Halide Edip: Bir Halayık

Haziran 10, 2018

Namaz kılan halayık

Namaz Kılan Halayık, Mihri Müşfik hanım (İstanbul, 1886-New York, 1954).

“(…)

Beşiktaş’a döndüğüm zaman bütün evi heyecan içinde buldum. Yemen’den, biri Abla’ya, biri bana iki halayık gelmişti. Benimkinin adı Reşe idi. Çok güzeldi. Sekizle on yaşları arasındaydı. Habeşlerin huyunun gamlı ve hüzünlü olduğunu işitmiştim. Bir memlekete, hele dilini bilmedikleri bir memlekete, ilk geldikleri zaman çok yadırgıyorlardı. Haminne’nin, piliçlerle Habeşlerin dünyanın en nazik yaratıkları olduklarını söylediğini hatırladım. Reşe anlama merakından çok, korkuyla hepimizin yüzüne bakıyordu.

İlk geldiği akşamı hiç unutmam. Reşe için bir yer ayrılıncaya kadar benim odamda, yer yatağında yatacaktı. Artık Nilüfer de benim odamda yatıyordu. Bir beyaz küçük kız karyolasından, bir kahverengi daha büyük bir kızcağız da yer yatağından başlarını kaldırmış birbirlerine bakıyorlardı.

«–Ne var Nilüfer?»

«–Ben onunla yalnız kalmam abla, korkuyorum. Ya yamyamsa, beni yerse?»

Hepimiz çocukluğumuzda yamyam hikâyeleri dinler, dururduk. Özelliklerinin iki uzun köpek dişi, arkalarında bir kuyruk olduğu söylenirdi. Bu hikâyelere pek inanmamakla birlikte, eğildim Reşe’ye baktım. O da gece kandilinin ışığında sinirli sinirli güldü. Beyaz dişlerini parlatan bu gülüş korkmuş, büzülmüş bir kedi yavrusunun dişlerini göstermesine benziyordu. Nilüfer’e dişlerinin bizimki gibi olduğunu söyledim. O kuyruğu olup olmadığını da yoklamamı istedi, ama onu yapamadım.

İki gün sonra Reşe’yi odamda bir Habeş dansı yaparken buldum. Saçlarını çözmüş, parlak bir yün yumağı gibi tepesinde kabartmış, gözleri ve dişleri pırıl pırıl, kendisi yere çömelmiş bir çekirge gibi durmadan sıçrıyordu, her defasında «Çuçumbi, çuçumbi, çuçumbi, çuçumbi» diye bağırıyordu. Ben de hemen çömelerek onun marifetini yapmak istedim, fakat başaramadım. Galiba bu durumda bu kadar hızlı sıçramak ancak Habeş dizlerine özgü bir marifetti. Sevinçli olduğu zaman hep bu numarayı yapardı. Fakat hüzünlü olduğu zamanlar gözleri tavanda, yanık ve adeta ağlayan bir sesle «Fidefanke, fidefanke, taşa şurururu…» diye Habeş havası söylerdi. Anlamını bir türlü öğrenemedim. Çünkü, Reşe Türkçe öğrendiği zaman Habeşçe’yi unutmuştu. Ama bu havada çocukluk hayatının acı bölümünü sezdirecek bir hüzün vardı. Sonraları, bana esircilerin onu nasıl çaldıklarını, günlerce Habeş ormanlarında nasıl yürüttüklerini anlattığı zaman, hep o ilk türküsünün anlayamadığım kelimelerindeki gamı ve kederi sezerdim. Ben de içime hüzün çöktüğü, hayatımızın hepimize yüklettiği sıkıntıları duyduğum zaman, Reşe’ye bir türkü söyletir, gözlerimi kapar dinlerdim. O «Şurururu» benim için büyülü ve sınırsız bir düzlük, bir denizin mi, yoksa ormanların, yahut insan kalbinin iniltisi mi, diye kendi kendime sorar dururdum.

Reşe Türkçe konuşmaya başladığı zaman, ilk gece odamdaki duygularını bana anlatırdı. Nilüfer’inkilerden başka değildi. Ona da esircilerin onu Yemen’e getirdikleri zaman, birisi beyazların, özellikle İstanbulluların Habeşleri yediklerini söylemiş. Reşe de herhangi bir an kesilip yenilmeyi bekliyormuş. Özellikle Nilüfer’in bidüziye başını yataktan kaldırıp ona baktığını görünce kendi kendine «Uyumamı bekliyor, gözümü kaparsam büyüklere haber verecek, gelip beni kesecekler, yiyecekler» dermiş.

Reşe’nin anlattığı tutsaklık faciası içimi çok yakmıştı. Haminne’nin «Azat kâğıdı» dediği ve kendi halayıklarına verdiği kâğıdın aynını yazdım. «Sakla, kimse artık seni satamaz» dedim. En çok istediği şey kendi başına bir odası olmak ve bana eş giyinmekti. Oda sağlandı, eş giyinme işine aile razı olmadı. Bununla birlikte, ben büyüyüp evlendiğim, kendi başıma ev sahibi olduğum zaman eş giydirmeyi vaat ettim ve sözümde durdum.

(…)”

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar, Atlas Kitabevi, Yedinci baskı, İstanbul, 1985. Sf 88-90. Metinde Abla diye bahsedilen kişi Halide Edip’in genç üvey annesi, Nilüfer de ondan olan küçük kız kardeşi. (Boldlar bana ait.) 

halayık

Halayık, 1873, Pierre Désiré Guillemet (1827-1878)

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: