Merida

“(…)

Nahiyede birdenbire tuhaf bir değişiklik oldu. Hemen hemen bir nahiyeye hücum! Yazın havası güzelmiş, arsaları ucuzmuş diye bir zevksizler akını başladı. Bir yapı merakıdır aldı milleti.

(…)

Nahiyeye gelince, gitgide, troid guddesi çok faal oğlan çocukları gibi biçimsiz bir şekilde uzuyor, büyüyordu. Zevksiz ama muhteşem villalar, köyümün köy, Korent Gölü manzarasını Juan les Pins karikatürüne benzetebilmek gayretiyle didinmesine rağmen bir acayip, adeta topraktan doğan bir mukavemet, köyümden o balıkçı köyü havasını bir türlü gideremiyordu. Yine yeşil yosunlu, insan ayağı değmemiş gibi yokuşlar nar ağaçlı, mimoza sarılı, kocayemiş dallı, yabaninane kokuluydu. Yine atkestanelerinden pırıl pırıl kahverengi meyveler, tenha yollarda potinlerimizin ucuna düşüyor, çocuklar, yine onlarla saatlerce futbol oynuyorlardı.

Birdenbire günlük kokulu serin avlulara düşüyor. Birdenbire bir kır kahvesinin kuyu çemberinde Bizans yazısı okunuveriyor, yine bir dönemeçten dönünce asırlık minicik bir kilisenin bahçesine giriyor, ihtiyar, kambur, boğum boğum bir zeytin ağacında bir çan asılı duruyordu.

(…)

Çamların, zeytinlerin –o defne ve kocayemişler, naneler, devedikenleri, kartopları filan, adam yerine sayılmaz- bile birçoğu, yapılara zarar vermesin diye önce diplerine kireç kuyusu açılarak, buna mukavemet edince bin senelik dallar yer yer budanarak, yine canını muhafaza eder de kurumazsa üç beş gün kötü kötü, düşman düşman bakılarak ve bir gece gövdesine bir halat bağlanıp inim inim inletilerek, ne olursa olsun devrildi.

Böylece birçok şeyler oldu.

Ama dediğim gibi, bütün bunlara rağmen tabiat; toprak, bin senelik ağaçlar, küçük kiliseler, çan kuleleri, çanlar, manastırlar, koylar, çamurdan kendilerini koruyabilmiş yosunlu yollar, sanki ayaklanmışlardı. Hiçbir şey değiştirtmiyorlardı. Bu mukavemet hareketine sükûn içinde gülümseyerek karışmış gitmişlerdi. Onlara iştirak eden ben vardım, Balıkçı Komyanos vardı. Dul madam Hrisopulos vardı. İşte birkaç kişi daha vardı, o kadar.

(…)”

Son Kuşlar, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2013, II. Basım, İstanbul. Sf. 109-111. Korentli Bir Hikâye adlı öyküden). Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Kupe-kikambleg

Dünyanın en doğu tarafında, güneşin doğduğu yerde kızıl saçlı bir halk yaşar. Güneş onların çok yakınından doğduğu için alevleri çok canlarını yakar, bu yüzden de ona karşı büyük nefret duyarlar. Her sabah güneş çıkarken oklarıyla ona saldırırlar, ama yüzleri yana dönük olarak, çünkü ne ışığına dayanabilirler güneşin ne de alev alev sıcağına. Lakin güneş öyle hızlı yükselir ki, bir türlü onu vurmayı başaramazlar.

Sonunda bir gün, göğün üzerinde yükseldiği sütunu yıkmaya karar verirler, böylece göğü aşağı düşürecek ve güneşin yükselerek yoluna devam etmesini engelleyeceklerdir. Epey aşındırırlar sütunu, iyice inceltinceye kadar durmadan çalışırlar. Ama o kadar yorulurlar ki sonunda biraz durup dinlenmek zorunda kalırlar. Fakat sonra tekrar iş başı yaptıklarında incelttikleri yerin yine eski haline geldiğini, sütunun yine önceki kadar sağlam olduğunu görürler. İşte o gün bugündür böyle sürüp gider bu hikaye.

***

(Almanya doğumlu Brezilyalı antropolog Curt Nimuendajú’nun Apinaye yerlileri arasından derlediği bu hikaye Nimuendajú’nun Os Apinajés isimli kitabından alınmıştır. Yine Nimuendajú’nun verdiği bilgiye göre: Başlıktaki Kupe yabancı kabile; ki saç; kambleg kızıl anlamına geliyor imiş.)

Newroza we pîroz be!

Vincent_van_Gogh_-_Branches_of_an_Almond_Tree_in_Blossom_(F671)

“(…)

Bahar geldi, gördün mü? Ben gördüm. Bir Çingene kızının göğsünde idi. Bir insan kokusu duydum Mürüvet’te. İsmi Mürüvet’ti. Çayırlara uzanmıştı. Dişlerinin koyu, sarıya çalar bir beyaz rengi vardı. Bir mahalle kızının arkadaşına ağzından çıkarıp al sen çiğne dediği sakızının renginde…

Ağzı ot kokuyordu. Gözleri siyah bir çiçekti, insanlarda açan. Ne çiçek açmış erik ağacına, ne yeşil kafasını kundaktan çıkarmış incir yapraklarına, sümbüllere, ne de şebboylara imrendim. Hepsi, tahta havaleler, çalılar, çitler ve tel örgüleri arasından bakıyorlar insana. Erikler, sümbüller, şeftaliler bile insanoğlunun bir tanesinin elinde. Mürüvet’in hiçbir şeyi yoktu. Dudaklarından öptüm onun. Yirmi beş kuruş mukabilinde…

(…)”

Tüneldeki Çocuk, Sait Faik, Varlık Yayınları, Mart 1955, İstanbul. Sf. 40. (İnsanlığın Haline Doğru başlıklı dizinin IV numaralı son yazısından alınmıştır. Yazı ilk olarak 15 Mayıs 1946’da haftalık Gün gazetesinde yayınlanmış). Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

“(…)

Şiir, muhakkak ki yazının ta kendisi… Orman, deniz, çiçek, yemiş, böcek, kuş, güzel insan olur da şiir olmaz olur mu? Yazıdan evvel, sanırım, resim vardı. Yazı çok sonraları icat edilmiştir diye bir şey söylemeyeceğim. Beni âlim sanırlar da alay ederler! Yazı üzerine hiçbir deneme okumadım. Onun üzerine düşünmek istiyorum. Demek söylemekten usandığımız, konuşmak istemediğimiz bir gün, gizlice -bakın bu gizlice kelimesini iyi buldum- kendimiz hitap ettiğimizin yanında bulunmadan, sesimiz işitilmeden söylemek zorunda kalmışız. Bu iş nasıl olur diye düşünmüşüz. Yazıyı belki binlerce, milyonlarca insan okuyor. Ama yazı bunun için uydurulmuşa benzemiyor pek… Olamaz, ilk defa birçokları için yazmadık. Kendimiz olmadan, sesimiz duyulmadan başka birisine, bir tek kişiye bir şeyler söylemek için bir takım şifreler düşündük. Yazı sizin için yazıldı. Bu yüzden uyduruldu. Bir türlü “Seviyorum!” diyemedik.

(…)

Biz artık yazının canına okuduk. Onu nelere alet etmedik. İçimizin, beynimizin, güzel, tashihli taraflarını söyleyemediğimiz, söylemeye sıkıldığımız, utandığımız, hem temiz hem de güzel olduklarına inandığımız şeyleri anlatmak için uydurduğumuz bu işaretleri artık kepaze ettik. Yalan söylemek için, birini aldatmak için, bir kötü fikri müdafaa etmek için kaleme sarılanlarımız oldu. Bak gör ki, şu insanoğlunun elinde kala kala yine hep güzelleri kaldı. Onun için yazı yazmaktan korkmamalı. Kötüsü üç günlük, üç seneliktir. İyisi tarih olduğundan beri bize kalıyor. Kaybolan yalnız, sevgiliye yazılmış, uydurulmuş ilk mektup… Merak ettiğim hep o ilk ve en güzel yazı.

(…)”

Havuz Başı, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Haziran 2013, İstanbul. Sf. 89-92. (Mektup adlı öyküden). Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Hiyeroglif

Antik Mısır İmparatoluğu’nun ambar katibi Nebamun’un mezarının duvarındaki resimler ya da yazılar. M.Ö. 1350’ye ait olduğu sanılıyor.

“(…)

Uzaktan bir grup kadının bana doğru geldiğini gördüm. Elbiselerindeki renklerin saçtığı neşeden Kürt olduklarını anlıyorum. Bitki kökleri çıkarıp, ot toplamakla meşguller. Benim gelip etrafıma daire şeklinde oturarak dinlenmelerini istediğim yere doğru dümdüz ilerliyorlar.

Bu Kürt kadınlar neşeli oldukları kadar güzeller de. Parlak renkler giyiyorlar, başlarında parlak turuncu örtüler var, entarileri yeşil, mor ve sarı renklerde. Uzun boylular ve başları yukarıda uzağa bakarak yürüyorlar, onları böyle muhteşem gösteren de bu. Bronz rengi yüzlerinde düzgün yüz hatlarına sahipler, kırmızı çeneli ve genel olarak mavi gözlüler.

Kürt erkekler ise çoğunlukla Lord Kirchener’in ben çocukken kreşte asılı renkli portresindeki gibiler. Kırmızı tuğla gibi bir yüz, koca kahverengi bıyıklar, mavi gözler, savaşçı ve mağrur bir hava!

Dünyanın bu parçasında Arap köyünden çok Kürt köyü var. İki halkın insanları da aynı yaşam tarzına sahip, aynı dine mensuplar ama Kürt kadınlarıyla Arap kadınlarını hiçbir zaman karıştırmazsınız. Arap kadınlar istisnasız sessiz ve çekingenler, onlarla konuştuğunuzda başlarını başka yöne çevirirler ve eğer size bakacak olurlarsa, bunu uzaktan yaparlar. Uzaktan yarım gözle bakarken, mahcup gülümserler. Çoğu zaman siyah ve koyu renk elbiseler giyerler. Ve hiçbir Arap kadın bir erkeğe yanıt veremez. Farklı olarak, Kürt kadınlar kendi düşüncelerini söylemekte tereddüt etmiyorlar, erkekler kadar iyi olduklarından şüpheleri yok, hatta daha iyi olduklarından! Sabah evlerinden çıkıyor ve ilk karşılaştıklarıyla şakalaşmaya başlıyorlar ve günleri çoğunlukla neşe içinde geçiyor. Kocalarına karşı gelmekten çekinmiyorlar. Kürtlerle daha önceden alışverişi olmayan Cerabluslu işçiler büyük şok içindeler:

“Saygıdeğer bir kadınla kocasının birbirlerine böyle bağırdıklarını duyacağım hiç aklıma gelmezdi. Utançtan yerin dibine geçtim.”

Bu sabah benim Kürt kadınlarım yapmacıksız bir ilgiyle inceliyorlar beni ve hakkımda müstehcen yorumlar yapıyorlar. Halleri çok arkadaşça, beni işaret ediyor ve gülüyorlar, sonra bana sorular soruyorlar, ardından iç çekip başlarını sallayarak dudaklarını ısırıyorlar. Bunlarla bana açıkça şöyle diyorlar:

“Ne yazık, birbirimizi anlayamıyoruz!”

Elbisemin eteklerini bir ucundan tutup dikkatle inceliyorlar. Kol yenimi çekiştiriyor ve kabarıklıkları gösteriyorlar. Ben Hoca’nın mı karısıyım? Başımla onaylıyorum. Sonra bana ardı ardına bir sürü soru soruyorlar, sonra vereceğim yanıtları anlayamayacaklarının farkına vararak gülmeye başlıyorlar. Söylemek bile gereksiz, doğurduğum çocuklar ve yaptığım düşükler hakkında her şeyi bilmek istiyorlar.

Sonra bana topladıkları otların ve yaprakların neye yaradığını açıklamaya çalışıyorlar. Beyhude bir çaba! Yeniden bir toplu gülüşme. Ayağa kalkıyorlar, gülümsüyorlar ve yine kendi aralarında konuşup gülüşerek uzaklaşıyorlar. Bana parlak canlı renklerden bir buket çiçeği hatırlatıyorlar. Çamurdan evlerde, belki de ancak birkaç parça kap kacakla, yaşıyorlar ama neşeleri ve gülüşleri çok sahici, çok içten. Rabelais’e özgü bir parça alaycı neşeyle yaşamayı hoş buluyorlar. Bu kadınlar güzeller, güçlüler ve hayat dolular.

(…)”

Tepe Sialk MÖ 5000

Agatha Christie ikinci eşi arkeolog Max Mallovan‘la 1930 yılında Irak’ta Ur antik kentine yaptığı bir gezide tanıştı ve ardından ölümüne dek süren evliliklerinin ilk yıllarında (1930-38) daha güneydeki Ur ve Ninova‘nın dışında Yukarı Habur Havzasındaki Tell Arpachiyah, Tell Chagar Bazar, Tell Brak höyüklerindeki kazılara da birlikte katıldılar. Christie daha sonra Mezopotamya’da kazılarda geçen bu yılları, Come, Tell Me How You Live isimli kitabında anlattı. Yukarıdaki metin bu kitaptan alıntıdır. Boldlar bana ait.

Bu metne çeviri demek doğru olmaz, sanırım. Çünkü ben metnin Fransızcasını buldum, çeviri programlarından İngilizce ve İspanyolca çevirilerini aldım. Cümle cümle karşılaştırarak, arada tahmin ederek ya da yorumlayarak bu metne ulaştım. Şöyle söylemek daha doğru; kitabın bir yerinde yaklaşık olarak böyle bir metin olması lazım.

Elde kitap olmadığı için hangi sayfalarda olduğunu yazamıyoruz ama hangi yörede olduğunu da yazamıyoruz. Yukarı Habur havzası (ve 1935-38 yılları arasında) olduğu kesin ancak Tell Brak mı, Tell Chagar Bazar mı, Tell Arpachiyah mı, kitabı okumadan söylemek zor. Aşağıdaki figürler ise ilk olarak Max Mallowan tarafından Tell Brak’taki Göz Tapınağında ortaya çıkarılan ve British Museum’da korunan meşhur ve gizemli Tell Brak göz figürleri

“(…)

Özdemir’e gelince, rahatını arıyordu. Ben onun için bir jilet gibi, bir tıraş sabunu gibi, kolonya gibi bir şeydim. Ekmeği bile değildim. Tıraş olup kolonya bulamazsa nasıl tedirgin oluyorsa, ben olmazsam öyle tedirgin oluyordu. Ben olursam rahattı. O kadar rahattı ki, arasıra bir başka kadınla da yatabilecekti. Elbette bana bir lüzumlu eşya muamelesi göstermiyordu. Şimdiden sonra belki kul köle de olacaktı. Ama istemem. Ona bu huzuru vermek için dünyaya gelmedim.

Eve dönmeme de imkân yok. «Konsolosun kızı» ile «Balıkçı Cemal’in aftosu» arasında mekik dokumak için sinirlerim müsait değil. Bu sıfatlara karşı koymak da boş. Kimseye, hiç bir söze önem vermeden hakkımızda söylenenlere kafa tutarak insanlar arasında dolaşmak da bir nevi ukalalık, bir nevi kendini beğenmişlik. Yalnız başıma, tek başıma kötü bir şekilde yaşayacağımı sanma. Buna derim ve gururum müsaade etmez. Böyle bir yaşayışın zevksizliğini, hastalığını hiç sevmedim. Onun için üzülme. O şekilde yaşayacak olsam İstanbul daha müsaittir.

Dün nüfus kağıdıma baktım, orada bir de Ayşe ismi var. Biraz da o isimle yaşamak istiyorum. Mektup yazar mıyım, yazmaz mıyım? Birkaç sene sonra döner miyim? Dönmez miyim? Şimdilik Türkiye’de bir yere tren bileti aldım. Trenime beş dakika var. Belki trende devam ederim…

(…)”

sait faik, bütün eserleri 5, kumpanya – kayıp aranıyor, bilgi yayınevi, yedinci basım, kasım 1989, Ankara. Sf. 201. (Kayıp Aranıyor’dan. Gazetecilik ve çevirmenlikle uğraşan Nevin bu veda mektubunu babasına -kurgusal olarak- 1948 senesi Nisanının 12’nci günü Ankara Garı’ndan yazar. Romanın -ya da uzun hikayenin- ilk yayınlandığı tarih 1953’tür.) Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

%d blogcu bunu beğendi: