Halide Edip: Bir Halayık

Haziran 10, 2018

Namaz kılan halayık

Namaz Kılan Halayık, Mihri Müşfik hanım (İstanbul, 1886-New York, 1954).

“(…)

Beşiktaş’a döndüğüm zaman bütün evi heyecan içinde buldum. Yemen’den, biri Abla’ya, biri bana iki halayık gelmişti. Benimkinin adı Reşe idi. Çok güzeldi. Sekizle on yaşları arasındaydı. Habeşlerin huyunun gamlı ve hüzünlü olduğunu işitmiştim. Bir memlekete, hele dilini bilmedikleri bir memlekete, ilk geldikleri zaman çok yadırgıyorlardı. Haminne’nin, piliçlerle Habeşlerin dünyanın en nazik yaratıkları olduklarını söylediğini hatırladım. Reşe anlama merakından çok, korkuyla hepimizin yüzüne bakıyordu.

İlk geldiği akşamı hiç unutmam. Reşe için bir yer ayrılıncaya kadar benim odamda, yer yatağında yatacaktı. Artık Nilüfer de benim odamda yatıyordu. Bir beyaz küçük kız karyolasından, bir kahverengi daha büyük bir kızcağız da yer yatağından başlarını kaldırmış birbirlerine bakıyorlardı.

«–Ne var Nilüfer?»

«–Ben onunla yalnız kalmam abla, korkuyorum. Ya yamyamsa, beni yerse?»

Hepimiz çocukluğumuzda yamyam hikâyeleri dinler, dururduk. Özelliklerinin iki uzun köpek dişi, arkalarında bir kuyruk olduğu söylenirdi. Bu hikâyelere pek inanmamakla birlikte, eğildim Reşe’ye baktım. O da gece kandilinin ışığında sinirli sinirli güldü. Beyaz dişlerini parlatan bu gülüş korkmuş, büzülmüş bir kedi yavrusunun dişlerini göstermesine benziyordu. Nilüfer’e dişlerinin bizimki gibi olduğunu söyledim. O kuyruğu olup olmadığını da yoklamamı istedi, ama onu yapamadım.

İki gün sonra Reşe’yi odamda bir Habeş dansı yaparken buldum. Saçlarını çözmüş, parlak bir yün yumağı gibi tepesinde kabartmış, gözleri ve dişleri pırıl pırıl, kendisi yere çömelmiş bir çekirge gibi durmadan sıçrıyordu, her defasında «Çuçumbi, çuçumbi, çuçumbi, çuçumbi» diye bağırıyordu. Ben de hemen çömelerek onun marifetini yapmak istedim, fakat başaramadım. Galiba bu durumda bu kadar hızlı sıçramak ancak Habeş dizlerine özgü bir marifetti. Sevinçli olduğu zaman hep bu numarayı yapardı. Fakat hüzünlü olduğu zamanlar gözleri tavanda, yanık ve adeta ağlayan bir sesle «Fidefanke, fidefanke, taşa şurururu…» diye Habeş havası söylerdi. Anlamını bir türlü öğrenemedim. Çünkü, Reşe Türkçe öğrendiği zaman Habeşçe’yi unutmuştu. Ama bu havada çocukluk hayatının acı bölümünü sezdirecek bir hüzün vardı. Sonraları, bana esircilerin onu nasıl çaldıklarını, günlerce Habeş ormanlarında nasıl yürüttüklerini anlattığı zaman, hep o ilk türküsünün anlayamadığım kelimelerindeki gamı ve kederi sezerdim. Ben de içime hüzün çöktüğü, hayatımızın hepimize yüklettiği sıkıntıları duyduğum zaman, Reşe’ye bir türkü söyletir, gözlerimi kapar dinlerdim. O «Şurururu» benim için büyülü ve sınırsız bir düzlük, bir denizin mi, yoksa ormanların, yahut insan kalbinin iniltisi mi, diye kendi kendime sorar dururdum.

Reşe Türkçe konuşmaya başladığı zaman, ilk gece odamdaki duygularını bana anlatırdı. Nilüfer’inkilerden başka değildi. Ona da esircilerin onu Yemen’e getirdikleri zaman, birisi beyazların, özellikle İstanbulluların Habeşleri yediklerini söylemiş. Reşe de herhangi bir an kesilip yenilmeyi bekliyormuş. Özellikle Nilüfer’in bidüziye başını yataktan kaldırıp ona baktığını görünce kendi kendine «Uyumamı bekliyor, gözümü kaparsam büyüklere haber verecek, gelip beni kesecekler, yiyecekler» dermiş.

Reşe’nin anlattığı tutsaklık faciası içimi çok yakmıştı. Haminne’nin «Azat kâğıdı» dediği ve kendi halayıklarına verdiği kâğıdın aynını yazdım. «Sakla, kimse artık seni satamaz» dedim. En çok istediği şey kendi başına bir odası olmak ve bana eş giyinmekti. Oda sağlandı, eş giyinme işine aile razı olmadı. Bununla birlikte, ben büyüyüp evlendiğim, kendi başıma ev sahibi olduğum zaman eş giydirmeyi vaat ettim ve sözümde durdum.

(…)”

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar, Atlas Kitabevi, Yedinci baskı, İstanbul, 1985. Sf 88-90. Metinde Abla diye bahsedilen kişi Halide Edip’in genç üvey annesi, Nilüfer de ondan olan küçük kız kardeşi. (Boldlar bana ait.) 

halayık

Halayık, 1873, Pierre Désiré Guillemet (1827-1878)

Reklamlar
Victor Klemperer

Victor Klemperer, 1946. Foto: Abraham Pisarek.

“(…)

17 Mart 1933

Ricarda Huch’un bir kısa romanı var, dindar bir adam bir günahkârı takip ediyor ve Tanrı’nın onu nasıl cezalandıracağını görmek için bekliyor. Boşuna bekliyor. Bazen benim de bu dindar adamın başına gelenlerin aynısını yaşayacağımı düşünüyorum. Gerçekten ama, öylesine düşünülmüş bir şey değil bu: Kendimi bir türlü şu iğrenme ve utanç duygusundan kurtaramıyorum. Kimse bir şey yapmıyor, bir şey söylemiyor; herkes titriyor, herkes saklanıyor. (sf.17)

3 Nisan 1933

Bir gün bir patlama yaşanacak; ama biz belki onu hayatımızla ödeyeceğiz; biz, Yahudiler. (sf.25)

12 Nisan 1933

Güç, sınırsız bir güç var nasyonal sosyalistlerin elinde: yarım milyon silahlı adam, bütün kamu kurumları ve kaynakları, basın ve radyo, yabancılaşmış kitlelerin düşünceleri. Kurtuluşun gelebileceği tek bir yer bile görmüyorum. (sf.30)

30 Haziran 1933

29 Haziran’da bir Reich bakanı (Goebbels Stuttgart’ta) ilk kez resmi bir konuşmada söyledi: Bizimkinin yanında başka partiler izin vermeyiz, Hitler Almanya’nın “mutlak sahibi”dir. (Hindenburg ortadan kalkıverdi). (sf.46)

19 Ağustos 1933

Kitlelerin düşüncesinin gerçekten de Hitler’den yana olduğuna hem inanıyorum, hem inanmıyorum. Fazlasıyla işaret var aksini gösteren. Ama herkes, tam anlamıyla herkes, korkudan ölüyor. Artık ne mektup kaldı ne telefon konuşması, sokakta öylesine edilen herhangi bir söz bile bir ihbar konusu olabiliyor. Herkes ötekinin bir hain ya ajan olmasından korkuyor. Bayan Krappmann bizi Bayan Lehmann hakkında uyarıyor, fazlasıyla nasyonal sosyalist diyor; Bayan Lehmann ise bize büyük bir üzüntüyle erkek kardeşinin “sağlam bir kominist”e bir Rote Fahne nüshası verdiğini ama sonra söz konusu “sağlam komünist” ajan çıktığı için bir yıl hapis cezası aldığını anlatıyor.(sf.62)

15 Şubat 1934

Gerçek kendisi konuşur, yalan ise basın ve radyo yoluyla konuşuyor.(sf.102)

Ancak Almanya’da zekadan (intellect) hiç bu kadar nefret edilmedi.(sf.102)

24 Şubat 1934

Herkesi kandırıyorlar, her birini farklı bir yolla, işte burada yatıyor hükümetin asıl mahareti.(sf.108)

(…)”

Quiero dar testimonio hasta el final, Diarios 1933-1941, Victor Klemperer, Traducción: Carmen Gauger, Editorial Galaxia Gutenberg, Barcelona 2003. 906 págs.

Yahudi bir dilbilimci olan Victor Clemperer (1881-1960) 1920’den beri Almanya’da Dresden Üniversitesi’nde Roman Dilleri öğretim üyesi olarak çalışıyordu. Nazilerin iktidara gelmesinden itibaren peyderpey her şeyini kaybetti. Önce (Birinci Dünya Savaşı’na katıldığı için ve karısı Alman olduğu için) çalışmasına izin verilse de kütüphaneyi kullanması yasaklandı ve diğer öğretim üyelerinin haklarından yoksun bırakıldı. Sonra işi de elinden alındı. Ardından yanlarında çalışan, ev işlerinde onlara yardım eden kadın gitti; çünkü Yahudilerin ari ırktan vatandaşları çalıştırması yasaktı. Sonra kedisi gitti; çünkü Yahudilere evde hayvan beslemek de yasaklanmıştı. Böyle böyle her şeylerini kaybederek ama yine de karısı ari ırktan olduğu için 1945’e kadar kamplara gönderilmeden hayatta kalmayı başararak yaşadılar. 1945’de çember iyice daralmışken, Dresden Bombardımanı sırasında yaşanan kargaşadan yararlanarak ABD güçlerinin kontrolündeki topraklara geçmeyi başardılar.

Klemperer bu yıllar boyunca (1933-1945) tuttuğu günlüklerde Nazi ideolojisinin nasıl biçim aldığını en iyi gözlemleyen ve kayda geçen isim oldu. Yukarıdaki satırlar günlüklerin ilk sayfalarından benim altını çizdiğim bazı tespitler. Bakalım size ne diyecekler? Sonuna Kadar Tanıklık Etmek İstiyorum, Günlükler 1933-1941 ve 1942-1945 diye çevrilebilecek olan 2 ciltlik kitabın Türkçesi yok. Ben İspanyolca çevirisinden okudum. Verdiğim sayfa numaraları yaklaşıktır, İspanyolca elektronik kitap versiyonundan alınmıştır.

Eşek Frizi

Eşek Frizi, Franz Marc, 1911.

Sevgi Soysal

«Kıskanıyorlar hepimizi kıskanacaklar.
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak,
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir.
Birazdan akşam olacak sevgilim.
Bütün heybetiyle akşam olacak.
Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda.
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi.
Bildiğim bir şey varsa.
O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi.
Unutup birden zamanı ve yeri.
Onunla bir günü kutluyorum coşarak.
Onunla bir günü kutluyorum sanki.»

Günlerdir bu dizelerini yineliyorum Edip Cansever‘in. Sessizlik saatlerinden birinde, ranzamda Yeni Dergi okurken, yakaladım bu dizeleri. Yakaladım diyorum, çünkü uzun bir süredir içimde arta kalmış güzelliği korumak için gösterdiğim çabadan öylesine yoruldum ki, dışardaki güzelliklere eski açıklığımı yitirmiş olabilirim.

Günde bilmem kaç kez sayılmak, hazrol durmak, «burda!» diye bağırmak, dikenli teller, tomsonlar ve üniformalar içinde sıkışmış kalmakla törpülenen beğenilerim, edebiyata, mahpushane koşullarıyla pek bağdaşmayan bir meyve gibi bakar oldu.

Kırmızı, sulu bir karpuz dilimini, iyi bir şiirden daha çok düşündüğüm bu günlerde, bu şiirin tadını çakmış olmam bile sevindiriyor beni.

«Voltalarda güzeller.
Millet dışarda karpuz yer,
Parmaklığın ardından,
Sevgi Mümtaz’a gülümser.»

Mektuplarımın sonuna böyle dörtlükleri yazarak oyalandığım bugünlerde, Edip’in şiiriyle karşılaşmak, uzun süredir aç kalmış birinin kuşkonmazla doymağa kalkışması gibi. Olsun. Yıldırım Bölge’deki günlerimi bir şiirle noktalamak istiyorum.

*

29 AĞUSTOS 1972

Demir kapı açıldı. «Sevgi Soysal, hemen hazırolun sivile gideceksiniz!» dediler; bağrış çığrış arasında hazırlandım, ve Yıldırım Bölge’den ayrılırken, bunca zamandır ilk kez ağladım. Eşyalarım, üstüm başım arandıktan sonra cipe bindirildim. Adliye, savcılık ve merkez cezaevi. Koridorlar, koridorlar-bir odaya girip kayboldum. Daktilomu ve radyomu aldılar. Sana vermelerini söyledim. Sonra yine avlulardan geçtik, bir kilit daha açıldı, yüksek duvarlarla çevrili bir avluya indim, dik merdivenlerden. Avluda kadınlar, kadınlar ve her yaşta çocuklar- hayat karşıladı beni. Sonra «Sevgi» diye bir çığlık. Bizim Yıldırım Bölge’den gelme iki kız kardeşle Sevim Onursal koşarak boynuma atıldılar. Öpüştük. Ve yeniden ağladım. Sonra birbirimizi dinlemeden konuştuk bir süre. Ben Yıldırım’dan, onlar buradan anlattık. Konuşurken başımı kaldırdım, tam başımın üstünde, ipe dizilmiş, kurutulan biberleri, patlıcanları gördüm. Uzun bir süredir gördüğüm en güzel manzara.

Dizleri üstünde bebelerini uyutan, ya da emziren kadınları, sövenleri, göbek atanlarıyla, hayatın o güçlü, ezici kahredici de olsa gerçek yüzünü yansıtanları gördüm.

Sonra, «çay» dediler. Çay, biz Yıldırım Bölge sakinleri için tılsımlı bir sözcük.

Nefis demlenmiş çayı içtik. Yatak dengim o sıra geldi. Alt koğuşta 11 kişiyiz.

Dördü Yıldırım Bölge’den, beşi cinayetten, ötekiler kız satma, yaralama. Demli çayları içtim ardarda. Kızma ama, bol bol da cigara. Beynim boşalmıştı, ne tarihleri hatırlıyordum, ne de olayları. Uzun süredir kendimi nasıl sıktığımı, duygularımı bastırdığımı, devamlı ölçülü ve hesaplı olmaya çaba göstermekten çok çok yorulmuş olduğumu anladım. Anlatırken, başım havada, taş gibi yaşamış olduğum olayların, aslında yüreği kaç parçaya bölebilecek yönlerini kavradım ansızın. Ansızın üzülmenin hayatın parçası olduğunu hatırladım, burada, herkesin «ah, of» çektiği, küfredip dövüştüğü, kaderine ağladığı, aslında iç açıcı olmayan bu yerde ben, taş bir heykelden bir canlıya dönüştüm yeniden. Bana burada yeniden «merhaba» diyen hayatı coşkuyla karşıladım ve en kötü yüzüyle de olsa beni yeniden insanca karşılayan, yüksek duvarlarıyla dış dünyadan koparılmış da olsa, içinde hayatı, memleketimi, insanlarımı yeniden bulduğum bu yeri sevdim. Belki de Merkez Cezaevi’ni ilk seven insanım. Ama insan hayata, insanca olana, benim kadar bağlı olup, bundan böylesine koparılmışsa, başka türlü duyamaz. Sonra, adım söylendi.

Kapıya çıktım. Doğan Tanyer, sevindim. İnsan gibi konuştuk. Hayvan kafesinin dışında bir dostla konuştum. Düşün:

İlk kez yaşaran gözlerimi gizlemeye çalışmadım.

Bangır bangır bağıran radyo ve onu bastıran gürültü ortasında, hayat hikayeleri, şimdiye kadar hiç duymadığım küfürler, şarkılar, çocuk ağlamaları, sevilen ve şamarlanan çocuklar arasında, hiç bir şey duymayarak konuştum, konuştum. Her şeyi birbirine karıştırarak ve düşüncelerimi yeniden sıraya dizmeğe çalışarak…

(…)”

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Sevgi Soysal, Bilgi Yayınevi, Ekim 1976, Ankara. Sf. 262-266. Boldlar bana ait.

***

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun son bölümünün epey bir kısmını okudunuz. Kalanını da okumak isterseniz şuradan devam edebilirsiniz. Sevgi Soysal askeri cezaevi olan Yıldırım Bölge’den sivil cezaevi olan Merkez Cezaevi’ne geçişini anlatıyor. 12 Mart darbe idaresi Yıldırım Bölge gibi askeri cezaevlerinde siyasi tutuklulara er muamelesi yapıyor, cezası kesinleşenleri sivil cezaevlerine naklediyordu.

Çiçekler ve Çilekler

Félix Vallotton (1865-1925). Çiçekler ve Çilekler, 1920, tuval üzerine yağlıboya.

Eduardo Galeano

Eduardo Galeano aramızdan ayrıldığında ben Sardes Antik Kenti’nde, Artemis Tapınağı’ndaydım. Montevideo’da sabahtı, Artemis Tapınağı’nda öğleydi. Haberi ise Birgi’de aldım. Ulu Cami’nin duvarına oturmuş kasabayı seyrediyordum. İkindi ezanı okunuyordu. Hastalığını, ağırlaştığını biliyordum, haberi bekliyordum ama yine de bilmediğim bir şeyin beni bilmediğim bir yerimden yaraladığını hissettim.

Bir iş için çıkmıştım o yolculuğa. Yoluma devam ettim. Neredeyse bir hafta yürüdüm durdum. Derelerde, tepelerde, sokaklarda, alanlarda, köylerde, kasabalarda, su kenarlarında, ormanlarda, zeytinliklerde, gölgede ve güneşte saatlerce yürüdüm. Ama onu size anlatabileceğim hiçbir kelimeyle karşılaşmadım, belki de bilerek kaçtılar, karşılaşmak istemediler benimle…

“Acı susarak söylenir” derdi Eduardo Galeano. Aynı cümleyi yeniden, bir kez daha, daha iyi söyledi giderken.

***

***

Yukarıdaki video Eduardo’nun evine taziyeye gitmek isteyenler için. İspanya’dan iki büyük ozanın, Joan Manuel Serrat ve Joaquín Sabina’nın hikayesinin anlatıldığı “El símbolo y el cuate” filminden bir parça. 2013 yapımı belgeselde ikili Galeano’nun Montevideo’daki evine konuk oluyorlar. Galeano iki küçük öykü anlatıyor konuklarına.

Birisi Barselona’daki sürgün günlerinden, ziyarete gittiği evin küçük kızıyla olan sohbeti. Küçük kız Galeano’ya ne iş yaptığını soruyor. Yazıyorum, diyor. Ne yazıyorsun?, diye soruyor küçük kız. Kitap yazıyorum, diyor. Ben kitapları sevmiyorum, diyor ufaklık, şarkıları seviyorum ben, kitaplarda sessizce duruyor kelimeler ama şarkılarda hep uçuşuyorlar.

İkincisi duvardaki tablonun hikayesi. Galeano; tabloyu kendisine Venezuela’dan ressam dostu Vargas’ın hediye ettiğini söyler ancak ülkedeki ve kıtadaki en büyük petrol yatağının bulunduğu Cabimas’ta doğup büyüyüp ölen ressam Vargas’ın çizdiği rengarenk, hayat dolu tabloyla Cabimas’ın hiç alakası yoktur. “Tek bir yeşil ot bile göremezsin orada” der Galeano. Buna rağmen ona “Sen gördüğüm en gerçekçi ressamlardansın Vargas” dediğini anlatıyor Galeano konuklarına “Sen içinde yaşadığın gerçekliği değil ihtiyacın olan gerçekliği resmediyorsun. Bu da çok değerli bir gerçekçiliktir.”

EDUARDO GALEANO - MARIO BENEDETTI

19 Aralık 1907 tarihini taşıyan bir Halkapınar kartpostalı; önde su derleme yapısı

“(…)

Şu İzmir’in garip bir füsunu var.” demişti, “her saat bir başka renge giriyor; hoşa gitmek için kâh ipeklere kâh tüllere bürünen şuh bir kadın gibi. Acaba, içimi gıcıklayıp duran şehvanî hisler bu benzeyişten mi geliyor? Hele şu denize bak. İstanbul’da deniz bu kadar canlı, bu kadar hareketli midir? Ben, şimdi, unuttum bile İstanbul’u. Halbuki, bir zamanlar, oradan başka bir yerde yaşayamam sanırdım. Ya manzaraları mı diyeceksin? Bırak canım; İstanbul manzaralarının en âlasını profesyonel bir fotoğrafçının çektiği boyalı kartpostallarda da bulabilirsin. İzmir’de ise şu deniz, şu ufuklar, şu karşı sahiller dâhi bir ressamın kendi ruhundan bir şeyler katarak meydana getirdiği tablolar gibidir. Geçen gün, civarda, Halkapınar denilen bir yere gitmiştim; Suların, ağaçların, kuşların nasıl dile geldiğini ben orada gördüm.”

Oysa benim bildiğim Halkapınar, ara sıra birkaç leyleğin, kıyıları cılız sazlarla çevrili su birikintilerine konduğu bir kırdan ibaretti. Ama, gel gör ki, kısa bir zaman sonra, Ahmet Haşim o yarı çıplak kırdan Göl Saatleri’nin çiçeklerini derleyecekti ve o leylekler:

Kenarı âba dizilmiş sükûn ile bekler
Füsûnu mâna dalan pür hayâl leylekler

olacaktı ve şair o cılız sazlara bakarak:

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam

diyecekti.

(…)”

(Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s.115-119, 1969) Türk Dili, Anı Özel Sayısı, Cilt XXV Sayı 246, 1 Mart 1972, Ankara, s.615.

Bunları ismi kaynakçada belirtilmeyen Yakup Kadri Karaosmanoğlu anlatıyor. Haşim’in İzmir ve İstanbul’u kıyaslarken sarf ettiği cümlelerine katılmıyorum elbette, sadece bana abartılı geldikleri için altlarını çizdim. Şiir alıntılarının öncesindeki linkleri tıklayarak şiirin tamamını okuyabilirsiniz. Halkapınar’ı merak edenler şu yazıya başvurabilirler. İyi okumalar…

Hieronymus Bosch

yilmaz guney 1972

“(…)

«Düşündüklerim ve yaptıklarım arasında büyük çelişkiler vardı. Yoksul halkımızdan söz ediyor, onun mutluluğu için elimden gelen her şeyi yapacağıma inanıyordum. Fakat pis bir burjuva gibi yaşıyordum ve çevremi saran pisliği yırtacak gücü bulamıyordum. Bataklığın ortasındaydım; kıpırdadıkça batıyordum. Gece gündüz içki içiyordum, kumar oynuyordum. Ve İstanbul’un sayısız kumarbazlarından biriydim, hep de kaybediyordum…

İnsanın kendisiyle, kendi gerçekliğiyle baş başa kalması, eksikliklerini, zaaflarını, sahtekârlıklarını fark etmesi, ilk başlarda büyük sarsıntılara yol açıyordu. Gerçeğin amansız ağırlığı altında eziliyordum. Sıtma nöbetine benzer bir nöbet sarıyordu bedenimi. O anlar, en güçsüz, en dayanaksız anlarımdı. Kabuk değiştiren bir «böcük» gibiydim. Düşündükçe, günler günleri doğurdukça, eski bilincimin çözüldüğünü, putların tek tek sarsıldığını, büyük gürültülerle yıkıldığını görüyordum. Yeni bir insanın, yeni bir bilincin doğuşunu müjdeleyen sancılardı bunlar.

Sarsıntı ilk adımdır. Geçilecektir sarsıntı sarsılarak. Sağlıklı bir insana, sağlıklı düşünceye, mantığa deneylerden geçerek, adım adım, her adımı yoğurarak, bilerek, bileyerek, egemen güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel, bilimsel işgali altında bulunan bilinci ve mantığı değiştirerek varılacaktır.

Bir sabah, «Hazırlan gidiyorsun!» dediler.

Hazırlandım.

Kırk gün kalmıştım hücrede; tadına doyulmaz kırk uzun gün.

Yüreğimin üzerinde biraz endişe, biraz korku, bir sevinç ve hüzün vardı. Nereye götürüleceğimi bilmiyordum. Saçlarım bir, bir buçuk santim kadar uzamıştı. Bir cipe bindirdiler beni. Selimiye’nin öbür yakasına, Ankara yoluna bakan yüzüne götürdüler. Bir sandalyeye oturtup saçlarımı, sıfır numaraya vurdular.

(…)”

Hücrem, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yayınları, Eylül 1975, İstanbul. Sf.43-44.

“(…)

Uzaktan bir grup kadının bana doğru geldiğini gördüm. Elbiselerindeki renklerin saçtığı neşeden Kürt olduklarını anlıyorum. Bitki kökleri çıkarıp, ot toplamakla meşguller. Benim gelip etrafıma daire şeklinde oturarak dinlenmelerini istediğim yere doğru dümdüz ilerliyorlar.

Bu Kürt kadınlar neşeli oldukları kadar güzeller de. Parlak renkler giyiyorlar, başlarında parlak turuncu örtüler var, entarileri yeşil, mor ve sarı renklerde. Uzun boylular ve başları yukarıda uzağa bakarak yürüyorlar, onları böyle muhteşem gösteren de bu. Bronz rengi yüzlerinde düzgün yüz hatlarına sahipler, kırmızı çeneli ve genel olarak mavi gözlüler.

Kürt erkekler ise çoğunlukla Lord Kirchener’in ben çocukken kreşte asılı renkli portresindeki gibiler. Kırmızı tuğla gibi bir yüz, koca kahverengi bıyıklar, mavi gözler, savaşçı ve mağrur bir hava!

Dünyanın bu parçasında Arap köyünden çok Kürt köyü var. İki halkın insanları da aynı yaşam tarzına sahip, aynı dine mensuplar ama Kürt kadınlarıyla Arap kadınlarını hiçbir zaman karıştırmazsınız. Arap kadınlar istisnasız sessiz ve çekingenler, onlarla konuştuğunuzda başlarını başka yöne çevirirler ve eğer size bakacak olurlarsa, bunu uzaktan yaparlar. Uzaktan yarım gözle bakarken, mahcup gülümserler. Çoğu zaman siyah ve koyu renk elbiseler giyerler. Ve hiçbir Arap kadın bir erkeğe yanıt veremez. Farklı olarak, Kürt kadınlar kendi düşüncelerini söylemekte tereddüt etmiyorlar, erkekler kadar iyi olduklarından şüpheleri yok, hatta daha iyi olduklarından! Sabah evlerinden çıkıyor ve ilk karşılaştıklarıyla şakalaşmaya başlıyorlar ve günleri çoğunlukla neşe içinde geçiyor. Kocalarına karşı gelmekten çekinmiyorlar. Kürtlerle daha önceden alışverişi olmayan Cerabluslu işçiler büyük şok içindeler:

“Saygıdeğer bir kadınla kocasının birbirlerine böyle bağırdıklarını duyacağım hiç aklıma gelmezdi. Utançtan yerin dibine geçtim.”

Bu sabah benim Kürt kadınlarım yapmacıksız bir ilgiyle inceliyorlar beni ve hakkımda müstehcen yorumlar yapıyorlar. Halleri çok arkadaşça, beni işaret ediyor ve gülüyorlar, sonra bana sorular soruyorlar, ardından iç çekip başlarını sallayarak dudaklarını ısırıyorlar. Bunlarla bana açıkça şöyle diyorlar:

“Ne yazık, birbirimizi anlayamıyoruz!”

Elbisemin eteklerini bir ucundan tutup dikkatle inceliyorlar. Kol yenimi çekiştiriyor ve kabarıklıkları gösteriyorlar. Ben Hoca’nın mı karısıyım? Başımla onaylıyorum. Sonra bana ardı ardına bir sürü soru soruyorlar, sonra vereceğim yanıtları anlayamayacaklarının farkına vararak gülmeye başlıyorlar. Söylemek bile gereksiz, doğurduğum çocuklar ve yaptığım düşükler hakkında her şeyi bilmek istiyorlar.

Sonra bana topladıkları otların ve yaprakların neye yaradığını açıklamaya çalışıyorlar. Beyhude bir çaba! Yeniden bir toplu gülüşme. Ayağa kalkıyorlar, gülümsüyorlar ve yine kendi aralarında konuşup gülüşerek uzaklaşıyorlar. Bana parlak canlı renklerden bir buket çiçeği hatırlatıyorlar. Çamurdan evlerde, belki de ancak birkaç parça kap kacakla, yaşıyorlar ama neşeleri ve gülüşleri çok sahici, çok içten. Rabelais’e özgü bir parça alaycı neşeyle yaşamayı hoş buluyorlar. Bu kadınlar güzeller, güçlüler ve hayat dolular.

(…)”

Tepe Sialk MÖ 5000

Agatha Christie ikinci eşi arkeolog Max Mallovan‘la 1930 yılında Irak’ta Ur antik kentine yaptığı bir gezide tanıştı ve ardından ölümüne dek süren evliliklerinin ilk yıllarında (1930-38) daha güneydeki Ur ve Ninova‘nın dışında Yukarı Habur Havzasındaki Tell Arpachiyah, Tell Chagar Bazar, Tell Brak höyüklerindeki kazılara da birlikte katıldılar. Christie daha sonra Mezopotamya’da kazılarda geçen bu yılları, Come, Tell Me How You Live isimli kitabında anlattı. Yukarıdaki metin bu kitaptan alıntıdır. Boldlar bana ait.

Bu metne çeviri demek doğru olmaz, sanırım. Çünkü ben metnin Fransızcasını buldum, çeviri programlarından İngilizce ve İspanyolca çevirilerini aldım. Cümle cümle karşılaştırarak, arada tahmin ederek ya da yorumlayarak bu metne ulaştım. Şöyle söylemek daha doğru; kitabın bir yerinde yaklaşık olarak böyle bir metin olması lazım.

Elde kitap olmadığı için hangi sayfalarda olduğunu yazamıyoruz ama hangi yörede olduğunu da yazamıyoruz. Yukarı Habur havzası (ve 1935-38 yılları arasında) olduğu kesin ancak Tell Brak mı, Tell Chagar Bazar mı, Tell Arpachiyah mı, kitabı okumadan söylemek zor. Aşağıdaki figürler ise ilk olarak Max Mallowan tarafından Tell Brak’taki Göz Tapınağında ortaya çıkarılan ve British Museum’da korunan meşhur ve gizemli Tell Brak göz figürleri

(…)

Adamın cesedi Ankara’da Kavaklıdere semtinde bir apartmanın girişinde bulunmuştu. Üzerinde eski bir palto vardı. Girişte yere oturmuş, radyatöre sırtını dayamış ve orada öylece ölüp kalmıştı. Bir tuhaflık vardı adamda. Yüzü ipince ve karakuruydu, ama vücudu şişman gibi gözüküyordu. Apartmanın girişinde cesedi soyup da üzerinde inceleme yapılamayacağı için morga kaldırmıştık.

Mermer otopsi masasının üzerinde sırtüstü yatan cesedin önce giysilerini çıkarmak gerektiğinden ve ölü katılığı oluştuğu için kollarını bacaklarını oynatarak bunu çıkarmak olanağı bulunmadığından otopsi yardımcısı makasla kesmeye başladı. Paltonun altındaki ince bir gömlekten sonra kat kat gazete kağıdı çıktı karşımıza. Bunlarla adam bacaklarına varıncaya kadar sarmıştı. Zaman içinde gazeteler vücudun kıvrımlarına tam bir uyum sağlayarak bir Mısır mumyasını sarıp sarmalayan sargılara dönüşmüştü. Ter ve pislik gazeteleri iyice birbirine yapıştırmış olduğundan tümü birden bir kalıp gibi çıktı. Şimdi adam otopsi masasının üzerinde çıplaktı ve artık o şişman görünüşten hiçbir iz kalmamıştı. Karşımızda karnı içine çökmüş, kemikleri derisinden fırlayacakmış gibi duran ve çocukların çizgilerden yaptıkları insan resmine benzeyen bir yaratık vardı.

Otopsi sonucuna göre ölüm nedeni açlıktı.

Bu benim gördüğüm ilk açlıktan ve yoksulluktan ölen insandı.

(…)”

Bir Savcının Not Defterinden, Çetin Yetkin, Ümit Yayıncılık, Ankara, Temmuz 1994. Sf.16-17.

Ben Ankara’da savcılık görevine atandığım günlerde 12 Mart (1971) muhtırası verildi” diye yazar Çetin Yetkin kitabında. Yukarıda aktardığımız vaka da gördüğü ilk açlıktan ölüm olduğuna göre 1970’lerin ilk yılları diyebiliriz kabaca tarih için.

Fotoğraflar Şilili kadın fotoğrafçı Paz Errázuriz’e ait. Errázuriz’in fotoğraflarına web sitesinden ulaşabilirsiniz.

Paz Errázuriz'in "Infartos del alma"  serisinden

“(…)
[Jean] Améry gibi ben de Lagere, inançsız birisi olarak girdim ve inançsız birisi olarak özgürlüğe kavuşup, bugüne dek öyle yaşadım; tam tersine, Lager deneyimi, onun korkunç adaletsizliği, inançsızlığımı pekiştirdi. Herhangi bir ilahi takdiri ya da aşkın adaleti kavramamı engelledi, bugün de engelliyor. Neden ölmek üzere olan insanlar hayvan vagonlarında taşınmıştı? Neden çocuklar gaz odalarında öldürülmüştü? Ancak (gene bir tek kez) teslim olmanın, duada bir sığınak aramanın çekiciliğine kapıldığımı itiraf etmeliyim. Bu, 1944 yılının Ekim ayında, ölümün açıkça çok yakın olduğunu algıladığım tek anda olmuştur. Elimde bana ait kartla, çıplak arkadaşların arasına sıkışmış, kendim de çıplak, bir bakışta ya hemen gaz odasına gönderilmem gerektiğine ya da henüz çalışacak kadar güçlü olduğuma karar verecek ‘komisyon’un önünden geçmeyi beklediğim an. Bir an için yardım ve sığınak isteme gereksinimi duydum; sonra yansızlık, duyduğum kaygıya üstün geldi; maçın sonunda ya da maçı kaybetmek üzereyken, oyunun kurallarını değiştiremezsin. O durumda dua etmek saçma olmakla kalmayacak (hangi hakkı arayabilirdim? Ve kimden?), aynı zamanda bir küfür, bir müstehcenlik, inançsız bir kişinin olamayacağı denli inançsızlık olacaktı. Dua etme isteğini silip attım: aksi takdirde hayatta kalmam durumunda bundan utanç duyacağımı biliyordum.
(…)”

Primo Levi, Boğulanlar Kurtulanlar, Çeviren: Kemal Atakay, Can Yayınları, 1996, İstanbul, Sf. 121-122. (Boldlar bana ait).

Mauthausen - ispanyol cumhuriyetçiler

İspanyol Cumhuriyetçilerden bir grup, Kamptan (Mauthausen) kurtuldukları halleriyle, tarih 6 Mayıs 1945. Kısa zaman içinde hepsi öldü.

HijaDeDios

Küçük bir kızken, şu fanatizm meselesine pek aklım ermezdi. Normal bir hayatımız vardı. Babam bazen okula beni almaya gelirdi. Kız arkadaşlarım sık sık bizim eve oynamaya gelirler ama babamın ne iş yaptığını bile bilmezlerdi. Arada bazı babaların buluşup benim babamı görmeye geldikleri de olurdu ama öyle başka bir dünyadan gelmişler gibi değil.

Bir keresinde babamdan beni alışveriş merkezine götürmesini istedim. O böyle bir şeyi duymak bile istemiyordu. Ağlamaya başladım, kapris yaptım, beni götürmek istememesinin kötü bir şey olduğunu düşünüyordum. O kadar ısrar ettim ki, sonunda kabul etti. Alışveriş merkezine girmemizle beraber inanılmaz bir kargaşa başladı. Çığlıklar, koşuşturmalar…

İnsanlar çıldırmış gibiydiler. Benim alışveriş yapmak istediğim bir mağazaya sığındık ama insanlar babamı görmek için vitrinlere üşüştüler. Neredeyse mağazanın camları içeri girmek isteyen insanların baskısı yüzünden yıkılacaktı! “Anladın mı neden seni alışverişe getirmek istemediğimi?” dedi babam bana. O gün, orada anladım onunla yapılamayacak şeyler olduğunu.

(…)

Hayatım boyunca insanların sayısız farklı tepkilerini gördüm: Arabasından inip bir anda ağlamaya başlayan koca koca adamları. Ya da frene basıp şoka giren ve uzun süre hiçbir şey diyemeden babama bakakalanları. Ya da arabayı istop edip sonra heyecandan bir türlü çalıştıramayanları.

Bir keresinde babamla stadyuma gidiyorduk, babam camı indirmişti. Yanımızda baştan sona Boca Juniors çıkartmalarıyla kaplı bir motosiklet belirdi. Motorun direksiyonunda bir adam vardı, arkada karısı ve aralarında oğulları. Çıkartmalar babamın hoşuna gitmişti, onlara korna çaldı. Adam, babamın babam olduğunu fark edince, direksiyonu falan bırakıp bir anda ağlamaya başladı. Neredeyse tüm ailesini öldürecekti! Çıldırmıştı!

(…)

Gittiğim her yerde bana babamla ilgili bir hikaye anlatılır. Herkesin mutlaka onunla bir hikayesi vardır (ya da hikayeler uyduracak kadar yetenekliler, bilmiyorum).

(…)

“Baban İngilizlere o golü atınca babamla ben ayağa fırlayıp birbirimize sarıldık ve ağlamaya başladık. Bu, benim babamla birbirimize sarıldığımızı hatırladığım tek andı ve senin baban sayesinde oldu. Onu hayatım boyunca minnetle hatırlayacağım.”

(…)

Babam maça çıktığında, maç başlamadan önce rakip takımın bütün oyuncuları gelip babamdan maç sonunda formasını kendileriyle değiştirmesini isterdi. Babam hepsine tamam, derdi. Bazen bunu strateji olarak da kullanırdı: Diğer takımın en iyi birkaç oyuncusuna birden özellikle söz verirdi; ikinci yarının sonlarına doğru onları kendi yakınında tutmak için. Böylece takım arkadaşı diğer oyuncuların üzerindeki markajı hafifletirdi. Adamlar babama yakın olup maç sonunda formasını almak için, tutmaları gereken oyuncuları bırakırlardı, inanabiliyor musun?

(…)

Aklım erdiğinden beri, bana babamla ilgili inanılmaz şeyler anlatıldı. Alıştım artık ama içlerinden en kötüsü şuydu. Fanlarından biri bana şöyle dedi: “Sana dokunabilir miyim? Sen Tanrının bir spermisin!”

****

Geçtiğimiz günlerde Arjantin’de efsane futbolcu Diego Armando Maradona’nın kızı Dalma Maradona’nın kitabı yayınlandı: Tanrının KızıAile albümünden fotoğraflar, çizimler ve Dalma’nın babasıyla ilgili hatıralarından oluşan kitaptan bazı bölümler Arjantin gazetesi Página 12’nin haftasonu eki Radar’da yayınlandı. Siz de o yazıdan kısa bir seçki okudunuz. (Boldlar bana ait) 

maradona

%d blogcu bunu beğendi: