinde yaşadığımızdan yüz kat daha gerçek ve adil bir dünya yaratabiliyoruz. Bu, bizim yarattığımız dünyanın sahte bir adalet duygusu sunduğu manasına gelmez ama bizim ideal dünya tasavvurumuzla gerçek dünya arasındaki çelişkilerin altını çizmemizi sağlar. Bu kurmaca dünyada biz umuttan, acıdan ve tutkudan konuşuruz.

Sinema bizim düşlerimize açılan bir penceredir, onun aracılığıyla kendimizi daha kolay tanımlarız. Sinema yoluyla edindiğimiz bu bilgiler ve tutkular sayesinde hayatı düşlerimiz lehine dönüştürürüz.

Bir sinema koltuğu bir psikanalistin divanından çok daha işlevseldir. Bir sinema koltuğuna oturur ve kendimizi akışa bırakırız ve belki de burası bizlerin kendimizi birbirimize hem en yakın hem de en uzak hissettiğimiz tek yerdir: işte sinemanın mucizesi budur.

Gelecek yüzyılın sinemasında, seyirciye üretilen eserin yapıcı ve zeki bir unsuru olarak saygı gösterilmesi kaçınılmaz olacak. Bu saygıyı gösterebilmek için, yönetmenin belki de seyirciye eserin tek sahibi olarak baktığı o bildik konumundan uzaklaşması gerekecek. Yönetmenin de kendi filminin seyircisi olması gerekecek.

Bir yüzyıl boyunca, sinema hep yönetmenin oldu. Umut edelim ki, şimdi şu başlayan ikinci yüzyılda artık zamanı gelsin ve seyircinin de sineması olsun.

***

(Abbas Kiarostami’nin Sinemanın Yüzüncü Yılı vesilesiyle Aralık 1995’te, Paris’te, Odeon Tiyatrosu’nda yaptığı konuşmanın metnidir. Metni İngilizce ve İspanyolcası’ndan karşılaştırarak çevirdim. Boldlar bana ait.)

Facing the fear – Souad Nasr Makhoul

“(…)

Birdenbire viyaklayarak bir çocuk doğuyor. Birdenbire saniyelerle seneler birbirine karışmış bir halde büyüyor. On beş, on altı yaşlarında güzel bir erkek çocuk oluyor. Elleri fildişinden… Avuçlarını açıyor; dört nasırı var.

“Kürek çekmeden oldu” diyor “küreği bırakırsam bir ay içinde nasır namına bir şey kalmaz.”

Fildişinden uzun parmaklı ellerini çeviriyor. Kıpkırmızı, tütüyorlar. “Kartopu mu oynadın?” diyorum.

Dişlerindeki aydınlığı gözlerinin ve kaşlarının karası kesiyor. Alnının sakin mermerinin soğuk, buz gibi, yapışan buz gibiliğinden kabarmış dudağının çatlamış kırmızısını elime sürüyor.

“Babacığım” diyor, “beni affet!”

(…)”

Havuz Başı, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Haziran 2013, İstanbul. Sf. 17-18. (Çatışma adlı öyküden).Boldlar bana ait.

***

(sait faik ‘çatışma’ adlı hikayesinde elleri fildişinden 16 yaşındaki oğlunu anlatır. Hikayede 10 yılda bir kere falan aynı rüyayı (ya da kâbusu) gördüğünü söyler sait faik. Rüya (ya da kâbus) yukarıdaki gibi başlar ama sonra –ne olursa olur- oğul bir kayayı siper alır, sait faik çalılıkların arasına yüzükoyun uzanır, sabaha kadar çatışırlar…)

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Madame Bovary

“(…)

Asja Lacis üzerine bir anlatı yazmanın nasıl bir anlamı var, bilmiyorum, diyor Renzi bana ve ekliyor: Konu olarak seçilebilecek çok daha ilginç kadınlar var. Mesela, diyorum. Mesela Madame Bovary’nin kızı, diyor. Madame Bovary’nin kızının bir biyografisini yazmak gerek. Kitabın son sayfasında bir başka roman başlıyor, diyor ve kalkıp Flaubert’in kitabını bularak okumaya başlıyor: “Her şey satılınca elde on iki frank yetmiş beş santim kaldı. Bununla da Matmazel Bovary’nin büyükannesinin evine kadar seyahat masrafı karşılandı. İhtiyar kadıncağız da aynı yıl öldü. Rouault baba inmeli olduğu için kızı bir teyze yanına aldı. Kadın fakirdi, hayatını kazansın diye onu bir pamuk ipliği fabrikasına gönderdi.” Tekstil işçisi bir kadının, hem de Madame Bovary’nin kızı olan tekstil işçisi bir kadının hayatı, diyor Renzi, bu konu bana Walter Benjamin’in sevgilisinin hayatından çok daha ilgi çekici geliyor.

(…)”

 

Piglia, Ricardo. Formas Breves (2ª edición). Editorial Anagrama, Barcelona, 2001. pp. 89.
Türkçe alıntı: Flaubert, Gustave. Madame Bovary (2inci basım). Çevirenler: Nurullah Ataç – Sabri Esat Siyavuşgil. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1973. Sf.421. Boldlar bana ait.

Seferis

“(…)

4. DELİKANLI

Bir yıl denizlerde dolaştım Odysseus Kaptan’la

Mutluydum

iyi havalarda pruvaya uzanırdım denizkızının

yanına

türküsünü söylerdim al dudaklarının uçan balıklara

bakarak,

fırtınada anbarın bir köşesine sığınırdım beni ısıtan

köpeğiyle geminin.

Birinci yılın sonuna doğru minareler gördüm bir

sabah

«İşte Ayasofya,» dedi ikinci kaptan,

«kadınlara götüreceğim seni bu akşam.»

Böylece yalnız çorap giyen kadınları tanıdım―

hani şu içlerinden birini beğenip seçtiğiniz kadınları.

Garip bir yerdi

içinde iki ceviz ağacı, asması ve kuyusu olan bir

bahçe

üstü cam kırıklarıyla dolu bir duvarla çevrili

ve «Ömrümün akışında…» diye türkü söyleyen bir

su yolu.

Sonra, hayatımda ilk kez, duvara kömürle çizilmiş

bir yürek resmi gördüm o bildik okun deldiği.

Asmanın yere düşen sarı yapraklarını gördüm

kaldırım taşlarına ve çamurlara yapışan

ve gemiye dönmek için davrandım.

Ama yakamdan tuttuğu gibi kuyuya attı beni

bizim ikinci kaptan:

ılık sular ve nice canlılık derimin üzerinde…

Sonra, aylak aylak sağ memesiyle oynayan kız,

«Ben Rodosluyum,» dedi bana, «beni yüz paraya

nişanladılar

on üç yaşındayken.»

Ve «Ömrümün akışında…» diye türkü söyleyen su

yolu.

O serin ikindi gördüğüm kırık testi geldi aklıma

ve «Bir gün bu da ölecek,» diye düşündüm,

«Kim bilir nasıl ölecek?»

Yalnız, «Dikkat et, memeni hırpalama,» dedim kıza,

«ne de olsa geçimin ondan.»

O akşam gemide yanına gidemedim denizkızının,

utandım yüzyüze gelmeye onunla.

(…)”

Üç Kırmızı Güvercin, Yorgo Seferis, Derleyen ve Çeviren: Cevat Çapan, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 66-67. “Denizci Stratis bir adamı anlatıyor” isimli uzun şiirin “DELİKANLI” başlıklı 4. bölümüdür. Boldlar bana ait.

***

Şiir Haziran 1932 tarihli. Seferis‘in İstanbul’a ilk gelişi ise 1928. O aralıkta görmüş olmalı Seferis Zürefa Sokak‘ı ortasında bir su yolu, avlusunda ceviz ağacı, asması, kuyusu olan haliyle. Zürafa Sokak olarak bildiğimiz sokağın neden Zürefa Sokak olduğuna dair ilginç hikaye ve Osep Minasoğlu’nun Abanoz Sokak‘tan (bugünkü adıyla Halas Sokak) farklı kareleri için aşağıdaki fotoğrafı tıklayabilirsiniz. 

“Osep Minasoğlu’nun 1960’ların sonunda Abanoz Sokak’ta çektiği seriden” bir fotoğraf.

“(…)

En revaçta şarkıların bedava söylendiği Yüksekkaldırım, İstanbul’un mütevazı şekilde meşhur bir yeridir. Ondan ne Nişantaşı, ne Maçka, ne Adalar, Modalar gibi söz açılabilir, ne de paralı taşralıların hayal ettiği Doğru Yol gibi şehvetli, zevklidir. Yüksekkaldırım, gören olursa, acayiplerin yokuşudur. Yan sokakların isimleri pek güzeldir. Bir Alageyik Sokağı vardır hele… Akşam olunca kalın sesli bir kadının gramofonda söylediği “Bir ihtimal daha var” şarkısını, Alageyik Sokağı’nın başındaki kahveci ile beraber mırıldanan “6” numaranın Aysel’inin korkunç kaşları, yanan gözleri bir dakika insanoğlunun kitaplara, konferanslara, mekteplere, gazetelere, siyasi müzakerelere, her şeye girmiş halini düşündürür, yine unutturur. Alageyik Sokağı’ndan Yüksekkaldırım’a keskin bir insanlık kokusu fırlar. Aşağıya doğru karanlık insanların saadete doğru gittikleri görülür. Âdem oğlunun Havva kızına en kavuşamadığı yerde, kavuşmak istenilen saadete Alageyik Sokağı’ndan girilir. Sonra yine Yüksekkaldırım’a çıkılır.

(…)”

Lüzumsuz Adam, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2013, İstanbul. Sf. 63-64. (Bacakları Olsaydı adlı öyküden).Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Zürefa Sokak. Şükran Moral’ın 1997 tarihli Bordello adlı performansından.

%d blogcu bunu beğendi: