carl sandburg

Şiirin On Tanımı

Carl Sandburg, Amerika Birleşik Devletleri (1878-1967)

1. Şiir belli hedefler gözeten yankı, hece ve uzun dalgalardan yine kendi sessizliğini yıkmak için düzenlenmiş bir ritim yaratan bir sessiz gösterimdir.

2. Şiir toprakta yaşayan ama uçmak isteyen bir deniz canlısının güncesidir.

3. Şiir ufukta bir açıklama olamayacak kadar büyük bir hızla kayboluveren hayata dair bir dizi açıklamadır.

4. Şiir bilinmeyenin ve bilinemezin sınırlarını zorlayacak hecelerin peşinde bir arayıştır.

5. Şiir masmavi bir ilkbahar göğünde esen beyaz bir rüzgarda salınan bir uçurtmanın kuyruğuna bağlanmış renkli bir kürenin içine kapatılan türlü türlü bilmecelerle düğümlü bir sarı ipek mendil teoremidir.

6. Şiir bir çiçeğin açılıp güneşlenen taç yapraklarıyla aynı çiçeğin toprağın altından onlarla tartışan kökü arasındaki sohbet ve suskunluktur.

7. Şiir hayata önce beşiklik edip sonra mezar olan toprağa özgü paradoksun mekanizmasıdır.

8. Şiir gökkuşaklarının nasıl yapıldığını ve neden kaybolduklarını söyleyen bir hayalet yazıdır.

9. Şiir sümbüllerle bisküvilerin sentezidir.

10. Şiir bir kapının bakanlara o bir anlığına görünen şeylere dair tahminler yaptırıp duran açınıp kapanışıdır.

***

İsveç asıllı ABD’li şair Carl Sandburg’un 1928’de yayınladığı Good Morning America isimli kitabında yer alan 38 şiir tanımından seçilmiş on tanımı okudunuz.

Fotoğraflar: Péter Máté

Şoför

Istvan Örkeny, Macaristan (1912-1979)

Nakliyecilik yapan József Pereszlényi CO 75-14 plakalı Wartburg marka otomobiliyle köşedeki gazete bayiinin önünde durdu.

― Bana bir “Budapeşte Haber” ver.

― Maalesef tükendi.

― O zaman dünkü gazeteden ver bir tane

― O da kalmadı. Ama isterseniz yarınki nüshadan bir tane var.

― Onda da gösterimdeki filmler yazar mı?

― O, her gün olur.

― İyi o zaman, yarınki gazeteden ver bir tane. ―dedi nakliyeci adam.

Dönüp arabasına bindi, direksiyon koltuğuna oturup gösterimdeki filmlere ve seanslarına baktı. Sonunda bir Çekoslavak filmi buldu: “Bir Sarışının Aşkları”, övgüyle bahsediliyordu bu filmden. Stácio Sokak’taki Mavi Mağara Sineması’nda gösteriliyordu, saat beş buçukta.

Tam da saatiydi. Ama az da olsa vakti vardı hâlâ. Ertesi günün gazetesinin sayfalarını karıştırdı biraz. József Pereszlényi isimli nakliyeci hakkındaki bir haber dikkatini çekti, CO 75-14 plakalı hususi otomobiliyle hız limitini aştığı için Stácio Sokak’taki Mavi Mağara Sineması yakınlarında direksiyon hakimiyetini kaybedip karşıdan gelmekte olan bir kamyona çarpıyordu. Dikkatsiz şoför olay yerinde hayatını kaybediyordu.

“Siz öyle sanın!” dedi kendi kendine Pereszlényi.

Saatine baktı. Neredeyse beş buçuktu. Gazeteyi katlayıp cebine koydu ve hemen yola çıktı, hız limitini aştığı için Stácio Sokak’ta Mavi Mağara Sineması yakınlarında direksiyon hakimiyetini kaybedip karşıdan gelmekte olan bir kamyona çarptı.

Olay yerinde hayatını kaybetti. Cebinde ölümünü haber veren ertesi günün gazetesi vardı.

tılsım roberto bolano

“Bu bir korku hikayesidir” diye başlar Bolaño’nun romanı. Bunu unutmayalım. Tılsım bir korku hikayesidir, “hatta bir dehşet hikayesi.” Uzun süren bir korkunun, yaklaştığı sezilen korkunç bir katliamın arifesinde yaşanan bir korkunun hikayesi. Ve bize o katliamın yaklaştığını sezdiren çok eski bir şarkı vardır. Hikayeyi bize anlatan şiirin anası bilir bunu elbet, biz de bilelim. O şarkıyı aklımızdan çıkarmayalım:

Herkes meydana toplanınca
Kapattı silahlı adamlar tüm
girişleri, çıkışları, geçişleri.

Ama ben anlattığım için bunu (korkuyu) hissetmeyeceksiniz, der hikayenin anlatıcısı. Auxilio, Uruguaylı bohem kadın, yoksul şairlerin ‘Meksika şiirinin anası’ olduğunu iddia eden dostu. Ve kitap boyunca daldan dala atlayarak, doğru hatırlayarak, yanlış hatırlayarak, birden unutuvererek, düşleyerek, düşlediğini düşünerek, rüyasında görerek, rüyasında görmeyerek, öyle sanarak, hiç de öyle sanmayarak bir gerçekliği eğip bükmenin tüm fiillerini kullanarak korkuyu hikayesine yaklaştırmadan anlatır gerçekten. Türlü tuhaf hikayelerle askerlerin kanla şiddetle boşalttığı bir fakültenin kadınlar tuvaletinde 1968 yılının 18 Eylül’ünden 30 Eylül’üne kadar mahsur kalan bir kadına eşlik ederiz.

Haykırışlar yükseldi göğe.
Ölümün uğultusu duyuldu.

Yani eğer hikaye sizi Meksika’ya, 1968 Eylül’üne götürdüyse ama siz daha ölümün uğultusunu duymadınızsa, Auxilio’nun mahareti sayesindedir. O Meksika şiirinin anasıdır ve elbet kulaklarındadır ölümün yaklaşan uğultusu. Ama bütün analar gibi bizi (okuru) korumak ister. O meşum uğultuyu fark etmeyelim diye eğlenceli, ilgi çekici, değişik hikayeleri anlatır bize. Meksika’ya nasıl geldiğini anlatır, İspanyol sürgünü şair dostlarından, Edebiyat Fakültesinin dedikodularından, Meksiko’nun bohem edebiyat dünyasından bahseder. Bir mitolojik hikaye ve nereye koyacağımızı bilemeyeceğimiz birkaç anekdot daha katar araya: Düşe benzeyen gerçekler, gerçeği andıran düşler. Yaklaşan kanın kokusu sızmaz anlatıya.

Hava kan kokusuyla lekelendi.
Acı ve utanç kapladı dört yanı.

Tılsım’da kurgu gerçeğin içine yerleşir. Kurmaca olaylar gerçek zamanın ve karakterlerin içine dağılır. Biz okurlar zamanın bir koridorundan geçeriz ve gerçekle kurguyu süzmekte zorlanırız. Kitapta karşılaştığımız tüm isimler gerçekte vardırlar. Hikayenin geçtiği tarihlerde o şehirde yaşıyordurlar. Ama anlatılanlar gerçek midir, orası muamma. Bu muamma, okuru sürekli bir şüphe halinde bırakır. Gerçekle kurgu arasında gider geliriz.

Acılı ve hazin oldu talihimiz.
Bizimle öğretildi kötü kader.

Bir de meseleyi daha karmaşık hale getiren, gerçek kişiler olup isim değiştirerek Bolaño’nun önceki kitaplarından gelenler vardır: Kitabın yazarına karşılık gelen Arturo Belano gibi ya da kitabın anlatıcısı Auxilio yahut Bolaño’nun kitabını ithaf ettiği şair arkadaşı Papasquiaro’ya karşılık gelen ve bir ara görünüveren Ulises Lima gibi. Üçünü de Bolaño’nun önceki kitabı Vahşi Hafiyeler’den hatırlarız. Onlarla birlikte yaklaşırız 2 Ekim 1968’te yaşanacak olan acılı ve kanlı Tlatelolco Katliamı’na.

Kalın kerpiç duvarlara çarptık.
Tek mirasımız delik deşik bir ağ oldu.

Zamanla oynar Bolaño. Anlatıcı Auxilio geçmişi düşünür ama onun zihninde geçmiş farklı bir şeydir: “Geçmişi düşünüyordum ama geçmişim şimdiki zamanın, geleceğin ve geçmişin birleşmiş haliydi, hepsi birbirine geçmişti” Yine de bu kadar kolay açıklanabilir değildir Tılsım’ın kurgusu. Mekanla da oynar Bolaño. Auxilio yalnızca zamanda özgürce gezmez. Mekanı da kendisiyle taşır: “Ben anılarımın toplamıydım. Hâlâ fakülte binasındaki kadınlar tuvaletinde yaşıyordum. Gittiğim her yere 1968 Eylül’ünü de beraberimde götürüyordum.”

1968’in Eylül ayına, Edebiyat Fakültesinin kadınlar tuvaletine sıkışmaz anlatı. Auxilio Meksika’ya gelişinden başlar anlatmaya, sonra yavaş yavaş 1968 yılına gelir “ya da 1968 yılı ona gelir.” Zaman, mekan ve anlatıcı sürekli hareket halindedir kitapta. Askerlerin el koyduğu fakültede, kadınlar tuvaletinde mahsur kalır. Orası mekan ve zaman olarak kurgunun merkezidir. Ama Auxilio zamanın içinde gezmeye devam eder. Bu zaman yelpazesi, mitolojik çağlardan, Bolaño’nun ölümüyle yarım kalan romanına adını veren 2666 yılına kadar açılan geniş bir yelpazedir: “Guerrero (caddesi), gecenin o vakti sokaktan çok mezarlığa benzer, 1974’teki veya 1968’deki veya 1975’teki bir mezarlığa değil ama 2666 yılındaki bir mezarlığa” benzer der Auxilio.

Korkuyu kitabın son bölümünün girişinde hissederiz. Auxilio artık karar verdiğinde: “İşte o an dağlardan inmeye karar verdim. Kadınlar tuvaletinde açlıktan ölmemeye karar verdim. Delirmemeye karar verdim. Dilenmemeye karar verdim. Kafama silah dayansa da gerçekleri söylemeye karar verdim.”

Auxilio korkusunu yener ve artık çıkmaya karar verir. Ya da hayır. Auxilio korkusunu yenip bir şeye karar vermez. Sonunda Auxilio’yu tuvalette bulurlar. Olsun, kendini iyi hisseder ve anlatmaya karar verir. Görmeye, katılmaya karar verir. Duymaya, hatırlamaya karar verir. Ama fakülte baskınının devamında 2 Ekim 1968’teki Tlatelolco Katliamı’nı görmez. Ya da görür ama doğu klasiklerine özgü oryantal bir rüyaya benzer (belki korkuyu okura yaklaştırmamak için) hayalle karışık bir şey olarak görür:

Bir şarkı, birlikte yürüyen gençler, bir uçurum. Şarkının kesilmediğini, gençlerin durmadığını, uçurumun korkutmadığını görür. Geriye yalnızca bir şarkı kalır. Onlardan önce söylenmiş, onların söylediği ve onlardan sonra da söylenecek olan bir şarkı. Korkmaktan (ve okuru korkutmaktan) korkan kitabın kahramanı, Meksika şiirinin anası Auxilio’ya da musallat olur şarkı. Ona da bir cesaret bulaştırır, romana adını veren o inanılmaz cesur final cümlesini söyler gerçeklerden ve gelecekten korkmayan o şarkıdan güç alarak.

Belki de bu yazının satırları arasında gezinen şarkı gibi bir şarkıdır o da. Katliamdan yaklaşık 450 yıl önce Aztekler tarafından söylenen ve Tlatelolco Katliamı yaşanınca kitapta da “gerçekten yazıyormuş gibi görünen  tek” şair olarak anılan José Emilio Pacheco tarafından yeniden hatırlatılan o yüzlerce yıllık şarkıya benzer bir şarkı.

 

Tılsım, Roberto Bolaño, Çeviren: Zeynep Heyzen Ateş, Pegasus Yayınları, Aralık 2013, İstanbul . 172 sf.

%d blogcu bunu beğendi: