uskudar hoca ali riza

“(…)

Tam saatinde buluştular. Üsküdar’a indikleri zaman, Halit:

—İstersen sen beni şurada bir kahvede bekle —dedi—, Suat’ların evi epey uzaktır.

Saffet:

—Yok, geleyim ben de seninle. Çoktan… Senelerdir geçmedimdi Üsküdar’a. İstanbul’un bozulmamış bir semtidir. İnsanları namuslu fıkaradır. Bir tatlıca İstanbul köylüsüdürler. Bazen İstanbul’da meyhanede, kahvehanede başka türlü bir delikanlıya rastlarım. «Ulan» derim, kendi kendime, «şu oğlan ne Çeşmemeydanlı, ne Edirnekapılı, ne de Karagümrüklü; olsa olsa Üsküdarlıdır.» Doğru çıkar.

—Hakkın var, Saffet, Üsküdarlı bir başka şehirliye benzer. Bana öyle gelir ki, Üsküdar’da hiç zengin oturmaz. Üsküdar’ın külhanbeyi olur ama zıpırı, edepsizi olmaz. Sanki burada ne haine, ne nanköre, ne de kancık adama rastlanır. Üsküdar’ın delisi bile sakin, zararsız olur, gibime gelir.

—Üsküdar, İstanbul’dan Diyarbakır kadar uzaktır.

—Vallahi öyle. Meselâ Kadıköylüde de, Kadıköylüyüm diyen bir taraf vardır ama, ne olsa Beyoğlu tarafı, İstanbul tarafı insanıdır. Halbuki adam, Üsküdarlı ile iki kelime konuşur konuşmaz «Hemşerim, sen Üsküdarlısın» deyiverir. Kendine has bir konuşuşu, gülüşü, giyinişi vardır Üsküdarlının. Nasıl biz, Karadenizliyi lisanından hemen çakarsak, kendim için söylemiyorum ama, adamı, Üsküdarlıyı daha iki lakırdı eder etmez, anlayıverecek sanırım.

Arnavut kaldırımlı, minimini mescitli, sakin, karışık sokaklar… Cumbalı, kafesli, şahnişli, içleri tertemiz evler… İnsan bu evlerin içine burnunu soksa; çamaşır, sabun, ödağacı, nefis bir çamur kokusu duyar.

— İşte Yedi İncirler, işte Akzadeler, işte Borazancıbaşı, işte Salihpaşa Çeşmesi, işte Dört Yetimler, Sancak Sokağı, Deli Mehmet Çıkmazı, Hasan Almaz, Kirazlı Çeşme, İki Ahmetler, Baba Cafer, Belâlı Dede…

— Ne söylenip duruyorsun, Halit?

— Ben çocukken bu sokakların isimleri böyleydi.

— Şimdi değişti mi?

— Bilmem.

— Baksana tabelalara…

— Bakamam. Korkarım, değiştirdiler diye.

— Tuhaf! İnsan şu isimlerin hepsinin tarihini çabucak, kendine göre yazıveriyor.

— Hem de herkes başka bir masal.

— İsimlerin bir acayip tadı var.

— Şeftali gibi isimler.

— Karpuz gibi.

— Kavun gibi.

— Ünnap gibi.

— Döngel gibi.

— Yok, anasının gözü gibi!

— Üsküdar’da bir Anasının Gözü sokağı muhakkak vardır.

Gülüşerek yürüdüler.

(…)”

sait faik, bütün eserleri 5, kumpanya – kayıp aranıyor, bilgi yayınevi, yedinci basım, kasım 1989, Ankara. Sf. 45-46. (Kumpanya adlı öyküden.) Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Alfred Eisenstaedt Puppet Theatre, 1963

“(…)

Sirkteki bütün numaraları bir küçük çocuk heyecanıyle seyrediyoruz, ellerimiz bir küçük çocuğun elleri gibi çırpınıyor. Küçülüyoruz, miniminileşiyoruz. Bizimle beraber belki bine yakın kocaman insan, çocukluğunu yeniden buluyor.

Çocukluk insana o kadar çabuk geri geliyor ki, âdeta onu içimizde gizli bir yerde saklıyor gibiyiz. İstediğimiz zaman o, bir saniyede bizi buluveriyor. Onu kaybeden, onu kendimizden defeden biz olduğumuz halde, o sadık bir köpek şammesiyle bizi arayıp bulacak. En ümit etmediğimiz zaman ona, bizi bulmak fırsatını vereceğiz. Eğer sizde bu çocukluğa dönüş kabiliyeti büsbütün söndüyse o zaman sirk sizin için manasız; sirkte gülen, eğlenen, heyecanlanan insanlar acayip, basit mahlûklardır. Çünkü saçlı sakallı insanlara çocuk diyemezsiniz. Halbuki o heyecana kapılmışsanız, arasıra kendinize gelip etrafınıza baktığınız zaman, çocukluğu bir yetmiş yaşında ihtiyarın gözlerinde, ellerinde, hatta bembeyaz sakalında buluverir, siz eğer yetmiş yaşında değilseniz, büsbütün küçülürsünüz. Sirkte büyük küçük yok, sirkte büyük küçük mevcut değildir. Sirkte bütün insanlar dokuz yaşındadır.

(…)”

sait faik, bütün eserleri 5, kumpanya – kayıp aranıyor, bilgi yayınevi, yedinci basım, kasım 1989, Ankara. Sf. 102. (Gauthar Cambazhanesi adlı öyküden.) Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

detay Alfred Eisenstaedt Puppet Theatre

GGM

 

Büyükbabanın (ya da Bir Cinayetin) Fotoğrafı

Ailenin versiyonuna göre, silahlı olay bir düelloydu, ölen adam layığını bulmuştu ve katil cinayetin “asıl mağduruydu”. ― (sf.20) Büyükbaba Nicolas Marquez’in (GGM’nin annesinin babası ya da Yüzyıllık Yalnızlık’ın Albay Aurelio Buendia’sının ilham kaynağı) işlediği söylenen cinayete dair. Tarihsiz.

Aracataca’dan Çocukluk Fotoğrafı

Hiç unutamayacağı bir günde, küçük Gabito çatıya çıkmışken, teyzelerinden birini orada duş alırken çıplak gördü. Kadının çığlık atıp kendini saklamaya çalışması beklenirdi ama teyzesi sadece ona el salladı. ― (sf.37) Doğum yeri (Macondo’nun ilham kaynağı) Aracataca’dan bir sahne. 1930’lu yıllar.

Annesinin Çektiği Kare

Gabito hep ihtiyardı. Çocukken o kadar çok şey biliyordu ki sanki küçük ama ihtiyar bir adam gibiydi. Ona öyle derdik zaten. Küçük ihtiyar.  (sf.52) Annesi oğlunu anlatıyor. 1930’lu yıllar.

Aracataca, Genel Görünüm

Antonio [Daconte] dönüşümlü olarak iki kız kardeşle yaşıyordu, bunlardan biri ona sadece oğlan diğeri de sadece kız doğuruyordu. ― (sf.55) Aracataca’dan bir orijinal kişilik, 1930’lu yıllar.

Bir İntiharın Fotoğrafı

“Kimsenin suçu yok. Kendimi öldürüyorum çünkü işe yaramazın tekiyim.”  ― (sf.56) Aracataca’dan bir intihar notu 1930’lu yıllar.

İlk Gençlik Acılarının Fotoğrafı

García Márquez içmeye devam etti, sonunda Paseo de los Martires’te bir bankın üzerinde sızdı. Ertesi sabah tropik bir sağanak yağışın sonuna doğru uyandı, donuna kadar sırılsıklam olmuş, soğuk ciğerlerine işlemişti. ― (sf.133) Cartagena, Mart 1949.

Genç Yazar Heyecanının Fotoğrafı

“Yirmi iki- yirmi üç yaşında bir oğlan, ömründe bir daha başka hiçbir şey yazmayacağını sanıyor, bu onun tek şansı, bu yüzden de her şeyi buraya doldurmaya çalışıyor, hatırladığı ne varsa, okuduğu bütün yazarlardan teknik olarak ve edebiyat zanaatı bakımından öğrendiği ne varsa.”  ― (sf.157) İlk romanı Yaprak Fırtınası’nı yazan genç adamın fotoğrafını çekiyor. 1977’de çekilmiş.

Başarısız Bir İlk’in Fotoğrafı

Mektup, yazarın şiire biraz yeteneği olduğunu söylüyor ama bir romancı olarak hiçbir geleceği olmadığını bildiriyor, hiç de nazik olmayan bir dille kendine başka bir meslek edinmesini tavsiye ediyordu.  (sf.166) Arjantin, Buenos Aires’teki Losada Yayınevi’nden Yaprak Fırtınası için gelen yanıt, Baranquilla, 1951.

Ekmeğini Kazanırken, Kolombiya Dağları

Gabriel García Márquez şimdi seyyar pazarlamacı olmuş, kuzeydoğu Kolombiya köylerini ve küçük kasabalarını dolaşıp ansiklopediler, tıp ve bilim rehber kitapları satıyordu. ― (sf.167) Baranquilla Kırsalı, 1952.

İtalyanca Fotoğraflar

İtalyan yoksulları her zaman kaybediyor fakat neşeli ve farklı bir biçimde kaybediyorlardı. İtalyanların yaşamaktan başka amaçları yoktu, çünkü onlar yalnız bir kere yaşandığını çoktan keşfetmişler bu da onların zulme katlanamamalarını sağlamıştı. ― (sf.203) İtalyanlar üzerine gözlemler, Venedik Film Festivali, Eylül 1955.

Yeni Evli Çiftin Fotoğrafı

Durmadan konuşup sigara içiyorlardı. Çok sigara içiyorlardı: salonda, mutfakta, masada hatta yatakta, ikisinin de kendi kül tablaları ve üçer paket sigaraları vardı. Gabito da zayıftı, Mercedes de. ― (sf.256) En Küçük kardeşi Yiyo yeni evlileri anlatıyor, Cartagena, Mart 1958.

Aile Albümü’nden: 1959 Yılbaşısı

[GGM ve Mercedes] Gecenin üçünde evlerine döndüklerinde binanın asansörleri çalışmıyordu. İkisi de bol bol içtiğinden, altıncı kata çıkana kadar her katta oturup dinleniyorlardı. ― (sf.263) Caracas, 1959’un ilk saatleri.

Aile Albümünden: Rodrigo’nun Vaftiz Töreni

Çocuk vaftiz edilirken [Rahip] Torres, “Kutsal Ruh’un çocuğun üzerine indiğine her kim inanıyorsa şimdi diz çöksün,” dedi. Törende bulunan dört kişinin hepsi de ayakta kaldılar. ― (sf.271) İlk çocukları Rodrigo’nun vaftiz töreninden, Bogota, Ağustos, 1959.

Biten Kitabın Fotoğrafı

Bir kitap yazmayı bitirdiğim zaman ona ilgim kalmıyor. Hemingway’in dediği gibi ‘Bitmiş her kitap ölü bir aslan gibidir’ Mesele fili nasıl avlayacağınızdır. ― (sf.340) Yüzyıllık Yalnızlık üzerine röportajdan, Meksiko, Haziran 1967.

Popülerliğin Fotoğrafı

Bir gün bir sokak köşesinde bir kafede kahvaltı ederken, alışveriş torbasına domateslerle marulların arasına onun romanını atmış bir kadın gördü. Kelimenin hem “sevilen, tutulan” hem de “halktan olma” anlamlarının ikisini de karşılayacak şekilde “popüler” olan kitabı, “roman gibi değil, hayat gibi” karşılanmıştı. ― (sf.343) Buenos Aires, Eylül 1967

Vesikalık: Devrimci Yazarlık

“Bir yazarın devrimci görevi iyi yazmaktır”  ― (sf.346) Yüzyıllık Yalnızlık röportajlarından, Cartagena, Kasım 1967.

Oğula Nasihat’in Hiç Sararmayan Fotoğrafı

Fakat ünün hiçbir önemi olmadığı hep kafamıza kazınırdı, babam bunun ciddi olmadığını söylerdi daima. İnanılmaz meşhur olsanız da yine büyük bir yazar olmayabilirdiniz; hatta şöhret şüpheli bir durum da olabilirdi. ― (sf.365) Oğlu Rodrigo anlatıyor. Zamansız. Mekansız.

Dayanışma Duygusunun Fotoğrafı

Dayanışma hissinin, ki Katoliklerin aziz Komünyonu dedikleri şeyle aynıdır, benim için çok açık bir anlamı var. Eylemlerimizin her birinde, her birimiz bütün insanlıktan sorumluyuz demek. Bir insan bunu fark ettiyse, siyasi bilinci en üst seviyeye çıkmış demektir. Tevazuu bir kenara bırakalım, ben böyleyim. Benim için, hayatımda siyasi olmayan hiçbir eylem yoktur.”  ― (sf.401) Bir röportajdan, 1978.

Şöhretin Fotoğrafı

Şöhret “ışıkların sürekli açık olması gibi bir şey” İnsanlar size duymak istediğiniz düşündükleri şeyleri söylüyor, ödül saygınlık gerektiriyor, kimseye “defol git “ deyip kurtulamıyorsunuz. Her zaman eğlenceli ve zeki olmanız bekleniyor. Bir partide konuşmaya başladınız mı, eski dostlarınızla bile konuşsanız herkes konuşmayı kesip sizi dinliyor. İronik olarak, “etrafınızdaki insanlar arttıkça artarken, siz küçüldüğünüzü, daha da küçüldüğünüzü, daha daha küçüldüğünüzü hissediyorsunuz.”  ― (sf.468) Nobelden sonra, 1982 Sonbaharı.

Yazmak’ın Fotoğrafı

“Oturup kitabı yazmaya başlamadan son cümlesini biliyorum. Yazmaya oturduğum zaman kitap kafamın içinde oluyor, sanki okumuşum gibi, çünkü onu yıllardır düşünmüş oluyorum” ― (sf.480)Yazmak üzerine, Bir röportajdan, Meksiko, 1985 İlkbaharı.

Gazeteciliğin Fotoğrafı

Yeteneğe ve ustalığa önem verilmeli; araştırmacı gazetecilik bir uzmanlık olarak görülmemeli, çünkü bütün gazetecilik araştırmacı olmalı; etik ara sıra gündeme gelen bir konu değil, sinekten ayrılmayan vızıltı gibi gazetecinin peşini bırakmayan bir vasıf olmalı. ― (sf.558), Amerika Basın Birliği (SIP) toplantısındaki konuşmasından, Pasadena, Kaliforniya, Ekim 1996.

 

Alıntılar Gerald Martin’in Gabriel García Márquez, Bir Ömür adlı kitabından. Çeviren: Zeynep Alpar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2012, İstanbul. Alıntılarda ufak tefek değişiklikler yapmış olabilirim. Kontrol etmekte fayda var.

Güle Güle Gabo!

Gabo

cesar vallejo

 

Kötülüğe inan, kötüye değil;

bardağa inan, asla liköre değil;

cesede inan, insana değil

ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.

 

Çoğuna inan, içinden birine değil;

vadiye inan, akan suya değil;

paçalara inan, bacaklara değil

ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.

 

Pencereye inan, kapıya değil;

anneye inan, ama dokuz aya değil;

kadere inan, iyi zara değil,

ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.

 

Dürbüne inan, göze değil;

merdivene inan, asla basamağa değil;

kanatlara inan, kuşa değil

ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.

César Vallejo

Seascape, Manuel Pailos

“(…)

— Hikâyeyi nasıl yazarsınız? demiştim.

— Bilmem, diyebildim.

Düşündüm: Setin üstündeki kahvenin altından körün sesi geliyordu. Sadık Efendi ile bağıra bağıra konuşuyorlardı.

— Bilmem, dedim yine, işte böyle körü körüne. İşte mesela şimdi bir hikâye yazıyorum. Hem ismini bile koydum, dedim.

— Nedir ismi? Demek önce ismini koyarsınız hikâyenin, demedi.

— Yok ama bu isim hoşuma gitti de onun için, demedim.

— Nedir? diye sormadı.

— “Eftalikus Kahvesi.” Hatta kahvesini de bir kenara atıp yalnızca “Eftalikus” da olur. Hem de hikâye ile münasebeti de ikinci derecede olabilir.

O demediklerimi anlamış gibiydi:

— Demek böyle yazarsınız siz hikâye, dedi.

— Nasıl? diye bu sefer ben sordum.

— Ne bileyim, dedi. Evvela ismini korsunuz. Sonra bir defa kurarsınız. Bir neticeye bağlarsınız.

— Yok yahu, dedim. Öyle yapmam. Doğrusunu ister misiniz? Ben hikâyenin nasıl yazıldığını da pek bilmem, dedim.

(…)”

Alemdağ’da Var Bir Yılan, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2013, II. Basım, İstanbul. Sf. 77-78. (Eftalikus’un Kahvesi adlı öyküden). Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Pez, Manuel Pailos

Cesar Paternosto, Staccato, 1965

Staccato, 1965 – Cesar Paternosto

“(…)

― Ben mektebe gitmiyorum ki.

― Neden?

― Öğretmen beni dövüyor.

― Neden?

― Yaramazlık ediyorum da ondan.

― Sen de yaramazlık yapma.

― Ben yaramazlık nedir bilmiyorum ki.

― Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.

― Belli olmuyor ki! Bir gün arkadaşımın biri, “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de dövdüm onu. Öğretmen de beni dövdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi dövmedim. Yaramazlıkmış diye. Birkaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye dövdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem dövdüler, hem mektepten kovdular.

― Çok fena yapmışsın.

― Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.

(…)”

Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2013, II. Basım, İstanbul. Sf. 11. (Plajdaki Ayna adlı öyküden). Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

%d blogcu bunu beğendi: