şirin-tekeli-portre

Şirin Tekeli (1944-2017). Tarih (muhtemelen) 2016 Baharı, yer (muhtemelen) Bodrum. Kaynak: 5harfliler. com

“(…)

YAZKO çevresindeki bilinç yükseltme grubunuz nasıl oluştu?

Üniversiteden istifa ettikten sonra, muhtemelen Stella’nın (Ovadia) önerisiyle Mustafa Kemal (Ağaoğlu) bana ilk iş teklifini yaptı: YAZKO için bir kadın dergisi çıkarmak ve kadın dizisi hazırlamak. Tek başıma böyle bir şey yapamayacağım için bu konularda bilgili olan kadınlara haber verdik. Ben TÜMAS’tan tanıdığım Gülnur’u (Savran) ve benimle tez yazmak için gelmiş olan Yaprak’ı (Zihnioğlu); Stella, Ferai’yi (Tınç) ve Şule’yi (Aytaç), YAZKO’da çalışan Zeynep Avcı ise Günseli’yi (İnal) gruba dahil etti.

Stella ve Zeynep çeviri grubunda yer almadılar ve biz altı kadın toplandık. Dergi çıkarmaya başlamadan önce bizim feminizmi öğrenmemiz lazım diyerek yola çıktık. Nasıl öğreneceğiz? Bir kitabı çevirerek öğrenmeye karar verdik. Herkes evindeki kitapları getirdi. İyi bir başlangıç olacağını düşündüğümüz Juliet Mitchell’in Kadınlık Durumu’nu çevireceğimiz ilk kitap olarak seçtik. Kitabı çevirirken de feminist literatürün terminolojisini öğrendik. Üzerimizde feminizmi Türkçeleştirmek sorumluğu vardı. Bu yüzden her kavramı nasıl çevireceğimiz üzerine uzun tartışmalar yaptık. Mesela, “male dominance” bu kavramlardan biriydi. Sosyolojide ataerkillik diye bir şey var fakat tamamen feminizmin atfettiği patriyarka, erkek hegemonyası içeriğinden boşaltılmış şekilde kullanılıyor. Ben itici bile gelse patriyarka kavramını kullanmamız lazım, ataerkillik dersek güme gider diye düşünüyordum. Nihayetinde kitapta patriyarka olarak çevirmeye karar verdik.

‘Gender’ üzerine tartıştığımız bir diğer kavramdı. Ben cins denilmesinden yanaydım ama daha sonraki kuşaktan arkadaşlar, toplumsal cinsiyet dediler ve bu kavram öyle yerleşti.

Gender’ın toplumsal cinsiyet olarak çevrilmiş olmasını bugün de sorunsallaştıranlar var. Siz neden cins olarak çevrilmesi gerektiğini düşünüyordunuz?

‘Çünkü cins, hukuk sistemine girmiş bir kavram, cins eşitliği diye bir şey var. Dolayısıyla gender kavramını esas karşılayan kavram cinstir. Fakat, belki de hepimizin karşı çıktığı yeni anayasada bu kavram bulunduğu için başka arkadaşlar toplumsal cinsiyet dediler. Bence hiç gereği yok. Cins zaten toplumsal bir şey. Toplumsal cinsiyet demek bir şey kazandırmıyor aslında. Gender tek bir kelime ve toplumsal cinsiyet onun çarpıcılığını kaybettiriyor diye düşünüyorum.

Üzerine tartıştığınız başka hangi kavramlar vardı?

Aklıma gelen bir diğer tartışma da “the personal is political” üzerine olandı. Kişisel olan politik midir yoksa siyasi midir? Kişisel olan mı, özel olan mı? Ben, “özel olan siyasidir” demekten yanaydım, zira Fransızca’da kavram “la vie privée est politique” diye kullanılıyordu. Ama sonunda “kişisel olan politiktir”de karar kılındı yanılmıyorsam. Çevirdiğimiz kavramların bir çoğu yerleşti, bazıları ise zamanla değişti. Örneğin, bizim bilinç yükseltme dediğimiz şeye şimdiki genç feministler farkındalık çalışması diyorlar. Her kavram günlerce tartışıldı. Çok verimli, son derece birbirimize yaklaştıran, güç kazandıran bir süreç oldu. Dolayısıyla tartışmaktan dergi çıkarmaya ve kadın dizisi hazırlamaya bir türlü gelemedik (Gülüyor), Juliett Mitchell çevirisini de yayınlayamadık ama kendi kadınlık durumlarımızı ve feminizmi konuştuğumuz, adını da sonradan koyduğumuz bir bilinç yükseltme grubu olduk.

(…)”

Bundan neredeyse 1 yıl önce, 30 Haziran 2016’da 5harfliler.com’da Esen Özdemir imzasıyla yayınlanan uzun ve keyifli söyleşiden çeviri, dil ve feminizme dair kısa bir bölümü alıntıladım. Söyleşinin tamamını şuradan okuyabilirsiniz. Sorular haricindeki boldlar bana ait. 

Reklamlar
tinawi-1

Abla & Sheibub, Abu Subhi Al Tinawi.

“(…)

O zamana kadar, Suriye’deki Arap milliyetçiliği, yabancılar elinde bir siyasal manivela gibi kullanılmıştı. Milliyetçiliğin, bütün zaman için, uygar insanlar arasında var olacağına inanıyorum. Fakat aynı zamanda bu güzel idealin herhangi siyasal amaca âlet edildiği zaman, en korkunç ve vahşî bir durum alması ihtimaline de inanıyordum ve hâlâ da bu inancım sürmektedir. Bence Türkiye’nin Arapları herhangi yabancı kültürden fazla Arap kültürüne bağlaması gerekti. Ama, aynı zamanda Türk devletinin çeşitli ve karşıt ögelerini birleştirmek için Türk kültürünü ve dilini öğrenmesi de gerekliydi. Bunu da devletin açacağı yeni okullar verebilirdi. Yine inanıyorum ki, Arap ulusu bir gün tam özgürlüğünü alırsa, iktisadî, coğrafî ve hatta dinî kültür bakımından Türklerle uygarlık ve barış yolunda el ele yürüyecektir. Bugün Lübnanlı misafirlerin uyandırdığı ilgiyi gördüğüm zaman, «Acaba o yolun başında mıyız?» diye kendi kendime soruyorum.

1914 yılında, parlamentomuzda Arap mebusları da vardı. Fakat, anayasadaki bütün haklara ve sorumluluklara katılmalarına karşın bir türlü Arapları kendimize bağlayamamıştık. Bana öyle geliyor ki, Türkiye, öğrenim yönünü ve yönetimini hesaplarken, gelecekte kendisiyle işbirliği yapabilecek bir özgür Arap diyarını ve ulusunu göz önünde tutması gerekti. Arapları sonuna kadar yönetimimiz altında tutabilmek amacından tamamıyle vazgeçmelidir. Türkler, Arap dünyasına, Anadolu’dan çok fazla emek ve para harcadılar. O topraklarda Türk kanı döktüler. Fakat Araplar memleketlerini savunan Türkiye’yi istemiyorlardı. Çünkü Türkiye özellikle öğrenim ve yönetimde gerekli anlayışı aşılamayı başaramamıştı.

Otel Bassoul’da Albay Fuat Bey bizi birkaç kere ziyaret etti ve hâlâ hatırladığım konuşmalar yaptı. Fuat Bey kudretli bir kaleme sahiptir; aynı zamanda bazı yazıları (özellikle Yemen’le ilgili olanları) birer sanat eseridir. Kendisinin aynı zamanda Aliye divanı kararlarına karşı olduğunu işitmiştim. Kendisine bu kararlar hakkında fikrini sordum. «Acaba Arap milliyetçileri yönetimi Türkiye’den Fransızlara geçirmek için mi harekete geçmiş, ihtilâl ve isyan hazırlamış, yoksa gerçek amaçları özgürlük müydü?» anlamında bir soru sordum. Cevapları bu hususta Cemal Paşa’nın düşüncelerinin aynını belirtiyordu. Türkiye’nin amacının savaşı kazanmak olduğunu söyledikten sonra eğer Aliye divanı harbinin kısa süren tethişi olmazsa, ordumuzun ilk aylarda Suriye’den çekilmek zorunda kalacağını anlattı. Arap milliyetçilerinin hepsinin eseri mi, yoksa gerçek amaçlarının özgürlük mü olduğunu sorduğum zaman; aralarında gerçek bağımsızlıkçı ve milliyetçi olanlar da bulunduğunu söyledi. Bu gerçek bağımsızlık yanlıları arasında bazılarının ölümünü anlattı. Bir tanesi hakkında söylediği aşağı yukarı şudur:

«Ben Beyrut’a, hükümlerin yerine getirileceği gün geldim. Hükümet konağı karşısında birkaç tanesinin asılmış olduğunu gördüm. Ötekiler gelirken, aralarında vaktiyle yedek subaylık etmiş başı kalpaklı biri vardı. Çok sakindi, sehpaların karşısındaki tahta sıralardan birine oturdu, sırası gelinceye kadar sigara içti. Sonra sehpasını kendi seçti, boynuna ipi kendi geçirdi, son sözü «Araplar için ölüyorum» oldu.

(…)”

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar, Atlas Kitabevi, İstanbul, 1985. Sf. 181-182. Boldlar bana ait.

tinawi

Al Zaher Bibars & Maarouf, Abu Subhi Al Tinawi.

Sevgi Soysal

«Kıskanıyorlar hepimizi kıskanacaklar.
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak,
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir.
Birazdan akşam olacak sevgilim.
Bütün heybetiyle akşam olacak.
Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda.
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi.
Bildiğim bir şey varsa.
O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi.
Unutup birden zamanı ve yeri.
Onunla bir günü kutluyorum coşarak.
Onunla bir günü kutluyorum sanki.»

Günlerdir bu dizelerini yineliyorum Edip Cansever‘in. Sessizlik saatlerinden birinde, ranzamda Yeni Dergi okurken, yakaladım bu dizeleri. Yakaladım diyorum, çünkü uzun bir süredir içimde arta kalmış güzelliği korumak için gösterdiğim çabadan öylesine yoruldum ki, dışardaki güzelliklere eski açıklığımı yitirmiş olabilirim.

Günde bilmem kaç kez sayılmak, hazrol durmak, «burda!» diye bağırmak, dikenli teller, tomsonlar ve üniformalar içinde sıkışmış kalmakla törpülenen beğenilerim, edebiyata, mahpushane koşullarıyla pek bağdaşmayan bir meyve gibi bakar oldu.

Kırmızı, sulu bir karpuz dilimini, iyi bir şiirden daha çok düşündüğüm bu günlerde, bu şiirin tadını çakmış olmam bile sevindiriyor beni.

«Voltalarda güzeller.
Millet dışarda karpuz yer,
Parmaklığın ardından,
Sevgi Mümtaz’a gülümser.»

Mektuplarımın sonuna böyle dörtlükleri yazarak oyalandığım bugünlerde, Edip’in şiiriyle karşılaşmak, uzun süredir aç kalmış birinin kuşkonmazla doymağa kalkışması gibi. Olsun. Yıldırım Bölge’deki günlerimi bir şiirle noktalamak istiyorum.

*

29 AĞUSTOS 1972

Demir kapı açıldı. «Sevgi Soysal, hemen hazırolun sivile gideceksiniz!» dediler; bağrış çığrış arasında hazırlandım, ve Yıldırım Bölge’den ayrılırken, bunca zamandır ilk kez ağladım. Eşyalarım, üstüm başım arandıktan sonra cipe bindirildim. Adliye, savcılık ve merkez cezaevi. Koridorlar, koridorlar-bir odaya girip kayboldum. Daktilomu ve radyomu aldılar. Sana vermelerini söyledim. Sonra yine avlulardan geçtik, bir kilit daha açıldı, yüksek duvarlarla çevrili bir avluya indim, dik merdivenlerden. Avluda kadınlar, kadınlar ve her yaşta çocuklar- hayat karşıladı beni. Sonra «Sevgi» diye bir çığlık. Bizim Yıldırım Bölge’den gelme iki kız kardeşle Sevim Onursal koşarak boynuma atıldılar. Öpüştük. Ve yeniden ağladım. Sonra birbirimizi dinlemeden konuştuk bir süre. Ben Yıldırım’dan, onlar buradan anlattık. Konuşurken başımı kaldırdım, tam başımın üstünde, ipe dizilmiş, kurutulan biberleri, patlıcanları gördüm. Uzun bir süredir gördüğüm en güzel manzara.

Dizleri üstünde bebelerini uyutan, ya da emziren kadınları, sövenleri, göbek atanlarıyla, hayatın o güçlü, ezici kahredici de olsa gerçek yüzünü yansıtanları gördüm.

Sonra, «çay» dediler. Çay, biz Yıldırım Bölge sakinleri için tılsımlı bir sözcük.

Nefis demlenmiş çayı içtik. Yatak dengim o sıra geldi. Alt koğuşta 11 kişiyiz.

Dördü Yıldırım Bölge’den, beşi cinayetten, ötekiler kız satma, yaralama. Demli çayları içtim ardarda. Kızma ama, bol bol da cigara. Beynim boşalmıştı, ne tarihleri hatırlıyordum, ne de olayları. Uzun süredir kendimi nasıl sıktığımı, duygularımı bastırdığımı, devamlı ölçülü ve hesaplı olmaya çaba göstermekten çok çok yorulmuş olduğumu anladım. Anlatırken, başım havada, taş gibi yaşamış olduğum olayların, aslında yüreği kaç parçaya bölebilecek yönlerini kavradım ansızın. Ansızın üzülmenin hayatın parçası olduğunu hatırladım, burada, herkesin «ah, of» çektiği, küfredip dövüştüğü, kaderine ağladığı, aslında iç açıcı olmayan bu yerde ben, taş bir heykelden bir canlıya dönüştüm yeniden. Bana burada yeniden «merhaba» diyen hayatı coşkuyla karşıladım ve en kötü yüzüyle de olsa beni yeniden insanca karşılayan, yüksek duvarlarıyla dış dünyadan koparılmış da olsa, içinde hayatı, memleketimi, insanlarımı yeniden bulduğum bu yeri sevdim. Belki de Merkez Cezaevi’ni ilk seven insanım. Ama insan hayata, insanca olana, benim kadar bağlı olup, bundan böylesine koparılmışsa, başka türlü duyamaz. Sonra, adım söylendi.

Kapıya çıktım. Doğan Tanyer, sevindim. İnsan gibi konuştuk. Hayvan kafesinin dışında bir dostla konuştum. Düşün:

İlk kez yaşaran gözlerimi gizlemeye çalışmadım.

Bangır bangır bağıran radyo ve onu bastıran gürültü ortasında, hayat hikayeleri, şimdiye kadar hiç duymadığım küfürler, şarkılar, çocuk ağlamaları, sevilen ve şamarlanan çocuklar arasında, hiç bir şey duymayarak konuştum, konuştum. Her şeyi birbirine karıştırarak ve düşüncelerimi yeniden sıraya dizmeğe çalışarak…

(…)”

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Sevgi Soysal, Bilgi Yayınevi, Ekim 1976, Ankara. Sf. 262-266. Boldlar bana ait.

***

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun son bölümünün epey bir kısmını okudunuz. Kalanını da okumak isterseniz şuradan devam edebilirsiniz. Sevgi Soysal askeri cezaevi olan Yıldırım Bölge’den sivil cezaevi olan Merkez Cezaevi’ne geçişini anlatıyor. 12 Mart darbe idaresi Yıldırım Bölge gibi askeri cezaevlerinde siyasi tutuklulara er muamelesi yapıyor, cezası kesinleşenleri sivil cezaevlerine naklediyordu.

Çiçekler ve Çilekler

Félix Vallotton (1865-1925). Çiçekler ve Çilekler, 1920, tuval üzerine yağlıboya.

Eduardo Galeano

Eduardo Galeano aramızdan ayrıldığında ben Sardes Antik Kenti’nde, Artemis Tapınağı’ndaydım. Montevideo’da sabahtı, Artemis Tapınağı’nda öğleydi. Haberi ise Birgi’de aldım. Ulu Cami’nin duvarına oturmuş kasabayı seyrediyordum. İkindi ezanı okunuyordu. Hastalığını, ağırlaştığını biliyordum, haberi bekliyordum ama yine de bilmediğim bir şeyin beni bilmediğim bir yerimden yaraladığını hissettim.

Bir iş için çıkmıştım o yolculuğa. Yoluma devam ettim. Neredeyse bir hafta yürüdüm durdum. Derelerde, tepelerde, sokaklarda, alanlarda, köylerde, kasabalarda, su kenarlarında, ormanlarda, zeytinliklerde, gölgede ve güneşte saatlerce yürüdüm. Ama onu size anlatabileceğim hiçbir kelimeyle karşılaşmadım, belki de bilerek kaçtılar, karşılaşmak istemediler benimle…

“Acı susarak söylenir” derdi Eduardo Galeano. Aynı cümleyi yeniden, bir kez daha, daha iyi söyledi giderken.

***

***

Yukarıdaki video Eduardo’nun evine taziyeye gitmek isteyenler için. İspanya’dan iki büyük ozanın, Joan Manuel Serrat ve Joaquín Sabina’nın hikayesinin anlatıldığı “El símbolo y el cuate” filminden bir parça. 2013 yapımı belgeselde ikili Galeano’nun Montevideo’daki evine konuk oluyorlar. Galeano iki küçük öykü anlatıyor konuklarına.

Birisi Barselona’daki sürgün günlerinden, ziyarete gittiği evin küçük kızıyla olan sohbeti. Küçük kız Galeano’ya ne iş yaptığını soruyor. Yazıyorum, diyor. Ne yazıyorsun?, diye soruyor küçük kız. Kitap yazıyorum, diyor. Ben kitapları sevmiyorum, diyor ufaklık, şarkıları seviyorum ben, kitaplarda sessizce duruyor kelimeler ama şarkılarda hep uçuşuyorlar.

İkincisi duvardaki tablonun hikayesi. Galeano; tabloyu kendisine Venezuela’dan ressam dostu Vargas’ın hediye ettiğini söyler ancak ülkedeki ve kıtadaki en büyük petrol yatağının bulunduğu Cabimas’ta doğup büyüyüp ölen ressam Vargas’ın çizdiği rengarenk, hayat dolu tabloyla Cabimas’ın hiç alakası yoktur. “Tek bir yeşil ot bile göremezsin orada” der Galeano. Buna rağmen ona “Sen gördüğüm en gerçekçi ressamlardansın Vargas” dediğini anlatıyor Galeano konuklarına “Sen içinde yaşadığın gerçekliği değil ihtiyacın olan gerçekliği resmediyorsun. Bu da çok değerli bir gerçekçiliktir.”

EDUARDO GALEANO - MARIO BENEDETTI

19 Aralık 1907 tarihini taşıyan bir Halkapınar kartpostalı; önde su derleme yapısı

“(…)

Şu İzmir’in garip bir füsunu var.” demişti, “her saat bir başka renge giriyor; hoşa gitmek için kâh ipeklere kâh tüllere bürünen şuh bir kadın gibi. Acaba, içimi gıcıklayıp duran şehvanî hisler bu benzeyişten mi geliyor? Hele şu denize bak. İstanbul’da deniz bu kadar canlı, bu kadar hareketli midir? Ben, şimdi, unuttum bile İstanbul’u. Halbuki, bir zamanlar, oradan başka bir yerde yaşayamam sanırdım. Ya manzaraları mı diyeceksin? Bırak canım; İstanbul manzaralarının en âlasını profesyonel bir fotoğrafçının çektiği boyalı kartpostallarda da bulabilirsin. İzmir’de ise şu deniz, şu ufuklar, şu karşı sahiller dâhi bir ressamın kendi ruhundan bir şeyler katarak meydana getirdiği tablolar gibidir. Geçen gün, civarda, Halkapınar denilen bir yere gitmiştim; Suların, ağaçların, kuşların nasıl dile geldiğini ben orada gördüm.”

Oysa benim bildiğim Halkapınar, ara sıra birkaç leyleğin, kıyıları cılız sazlarla çevrili su birikintilerine konduğu bir kırdan ibaretti. Ama, gel gör ki, kısa bir zaman sonra, Ahmet Haşim o yarı çıplak kırdan Göl Saatleri’nin çiçeklerini derleyecekti ve o leylekler:

Kenarı âba dizilmiş sükûn ile bekler
Füsûnu mâna dalan pür hayâl leylekler

olacaktı ve şair o cılız sazlara bakarak:

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam

diyecekti.

(…)”

(Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s.115-119, 1969) Türk Dili, Anı Özel Sayısı, Cilt XXV Sayı 246, 1 Mart 1972, Ankara, s.615.

Bunları ismi kaynakçada belirtilmeyen Yakup Kadri Karaosmanoğlu anlatıyor. Haşim’in İzmir ve İstanbul’u kıyaslarken sarf ettiği cümlelerine katılmıyorum elbette, sadece bana abartılı geldikleri için altlarını çizdim. Şiir alıntılarının öncesindeki linkleri tıklayarak şiirin tamamını okuyabilirsiniz. Halkapınar’ı merak edenler şu yazıya başvurabilirler. İyi okumalar…

Hieronymus Bosch

yilmaz guney 1972

“(…)

«Düşündüklerim ve yaptıklarım arasında büyük çelişkiler vardı. Yoksul halkımızdan söz ediyor, onun mutluluğu için elimden gelen her şeyi yapacağıma inanıyordum. Fakat pis bir burjuva gibi yaşıyordum ve çevremi saran pisliği yırtacak gücü bulamıyordum. Bataklığın ortasındaydım; kıpırdadıkça batıyordum. Gece gündüz içki içiyordum, kumar oynuyordum. Ve İstanbul’un sayısız kumarbazlarından biriydim, hep de kaybediyordum…

İnsanın kendisiyle, kendi gerçekliğiyle baş başa kalması, eksikliklerini, zaaflarını, sahtekârlıklarını fark etmesi, ilk başlarda büyük sarsıntılara yol açıyordu. Gerçeğin amansız ağırlığı altında eziliyordum. Sıtma nöbetine benzer bir nöbet sarıyordu bedenimi. O anlar, en güçsüz, en dayanaksız anlarımdı. Kabuk değiştiren bir «böcük» gibiydim. Düşündükçe, günler günleri doğurdukça, eski bilincimin çözüldüğünü, putların tek tek sarsıldığını, büyük gürültülerle yıkıldığını görüyordum. Yeni bir insanın, yeni bir bilincin doğuşunu müjdeleyen sancılardı bunlar.

Sarsıntı ilk adımdır. Geçilecektir sarsıntı sarsılarak. Sağlıklı bir insana, sağlıklı düşünceye, mantığa deneylerden geçerek, adım adım, her adımı yoğurarak, bilerek, bileyerek, egemen güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel, bilimsel işgali altında bulunan bilinci ve mantığı değiştirerek varılacaktır.

Bir sabah, «Hazırlan gidiyorsun!» dediler.

Hazırlandım.

Kırk gün kalmıştım hücrede; tadına doyulmaz kırk uzun gün.

Yüreğimin üzerinde biraz endişe, biraz korku, bir sevinç ve hüzün vardı. Nereye götürüleceğimi bilmiyordum. Saçlarım bir, bir buçuk santim kadar uzamıştı. Bir cipe bindirdiler beni. Selimiye’nin öbür yakasına, Ankara yoluna bakan yüzüne götürdüler. Bir sandalyeye oturtup saçlarımı, sıfır numaraya vurdular.

(…)”

Hücrem, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yayınları, Eylül 1975, İstanbul. Sf.43-44.

sait

“(…)

Sabah erkenden kalkmış, yüzünü yıkarken, birden bir karaciğer kanaması olmuş. Günlerden 9 Mayıs 1954 Pazar.

Sait Faik, 10 Mayıs Pazartesi gece yarısından sonra fenalaşıp 11 Mayıs Salı, sabah üç sularında yaşama gözlerini yummuştur.

Kapıcı ile yukarı çıktım, biraz etrafı toparladım. Şaşkına dönen annesi elindekileri attığı gibi hastaneye koştuğundan darmadağınıktı her yer.

Yazmakta bir sakınca görmüyorum… Lavaboya, oraya buraya sıçramış kanları sildik. Kan bir anda geldiğinden yerleri de temizledik. Yazı masasının üzerini de topladım. Lautreamont’un (Maldoror Şarkıları) kitabını da sildim. O şaşkınlıkla kendini odasına attığından masasının üzeri de dağınıktı. Kısacası, annesinin, gelirse görmeye dayanamayacağı durumu kapıcı ile düzene koyduk. Nitekim hastaneye gittiğimde, bana gizlilikle, evi toparlayıp toparlamadığımı sordu.

Hastane koridorları, odasının önü hareket halindeydi. Öbür koğuşların hemşireleri Sait’i görmeye geliyorlardı. Kendine bakan hemşire öbürlerine anlatmış. Çok şeker bir adam, diyorlardı. Hepsine ayrı ayrı takılmış, şakalar yapmış.

İstanbul tam anlamıyla, hastalığı duyuldukça ayağa kalkmış sayılabilirdi. Ziyaretçiler ardarda geliyor, telefonlar durmadan çalışıyordu. Hastane personeli, biraz da “o adam”ı merak etmekteydi. Böylesi durumlarla çoğu karşılaşmamıştı. Akademisinden, Üniversitesinden, Vilâyeti’nden, Ankara’dan, dört bucaktan herkesi ayağa kaldıran “bu tanımadıkları adam” kimdi…

Bilenlere bir şey anlatmanın söz ya da yazı biçemi (üslubu) ile bilmeyenlere anlatmanın biçemi apayrıdır. Ben burada, daha çok o günlerin uzağında olanlar için, bir kişi’nin yaşamından somut bir kesimi aldım.

Söz götürmez sanatçı kişiliği ölümsüzlüğünü sürdürüyor, sürdürecek.

Gene, şimdi genç kuşaklara, yaşayacak Sait Faik’den birkaç anı ileteyim…

(…)

Hürriyet gazetesine öyküler yazıyor, röportajlar yapıyordu. (Daha önce 7 Gün’de yazmışlığı vardı. “Medâr-ı Mâişet Motoru” ilkin Sedat Simavi’nin 7 Gün’ünde yayınlamıştı.)

Biriken birkaç yazının paralarını almaya gitmiş. Bakmış ki öykülerine beşer lira biçmişler, röportajlarına onar lira. Hışımla Sedat Simavi Bey’e çıkmış, durumu anlatmış:

Galiba muhasebede bir yanlışlık oldu efendim, demiş. Hikâyelerime on lira, röportajlarıma beş lira çıkartılacakken ters hesap yapılmış demiş.

Sedat Bey’in cevabını hayretler içinde anlattı:

Sait Bey, demiş Sedat Simavi. Yanlışlık değil. Hikâye yazmanız için bir külfete, bir masrafa gereksinmeniz yok. Bir kâğıt bir kalem kâfi. Ama röportaj yapmak için, bir yerlere gidiyorsunuz, ne bileyim, vapura, trene falan biniyorsunuz. Yol parası veriyorsunuz, icabında beklemek gerekiyor, bir kahveye falan oturup çay-kahve içiyor, masraf ediyorsunuz.

Sait aklına o güne kadar hiç gelmemiş olan bu düşünce biçimine şaşırmış kalmıştı. Öykülerine bu karşılaştırma ağırına gitmişti. Sanıyorum bundan sonra o işe devam etmedi.

(…)”

Özdemir Asaf, Sait Faik’in Kişiliği ve Son Günleri, Milliyet Sanat Dergisi, Sayı: 323, 14 Mayıs 1979, İstanbul. Sf.14-16. Metnin tamamını evvel.orgda yayınlanan şu kupürden okuyabilirsiniz. Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

saitfaik

Sait Faik’in son fotoğrafı: Emirgan Çay Bahçesi’nde, Nisan 1954 (Özdemir Asaf’ın Albümünden).

GGM

 

Büyükbabanın (ya da Bir Cinayetin) Fotoğrafı

Ailenin versiyonuna göre, silahlı olay bir düelloydu, ölen adam layığını bulmuştu ve katil cinayetin “asıl mağduruydu”. ― (sf.20) Büyükbaba Nicolas Marquez’in (GGM’nin annesinin babası ya da Yüzyıllık Yalnızlık’ın Albay Aurelio Buendia’sının ilham kaynağı) işlediği söylenen cinayete dair. Tarihsiz.

Aracataca’dan Çocukluk Fotoğrafı

Hiç unutamayacağı bir günde, küçük Gabito çatıya çıkmışken, teyzelerinden birini orada duş alırken çıplak gördü. Kadının çığlık atıp kendini saklamaya çalışması beklenirdi ama teyzesi sadece ona el salladı. ― (sf.37) Doğum yeri (Macondo’nun ilham kaynağı) Aracataca’dan bir sahne. 1930’lu yıllar.

Annesinin Çektiği Kare

Gabito hep ihtiyardı. Çocukken o kadar çok şey biliyordu ki sanki küçük ama ihtiyar bir adam gibiydi. Ona öyle derdik zaten. Küçük ihtiyar.  (sf.52) Annesi oğlunu anlatıyor. 1930’lu yıllar.

Aracataca, Genel Görünüm

Antonio [Daconte] dönüşümlü olarak iki kız kardeşle yaşıyordu, bunlardan biri ona sadece oğlan diğeri de sadece kız doğuruyordu. ― (sf.55) Aracataca’dan bir orijinal kişilik, 1930’lu yıllar.

Bir İntiharın Fotoğrafı

“Kimsenin suçu yok. Kendimi öldürüyorum çünkü işe yaramazın tekiyim.”  ― (sf.56) Aracataca’dan bir intihar notu 1930’lu yıllar.

İlk Gençlik Acılarının Fotoğrafı

García Márquez içmeye devam etti, sonunda Paseo de los Martires’te bir bankın üzerinde sızdı. Ertesi sabah tropik bir sağanak yağışın sonuna doğru uyandı, donuna kadar sırılsıklam olmuş, soğuk ciğerlerine işlemişti. ― (sf.133) Cartagena, Mart 1949.

Genç Yazar Heyecanının Fotoğrafı

“Yirmi iki- yirmi üç yaşında bir oğlan, ömründe bir daha başka hiçbir şey yazmayacağını sanıyor, bu onun tek şansı, bu yüzden de her şeyi buraya doldurmaya çalışıyor, hatırladığı ne varsa, okuduğu bütün yazarlardan teknik olarak ve edebiyat zanaatı bakımından öğrendiği ne varsa.”  ― (sf.157) İlk romanı Yaprak Fırtınası’nı yazan genç adamın fotoğrafını çekiyor. 1977’de çekilmiş.

Başarısız Bir İlk’in Fotoğrafı

Mektup, yazarın şiire biraz yeteneği olduğunu söylüyor ama bir romancı olarak hiçbir geleceği olmadığını bildiriyor, hiç de nazik olmayan bir dille kendine başka bir meslek edinmesini tavsiye ediyordu.  (sf.166) Arjantin, Buenos Aires’teki Losada Yayınevi’nden Yaprak Fırtınası için gelen yanıt, Baranquilla, 1951.

Ekmeğini Kazanırken, Kolombiya Dağları

Gabriel García Márquez şimdi seyyar pazarlamacı olmuş, kuzeydoğu Kolombiya köylerini ve küçük kasabalarını dolaşıp ansiklopediler, tıp ve bilim rehber kitapları satıyordu. ― (sf.167) Baranquilla Kırsalı, 1952.

İtalyanca Fotoğraflar

İtalyan yoksulları her zaman kaybediyor fakat neşeli ve farklı bir biçimde kaybediyorlardı. İtalyanların yaşamaktan başka amaçları yoktu, çünkü onlar yalnız bir kere yaşandığını çoktan keşfetmişler bu da onların zulme katlanamamalarını sağlamıştı. ― (sf.203) İtalyanlar üzerine gözlemler, Venedik Film Festivali, Eylül 1955.

Yeni Evli Çiftin Fotoğrafı

Durmadan konuşup sigara içiyorlardı. Çok sigara içiyorlardı: salonda, mutfakta, masada hatta yatakta, ikisinin de kendi kül tablaları ve üçer paket sigaraları vardı. Gabito da zayıftı, Mercedes de. ― (sf.256) En Küçük kardeşi Yiyo yeni evlileri anlatıyor, Cartagena, Mart 1958.

Aile Albümü’nden: 1959 Yılbaşısı

[GGM ve Mercedes] Gecenin üçünde evlerine döndüklerinde binanın asansörleri çalışmıyordu. İkisi de bol bol içtiğinden, altıncı kata çıkana kadar her katta oturup dinleniyorlardı. ― (sf.263) Caracas, 1959’un ilk saatleri.

Aile Albümünden: Rodrigo’nun Vaftiz Töreni

Çocuk vaftiz edilirken [Rahip] Torres, “Kutsal Ruh’un çocuğun üzerine indiğine her kim inanıyorsa şimdi diz çöksün,” dedi. Törende bulunan dört kişinin hepsi de ayakta kaldılar. ― (sf.271) İlk çocukları Rodrigo’nun vaftiz töreninden, Bogota, Ağustos, 1959.

Biten Kitabın Fotoğrafı

Bir kitap yazmayı bitirdiğim zaman ona ilgim kalmıyor. Hemingway’in dediği gibi ‘Bitmiş her kitap ölü bir aslan gibidir’ Mesele fili nasıl avlayacağınızdır. ― (sf.340) Yüzyıllık Yalnızlık üzerine röportajdan, Meksiko, Haziran 1967.

Popülerliğin Fotoğrafı

Bir gün bir sokak köşesinde bir kafede kahvaltı ederken, alışveriş torbasına domateslerle marulların arasına onun romanını atmış bir kadın gördü. Kelimenin hem “sevilen, tutulan” hem de “halktan olma” anlamlarının ikisini de karşılayacak şekilde “popüler” olan kitabı, “roman gibi değil, hayat gibi” karşılanmıştı. ― (sf.343) Buenos Aires, Eylül 1967

Vesikalık: Devrimci Yazarlık

“Bir yazarın devrimci görevi iyi yazmaktır”  ― (sf.346) Yüzyıllık Yalnızlık röportajlarından, Cartagena, Kasım 1967.

Oğula Nasihat’in Hiç Sararmayan Fotoğrafı

Fakat ünün hiçbir önemi olmadığı hep kafamıza kazınırdı, babam bunun ciddi olmadığını söylerdi daima. İnanılmaz meşhur olsanız da yine büyük bir yazar olmayabilirdiniz; hatta şöhret şüpheli bir durum da olabilirdi. ― (sf.365) Oğlu Rodrigo anlatıyor. Zamansız. Mekansız.

Dayanışma Duygusunun Fotoğrafı

Dayanışma hissinin, ki Katoliklerin aziz Komünyonu dedikleri şeyle aynıdır, benim için çok açık bir anlamı var. Eylemlerimizin her birinde, her birimiz bütün insanlıktan sorumluyuz demek. Bir insan bunu fark ettiyse, siyasi bilinci en üst seviyeye çıkmış demektir. Tevazuu bir kenara bırakalım, ben böyleyim. Benim için, hayatımda siyasi olmayan hiçbir eylem yoktur.”  ― (sf.401) Bir röportajdan, 1978.

Şöhretin Fotoğrafı

Şöhret “ışıkların sürekli açık olması gibi bir şey” İnsanlar size duymak istediğiniz düşündükleri şeyleri söylüyor, ödül saygınlık gerektiriyor, kimseye “defol git “ deyip kurtulamıyorsunuz. Her zaman eğlenceli ve zeki olmanız bekleniyor. Bir partide konuşmaya başladınız mı, eski dostlarınızla bile konuşsanız herkes konuşmayı kesip sizi dinliyor. İronik olarak, “etrafınızdaki insanlar arttıkça artarken, siz küçüldüğünüzü, daha da küçüldüğünüzü, daha daha küçüldüğünüzü hissediyorsunuz.”  ― (sf.468) Nobelden sonra, 1982 Sonbaharı.

Yazmak’ın Fotoğrafı

“Oturup kitabı yazmaya başlamadan son cümlesini biliyorum. Yazmaya oturduğum zaman kitap kafamın içinde oluyor, sanki okumuşum gibi, çünkü onu yıllardır düşünmüş oluyorum” ― (sf.480)Yazmak üzerine, Bir röportajdan, Meksiko, 1985 İlkbaharı.

Gazeteciliğin Fotoğrafı

Yeteneğe ve ustalığa önem verilmeli; araştırmacı gazetecilik bir uzmanlık olarak görülmemeli, çünkü bütün gazetecilik araştırmacı olmalı; etik ara sıra gündeme gelen bir konu değil, sinekten ayrılmayan vızıltı gibi gazetecinin peşini bırakmayan bir vasıf olmalı. ― (sf.558), Amerika Basın Birliği (SIP) toplantısındaki konuşmasından, Pasadena, Kaliforniya, Ekim 1996.

 

Alıntılar Gerald Martin’in Gabriel García Márquez, Bir Ömür adlı kitabından. Çeviren: Zeynep Alpar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2012, İstanbul. Alıntılarda ufak tefek değişiklikler yapmış olabilirim. Kontrol etmekte fayda var.

Güle Güle Gabo!

Gabo

“(…)

Uzaktan bir grup kadının bana doğru geldiğini gördüm. Elbiselerindeki renklerin saçtığı neşeden Kürt olduklarını anlıyorum. Bitki kökleri çıkarıp, ot toplamakla meşguller. Benim gelip etrafıma daire şeklinde oturarak dinlenmelerini istediğim yere doğru dümdüz ilerliyorlar.

Bu Kürt kadınlar neşeli oldukları kadar güzeller de. Parlak renkler giyiyorlar, başlarında parlak turuncu örtüler var, entarileri yeşil, mor ve sarı renklerde. Uzun boylular ve başları yukarıda uzağa bakarak yürüyorlar, onları böyle muhteşem gösteren de bu. Bronz rengi yüzlerinde düzgün yüz hatlarına sahipler, kırmızı çeneli ve genel olarak mavi gözlüler.

Kürt erkekler ise çoğunlukla Lord Kirchener’in ben çocukken kreşte asılı renkli portresindeki gibiler. Kırmızı tuğla gibi bir yüz, koca kahverengi bıyıklar, mavi gözler, savaşçı ve mağrur bir hava!

Dünyanın bu parçasında Arap köyünden çok Kürt köyü var. İki halkın insanları da aynı yaşam tarzına sahip, aynı dine mensuplar ama Kürt kadınlarıyla Arap kadınlarını hiçbir zaman karıştırmazsınız. Arap kadınlar istisnasız sessiz ve çekingenler, onlarla konuştuğunuzda başlarını başka yöne çevirirler ve eğer size bakacak olurlarsa, bunu uzaktan yaparlar. Uzaktan yarım gözle bakarken, mahcup gülümserler. Çoğu zaman siyah ve koyu renk elbiseler giyerler. Ve hiçbir Arap kadın bir erkeğe yanıt veremez. Farklı olarak, Kürt kadınlar kendi düşüncelerini söylemekte tereddüt etmiyorlar, erkekler kadar iyi olduklarından şüpheleri yok, hatta daha iyi olduklarından! Sabah evlerinden çıkıyor ve ilk karşılaştıklarıyla şakalaşmaya başlıyorlar ve günleri çoğunlukla neşe içinde geçiyor. Kocalarına karşı gelmekten çekinmiyorlar. Kürtlerle daha önceden alışverişi olmayan Cerabluslu işçiler büyük şok içindeler:

“Saygıdeğer bir kadınla kocasının birbirlerine böyle bağırdıklarını duyacağım hiç aklıma gelmezdi. Utançtan yerin dibine geçtim.”

Bu sabah benim Kürt kadınlarım yapmacıksız bir ilgiyle inceliyorlar beni ve hakkımda müstehcen yorumlar yapıyorlar. Halleri çok arkadaşça, beni işaret ediyor ve gülüyorlar, sonra bana sorular soruyorlar, ardından iç çekip başlarını sallayarak dudaklarını ısırıyorlar. Bunlarla bana açıkça şöyle diyorlar:

“Ne yazık, birbirimizi anlayamıyoruz!”

Elbisemin eteklerini bir ucundan tutup dikkatle inceliyorlar. Kol yenimi çekiştiriyor ve kabarıklıkları gösteriyorlar. Ben Hoca’nın mı karısıyım? Başımla onaylıyorum. Sonra bana ardı ardına bir sürü soru soruyorlar, sonra vereceğim yanıtları anlayamayacaklarının farkına vararak gülmeye başlıyorlar. Söylemek bile gereksiz, doğurduğum çocuklar ve yaptığım düşükler hakkında her şeyi bilmek istiyorlar.

Sonra bana topladıkları otların ve yaprakların neye yaradığını açıklamaya çalışıyorlar. Beyhude bir çaba! Yeniden bir toplu gülüşme. Ayağa kalkıyorlar, gülümsüyorlar ve yine kendi aralarında konuşup gülüşerek uzaklaşıyorlar. Bana parlak canlı renklerden bir buket çiçeği hatırlatıyorlar. Çamurdan evlerde, belki de ancak birkaç parça kap kacakla, yaşıyorlar ama neşeleri ve gülüşleri çok sahici, çok içten. Rabelais’e özgü bir parça alaycı neşeyle yaşamayı hoş buluyorlar. Bu kadınlar güzeller, güçlüler ve hayat dolular.

(…)”

Tepe Sialk MÖ 5000

Agatha Christie ikinci eşi arkeolog Max Mallovan‘la 1930 yılında Irak’ta Ur antik kentine yaptığı bir gezide tanıştı ve ardından ölümüne dek süren evliliklerinin ilk yıllarında (1930-38) daha güneydeki Ur ve Ninova‘nın dışında Yukarı Habur Havzasındaki Tell Arpachiyah, Tell Chagar Bazar, Tell Brak höyüklerindeki kazılara da birlikte katıldılar. Christie daha sonra Mezopotamya’da kazılarda geçen bu yılları, Come, Tell Me How You Live isimli kitabında anlattı. Yukarıdaki metin bu kitaptan alıntıdır. Boldlar bana ait.

Bu metne çeviri demek doğru olmaz, sanırım. Çünkü ben metnin Fransızcasını buldum, çeviri programlarından İngilizce ve İspanyolca çevirilerini aldım. Cümle cümle karşılaştırarak, arada tahmin ederek ya da yorumlayarak bu metne ulaştım. Şöyle söylemek daha doğru; kitabın bir yerinde yaklaşık olarak böyle bir metin olması lazım.

Elde kitap olmadığı için hangi sayfalarda olduğunu yazamıyoruz ama hangi yörede olduğunu da yazamıyoruz. Yukarı Habur havzası (ve 1935-38 yılları arasında) olduğu kesin ancak Tell Brak mı, Tell Chagar Bazar mı, Tell Arpachiyah mı, kitabı okumadan söylemek zor. Aşağıdaki figürler ise ilk olarak Max Mallowan tarafından Tell Brak’taki Göz Tapınağında ortaya çıkarılan ve British Museum’da korunan meşhur ve gizemli Tell Brak göz figürleri

Ahmed Arif

Lalikom!

“(…)

Bir eyyam da sana Lalikom diye seslenicem. “Benim dilsizciğim” diye anlam verilebilir. Ama bu bir ünlemdir daha çok. Sevili, yangın bir ünlem. Ne Türkçe, Ne Kürtçe ne de Zazacadır. Bu üç dilin bileşiminden doğan bir ünlem bu. Lal, Türkçedir. Lalik ya da Lalo Kürtçe. Om eki Zazacaya kaçar. Ya işte böyle Lalikom! Ses et, konuş, payla bir hal et ama. Küçük dilin yerindedir inşallah. Kurban olur, çoban dururum dillerine senin.

Bineceğin trenlerin soluğu tükenmesin. Ayağını attığın yerler deprem görmesin. Denizler uslu, vapurlar yollu olsun. Ferman et rüzgâr beni de alıp oralara atsın.

Mutlu ol. Allah beni kahretsin. Gözlerinden öperim. Ellerinden öperim. Öperim kızı öperim. Öperim oğlu öperim. [İmza]

(…)”

Leylim Leylim, Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar 1954-1959 -ve 1977’de son bir mektup-, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Kasım 2013( 12. Baskı), İstanbul. Sf.61. 

(Boldlar bana ait. Mektup tarihsiz ama Mayıs-Haziran 1955 aralığında Diyarbakır’dan yazılmış. Leyla Erbil 13 Mayıs 1955’te evleniyor. Bu yüzden bir süredir Ahmed Arif’e kendisini mektuplarda bile öpmesini yasaklamıştır. Ama Ahmed Arif öpmeden duramıyor; öpüyor ha öpüyor…)

****

Yâr Üniversitesi

“(…)

Burada çoluk çocuk, ana baba, karı kız çalışan aileler tanıdım. Akşama kadar güneşin altında kavruluyorlar. Bir parça ekmek için. Ne yapsınlar. Bir büyüklük, bir saygılı yaşayış bulurum bunlarda. Sessiz, bilisiz ve alçakgönüllü, gene de sevişiyor, dövüşüyor, mapus yatıyor, çocuk doğuruyorlar. Şarkıları türküleri de bir güzel. “Hele yâr, zalım yâr”, dünyanın en usta şâiri bile güç döker böyle mısrâ. Bu halk –kadın erkek münasebetlerindeki dinsel yasaklar, sınıf farkları, sürgünler, gurbetler, vs.– yâr’e “zalım” diye seslenir. Ne biliyorsa ondan öğrenmiş, hayatının aldığı yönde o yâr’in tayin edici rolü önemlidir. Yâr, bir üniversitedir onun için âdeta. Hele yâr, zalım yâr.

(…)”

Leylim Leylim, Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar 1954-1959 -ve 1977’de son bir mektup-, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Kasım 2013( 12. Baskı), İstanbul. Sf.68. (Mektup 24 Haziran 1955’te Diyarbakır’dan yazılmış.Boldlar bana ait.)

%d blogcu bunu beğendi: