Elbette ki her şey birdenbire olmuyor. Bu kitabın ortaya çıkışı da öyle.

12 Eylül’den sonra derdi ifade biçimimiz, daha doğrusu patriarkaya, dolayısıyla iktidara muhalefet yolumuz, kadın olarak yaşadıklarımızı ortaya çıkarmaktı. Üstelik ‘muhalif’ erkeklerin kadınlarla ilişkilerinde, savaş verdikleri iktidarın yöntemlerini kullanmaları, ilişkilerini de bunun üzerine kurmaları çok can yakmıştı, ve işte şimdi, kadınlara bunu sorgulamaları için bir zaman aralığı tanınmıştı. Bu sorunla ve kadınların şiddet dahil erkek iktidarına teslim oluş sebepleriyle ilişkili sıkı bir yüzleşme gerekiyordu.

Özel hayat denen, sokaktan kapı, pencere ve perdelerle ayrılan alanda yaşananların aslında bir kamu meselesi olduğunu dillendiren Kadın Çevresi, Feminist, Kaktüs gibi feminist dergiler, şiddetin sadece kaba güç olmadığını, kadının duygu ve düşünce dünyasına nasıl ince ince sızdığını ve kadını ‘hata bende’ kabulüne sürüklediğini gösteriyorlardı. 1987’de “Dayağa Karşı Dayanışma” eylemiyle sokağı kullanmaya başlayan kadınlar, hemcinslerine, görmeye, anlamaya başladıktan sonra artık geri dönüşün mümkün olmadığını kanıtlıyorlardı. Söylenceler, kavramlar, hatta bilgi lime lime ediliyor, altındaki kadın düşmanlığı, kadını baskı altında tutma, şiddet gözler önüne seriliyordu.

1980’lerde feminist hareketi başlatan kadınlar,kendilerinden önceki deneyimlerinden biliyorlardı ki, yolları uzun, zorluydu. Ayrıca, yüzleşme bir kereye mahsus değildi; kadının dönüp dönüp kendisine bakması, ‘aşk ne’, ‘anne kim’, ‘taciz nerede başlayıp nerede bitiyor’, ‘neden fedakârlık denince akla hemen kadın geliyor’, bunları tekrar tekrar sorması gerekiyordu. Bu soruların cevaplarını kolaylaştıran, yine 1980’li yıllarda yayınlanan, kadınların baba, erkek kardeş, koca, sevgili, oğul karşısında kendi yeteneklerini nasıl kullanmadıklarını gösteren biyografiler oldu.

(…)

Şimdi okuyacağınız Gölgenin Kadınları’na esin veren işte bu kitaplar oldu. Türkiye’dede kapitalizmin engellemelerinin dışında, bir erkekle eşit koşullarda eğitim almaları, hayatı ve bilgiyi kullanmaları halinde yaratıcılığın, hatta dehanın sınırlarını zorlayacak kadınlar vardı elbette. Ben de kendime bir sınırlama getirme açısından Inge Stephan’ı örnek alarak, ünlü erkeklerle evli yetenekli kadınların peşine düştüm. ‘Bulamazsın, az kadın vardır’ uyarılarına rağmen kısa zamanda onu aşkın kadın buldum, onuna da ulaşmanın yollarını aradım.

Daha 1970’lerin başında ölen Suat Derviş dışındaki kadınlarla yüz yüze konuştum.Yola çıkarken kitabın ismi olarak “Gölgenin Kadınları” zihnimden şöyle bir geçip gitmişti, ama her görüşmeden sonra biraz daha yerleşti zihnime, biraz daha benimsedim. Açıkçası zor bir işti konuşmak, sormak. Çünkü insanların yanılgılarını haklı çıkarmak için kendini kandırmasından tutun da, canları daha fazla acımasın diye ‘keşke’lerini dillendirmekten kaçınmalarına kadar hayatla baş etme yolları var, özellikle kadınların. Bu baş etme yollarını bir süreliğine kapatmalarını, ya da kendileriyle bir kez daha hesaplaşmalarını istemekti, onların yetenekleri ve ilişkileri üzerine konuşmak.

Yine de konuştular, sorularıma açıklıkla yanıt verdiler.

Röportajlar önce Cumhuriyet gazetesinde bir dizi olarak yayınlandı, diziye sığmayanlar Cumhuriyet Pazar Dergi’nin sayfaları arasında yer aldı. Sonra, o sıralar Yapı Kredi Yayınları’nın başında bulunan Enis Batur beni telefonla aradı, diziyi kitap yapmak istediklerini söyledi. Görüşmemizde de bu isteğin asıl sahibinin eşi olduğunu gizlemedi; diziyi okuyan ve etkilenen kişi, eşiydi!

Kitap, dizi ismiyle, yani Gölgenin Kadınları olarak 1995 Ekim ayında yayımlandı. Tek baskı yaptı.

Şimdi 13 yıl sonra ikinci baskı yapılmasının sebebi, konunun hâlâ yakıcı bir şekilde gündemde olması. Kadınların hâlâ erkeklerin ‘kadının gücü fedakârlığıdır’ sözüne inanmaları, kadının kendi varoluşunu gerçekleştirme yolunun hâlâ kapalı olması.

(…)

Kitabın amacı kadınlığın bu genel sızısını örneklerle dillendirmek, kadınlara, kendi varoluşlarını gerçekleştirememenin yarasını kapatacak bir aşkın, tutkunun henüz yaşanmadığını anlatabilmekti.

On üç yıl içinde konuştuğum kadınlardan yitirdiklerimiz oldu, yazılarda değişiklik yapmaktansa onların ölüm tarihlerini öykülerinin sonuna eklemeyi yeğledim. Çünkü ne öyküleri geçmişte kaldı, ne de kadınların özgürleşmesi onları unutturacak kadar yakın.

Ne de olsa bu bir yol, üzerinde hep birlikte yürüdüğümüz…

Berat Günçıkan, İstanbul, Şubat 2008

Gölgenin Kadınları, Berat Günçıkan, Agora Kitaplığı Mart 2008, İstanbul, Sf. xii-ix. 2. Baskıya Önsöz’den. (Boldlar bana ait.) 

Sevgi Soysal

«Kıskanıyorlar hepimizi kıskanacaklar.
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak,
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir.
Birazdan akşam olacak sevgilim.
Bütün heybetiyle akşam olacak.
Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda.
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi.
Bildiğim bir şey varsa.
O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi.
Unutup birden zamanı ve yeri.
Onunla bir günü kutluyorum coşarak.
Onunla bir günü kutluyorum sanki.»

Günlerdir bu dizelerini yineliyorum Edip Cansever‘in. Sessizlik saatlerinden birinde, ranzamda Yeni Dergi okurken, yakaladım bu dizeleri. Yakaladım diyorum, çünkü uzun bir süredir içimde arta kalmış güzelliği korumak için gösterdiğim çabadan öylesine yoruldum ki, dışardaki güzelliklere eski açıklığımı yitirmiş olabilirim.

Günde bilmem kaç kez sayılmak, hazrol durmak, «burda!» diye bağırmak, dikenli teller, tomsonlar ve üniformalar içinde sıkışmış kalmakla törpülenen beğenilerim, edebiyata, mahpushane koşullarıyla pek bağdaşmayan bir meyve gibi bakar oldu.

Kırmızı, sulu bir karpuz dilimini, iyi bir şiirden daha çok düşündüğüm bu günlerde, bu şiirin tadını çakmış olmam bile sevindiriyor beni.

«Voltalarda güzeller.
Millet dışarda karpuz yer,
Parmaklığın ardından,
Sevgi Mümtaz’a gülümser.»

Mektuplarımın sonuna böyle dörtlükleri yazarak oyalandığım bugünlerde, Edip’in şiiriyle karşılaşmak, uzun süredir aç kalmış birinin kuşkonmazla doymağa kalkışması gibi. Olsun. Yıldırım Bölge’deki günlerimi bir şiirle noktalamak istiyorum.

*

29 AĞUSTOS 1972

Demir kapı açıldı. «Sevgi Soysal, hemen hazırolun sivile gideceksiniz!» dediler; bağrış çığrış arasında hazırlandım, ve Yıldırım Bölge’den ayrılırken, bunca zamandır ilk kez ağladım. Eşyalarım, üstüm başım arandıktan sonra cipe bindirildim. Adliye, savcılık ve merkez cezaevi. Koridorlar, koridorlar-bir odaya girip kayboldum. Daktilomu ve radyomu aldılar. Sana vermelerini söyledim. Sonra yine avlulardan geçtik, bir kilit daha açıldı, yüksek duvarlarla çevrili bir avluya indim, dik merdivenlerden. Avluda kadınlar, kadınlar ve her yaşta çocuklar- hayat karşıladı beni. Sonra «Sevgi» diye bir çığlık. Bizim Yıldırım Bölge’den gelme iki kız kardeşle Sevim Onursal koşarak boynuma atıldılar. Öpüştük. Ve yeniden ağladım. Sonra birbirimizi dinlemeden konuştuk bir süre. Ben Yıldırım’dan, onlar buradan anlattık. Konuşurken başımı kaldırdım, tam başımın üstünde, ipe dizilmiş, kurutulan biberleri, patlıcanları gördüm. Uzun bir süredir gördüğüm en güzel manzara.

Dizleri üstünde bebelerini uyutan, ya da emziren kadınları, sövenleri, göbek atanlarıyla, hayatın o güçlü, ezici kahredici de olsa gerçek yüzünü yansıtanları gördüm.

Sonra, «çay» dediler. Çay, biz Yıldırım Bölge sakinleri için tılsımlı bir sözcük.

Nefis demlenmiş çayı içtik. Yatak dengim o sıra geldi. Alt koğuşta 11 kişiyiz.

Dördü Yıldırım Bölge’den, beşi cinayetten, ötekiler kız satma, yaralama. Demli çayları içtim ardarda. Kızma ama, bol bol da cigara. Beynim boşalmıştı, ne tarihleri hatırlıyordum, ne de olayları. Uzun süredir kendimi nasıl sıktığımı, duygularımı bastırdığımı, devamlı ölçülü ve hesaplı olmaya çaba göstermekten çok çok yorulmuş olduğumu anladım. Anlatırken, başım havada, taş gibi yaşamış olduğum olayların, aslında yüreği kaç parçaya bölebilecek yönlerini kavradım ansızın. Ansızın üzülmenin hayatın parçası olduğunu hatırladım, burada, herkesin «ah, of» çektiği, küfredip dövüştüğü, kaderine ağladığı, aslında iç açıcı olmayan bu yerde ben, taş bir heykelden bir canlıya dönüştüm yeniden. Bana burada yeniden «merhaba» diyen hayatı coşkuyla karşıladım ve en kötü yüzüyle de olsa beni yeniden insanca karşılayan, yüksek duvarlarıyla dış dünyadan koparılmış da olsa, içinde hayatı, memleketimi, insanlarımı yeniden bulduğum bu yeri sevdim. Belki de Merkez Cezaevi’ni ilk seven insanım. Ama insan hayata, insanca olana, benim kadar bağlı olup, bundan böylesine koparılmışsa, başka türlü duyamaz. Sonra, adım söylendi.

Kapıya çıktım. Doğan Tanyer, sevindim. İnsan gibi konuştuk. Hayvan kafesinin dışında bir dostla konuştum. Düşün:

İlk kez yaşaran gözlerimi gizlemeye çalışmadım.

Bangır bangır bağıran radyo ve onu bastıran gürültü ortasında, hayat hikayeleri, şimdiye kadar hiç duymadığım küfürler, şarkılar, çocuk ağlamaları, sevilen ve şamarlanan çocuklar arasında, hiç bir şey duymayarak konuştum, konuştum. Her şeyi birbirine karıştırarak ve düşüncelerimi yeniden sıraya dizmeğe çalışarak…

(…)”

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Sevgi Soysal, Bilgi Yayınevi, Ekim 1976, Ankara. Sf. 262-266. Boldlar bana ait.

***

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun son bölümünün epey bir kısmını okudunuz. Kalanını da okumak isterseniz şuradan devam edebilirsiniz. Sevgi Soysal askeri cezaevi olan Yıldırım Bölge’den sivil cezaevi olan Merkez Cezaevi’ne geçişini anlatıyor. 12 Mart darbe idaresi Yıldırım Bölge gibi askeri cezaevlerinde siyasi tutuklulara er muamelesi yapıyor, cezası kesinleşenleri sivil cezaevlerine naklediyordu.

Çiçekler ve Çilekler

Félix Vallotton (1865-1925). Çiçekler ve Çilekler, 1920, tuval üzerine yağlıboya.

Yılmaz Güney

“(…)

«her sabah yeniden başlıyorum yaşamaya. Pembeleri, mavileri yeniden seviyorum. Ağacı, duvarı, parmaklığı, hapisliği yeniden öğreniyorum. Ve yarının, yani bir gün sonrasının Yılmaz Güneyi olmaya, onun dokusunu dokumağa başlıyorum. Hergün, titizlikle atılmış bir ilmiktir çünkü; yenileşen hücrelerimizin bir katıdır. Hergün, kendimizle, geçmişimizle, geleceğimizle, yaptıklarımızla, yapacaklarımızla bir hesaplaşmadır.

Bugün perşembe sevgili. Perşembeden geçersem cuma var önümde… Cumayı geçersem Cumartesi… imtihan yani… sürüp giden, bitmeyen. Düşün ki Cuma’dan ikmale kalmışım. Naparız? Cumartesiye varamayız bir türlü. Varsak bile Cumanın yeri boş kalır, borçlu geçeriz o günden… değil mi?»

(…)”

Hücrem, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yayınları, Eylül 1975, İstanbul. Sf.55-56.

“Karıma yazdığım bir mektupta…” der Yılmaz Güney, aynen böyle üç nokta bırakarak; sonra yukarıdaki iki paragrafı alıntılar ve “demişim…” diyerek bitirir yine üç noktayla. Ben de o nasıl yazmışsa öyle kopya ettim aradaki alıntıyı yukarıya. Mektup muhtemelen 1972-74 yılları arasında Selimiye’den yazılmış Fatoş Güney’e. Boldlar bana ait.

yguney

Bitmemiş Bir Sinema

Eskiden, sinema salonlarında ışıkların perdedeki görüntüler daha iyi görülebilsin diye söndürüldüğünü düşünürdüm. Sonra, koltuklarına rahatça yerleşmiş izleyicilere daha yakından bakınca çok daha önemli bir nedeni olduğunu gördüm: Karanlık, izleyicinin kendini diğerlerinden ayırmasını ve yalnız kalmasını sağlıyordu. İzleyiciler hem diğerleriyle beraberdiler, hem de onlardan ayrı.

İzleyicilere sinematografik bir dünya gösterdiğimizde, her biri kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak kendilerine özel bir dünya kurmayı öğrenirler.

Bir yönetmen olarak, bu yaratıcı alışverişe inanıyorum, yoksa seyirci de sinema da ölür giderdi. Mükemmel işleyen kusursuz hikâyelerin çok önemli bir sorunları vardır: Seyircinin hikâyeye dâhil olmasına imkân vermezler.

Hikâyesi olmayan filmlerin izleyiciler tarafından pek tutulmadığı doğrudur ama hikâyelerin de eksik alanlara, bulmacalardakilere benzer beyazlıklara, seyircilerin doldurabilmesi için bırakılan boşluklara ihtiyacı vardır. Ya da izleyicilerin polisiyelerdeki özel dedektifler gibi keşfedebilecekleri açıklara ihtiyacı vardır.

Ben seyircisine daha çok imkân ve zaman sunan bir sinemaya inanıyorum. Yarı yaratılmış bir sinema bu, seyircisinin yaratıcı ruhunun katkısıyla tamamlanmayı başarabilen henüz bitmemiş bir sinema. Bugüne dek izlediğimiz yüzlerce filmde olduğu gibi. Seyircisine ait olan ve onların dünyasına karşılık gelen bir sinema bu.

Her eserin, her filmin dünyası yeni bir gerçeği açıklar. Salonun karanlığında, izleyicilere düş görme ve bu düşleri özgürce ifade etme fırsatı sunarız. Sanatın şeyleri değiştirmek ve yeni düşünceler ortaya çıkarmak gibi bir yönü varsa, bunun başarılması ancak yöneldiğimiz insanların, tek tek her bir izleyicinin yaratıcılığını özgürce bu alışverişe katmasıyla mümkündür.

Sanatçının ve yöneldiği bu insanların gerçek ve kurmaca dünyaları arasında sağlam ve kalıcı bir bağ vardır. Evet, sanat bireyin kendi arzuları ve ölçütleriyle örtüşen kendi dünyasını kurmasına yardımcı olur ama aynı zamanda kendisine zorla dayatılan gerçekleri reddetmesine de yardımcı olur. Sanat, sanatçıya ve izleyicisine sokaktaki insanların her gün yaşadığı acının ve tutkunun ardındaki gizli gerçeğe dair çok daha keskin bir görüşe sahip olma imkânı sunar. Bir yönetmen gündelik yaşamı değiştirme hedefine ancak izleyicisinin suç ortaklığıyla ulaşabilir. Bu da yalnızca filmiyle, seyircilerin de kavramayı başarabilecekleri çelişkiler ve çatışmalarla dolu bir dünya yarattığında mümkün olur.

Formül basit: gerçek olduğunu kabul ettiğimiz ama adil olmayan bir dünya var. Bu dünya bizim hayal gücümüzün bir meyvesi değil ve biz bu dünyadan, olması gerektiği üzre, hoşnut değiliz ama sinematografik teknikler aracılığıyla, içinde yaşadığımızdan yüz kat daha gerçek ve adil bir dünya yaratabiliyoruz. Bu, bizim yarattığımız dünyanın sahte bir adalet duygusu sunduğu manasına gelmez ama bizim ideal dünya tasavvurumuzla gerçek dünya arasındaki çelişkilerin altını çizmemizi sağlar. Bu kurmaca dünyada biz umuttan, acıdan ve tutkudan konuşuruz.

Sinema bizim düşlerimize açılan bir penceredir, onun aracılığıyla kendimizi daha kolay tanımlarız. Sinema yoluyla edindiğimiz bu bilgiler ve tutkular sayesinde hayatı düşlerimiz lehine dönüştürürüz.

Bir sinema koltuğu bir psikanalistin divanından çok daha işlevseldir. Bir sinema koltuğuna oturur ve kendimizi akışa bırakırız ve belki de burası bizlerin kendimizi birbirimize hem en yakın hem de en uzak hissettiğimiz tek yerdir: işte sinemanın mucizesi budur.

Gelecek yüzyılın sinemasında, seyirciye üretilen eserin yapıcı ve zeki bir unsuru olarak saygı gösterilmesi kaçınılmaz olacak. Bu saygıyı gösterebilmek için, yönetmenin belki de seyirciye eserin tek sahibi olarak baktığı o bildik konumundan uzaklaşması gerekecek. Yönetmenin de kendi filminin seyircisi olması gerekecek.

Bir yüzyıl boyunca, sinema hep yönetmenin oldu. Umut edelim ki, şimdi şu başlayan ikinci yüzyılda artık zamanı gelsin ve seyircinin de sineması olsun.

***

(Abbas Kiarostami’nin Sinemanın Yüzüncü Yılı vesilesiyle Aralık 1995’te, Paris’te, Odeon Tiyatrosu’nda yaptığı konuşmanın metnidir. Metni İngilizce ve İspanyolcası’ndan karşılaştırarak çevirdim. Boldlar bana ait.)

anadil2

“(…)

Okulların açılmasına bir hafta vardı. Sonbaharın güneşli ve sıcak bir günüydü. Yeni kayıtlar yapmak ve okulun açılışını duyurmak için Mexsan mezramıza yeni atanmış öğretmenle muhtar ve köy bekçisi geldiler.(…) Muhtar o yılki hasılatın durumu konusunda büyüklerle olan konuşmalarından sonra şöyle dedi:

—Biz okula yeni başlayan çocukları yazmaya geldik. Bu adam da okulumuza yeni tayin edilen öğretmendir. Önümüzdeki pazartesi günü okul açılacak, öğrencisi olan okula göndersin.

Öğretmen, muhtara bir şeyler söyledi. Çoğu kimse öğretmenin dilinden anlamıyordu. Muhtar, öğretmenin dediklerini şöyle aktardı:

—Yedi yaşına girmiş kimin çocuğu varsa söylesin, kayıt edecek.

(…)

Öğretmen, muhtar ve bekçi, yazım işinin bittiğini sanarak kalkıp gideceklerdi. Hediye Yenge,

—Bir kısım kadınlar kızlarını yazdırmadı, diye sitem etti.

Bunun üzerine tartışma çıktı. (…) [Babam] Akraba olduğumuz köylülerimizin arasında çıkan tartışmayı keserek şöyle dedi:

—Biz, ölümün haricinde neden ne olursa olsun okumayı reddedemeyiz. Okuma, kız ve erkek çocuklar için fark etmez. Bir şu paralayan güneşe bakın, bir de gece karanlığını düşünün. Öğrenim görenle görmeyen arasındaki fark o derece büyüktür. Fakiriz, her şeyin yardımına muhtacız ama böyle devam ettikçe fakirliğimiz daha da artacaktır. Her iyi şey bilmekten ileri gelir. Öğrenmeye mecburuz. Bizlere yapılanları biliyorsunuz. Türkçe konuşmayana ceza kesilir, tahsildar, hesabını bilmeyenden fazla para alır. Yeter artık; fakirlik canımıza okudu. Guleman’a kadar yalınayak gittiğimiz olmuştur. Çocuklarımız okursa belki bu yoksulluktan kurtulurlar. Ekmek buluyoruz giyecek bulamıyoruz, çarık buluyoruz ekmek bulamıyoruz. Paramız yok; olan malımız da para etmiyor. Duyuyorsunuz, görüyorsunuz, bir mektup okumak veya yazmak için köy köy dolaşanlar olmuştur. Devlet kapılarında memurların bize yaptıklarını unutmuyorsunuz. Son diyeceğim, kız-erkek bütün çocuklar okuyacak, kimse bahanelerin arkasına sığınmasın!…(…)

kilcan

Öğretmen Akif Arda’nın çocukluğunun, dolayısyla okuduğunuz hikayenin geçtiği Mexsan (ya da Qilçan) mezrasına ait eski bir fotoğraf. Fotoğraftaki nehir Çememezin (Perisuyu).

(…)Okulla bizim mezra arası yaya olarak en kestirme yol bir saat çekerdi. Güneş bir kulaç kadar yükselmişti ki on arkadaş okul yoluna düştük.(…) Koşar adımlarla okula vardık, ama çok erkendi. Okulun kapısı arkadan sürgülüydü.

(…)

Aniden açılan okul kapısının çıkardığı gıcırtıdan ürkerek uyandık. Üzerinde pijama ve elinde ibrik olan öğretmenimiz göründü. Seslenip elindeki ibriği uzattı. Okula yeni başlayan biz minikler, öğretmenin ne dediğini anlamıyorduk. Ancak ibrikten dolayı su istediğini tahmin ettik.(…) Öğretmen bize bir şeyler söylemeye başladı, ancak dediklerini anlamıyorduk. Öğretmenden, kravatlı devlet memurundan çekiniyorduk. Öğretmen denilince her şeyden önce biz öğrencilere atacağı dayak, kravatlı devlet memuru da denilince büyüklerimizden alacağı para aklımıza gelirdi. Öğretmenimiz, kendisinden çekindiğimizi ve dilinden bir şey anlamadığımızı görünce bize, Kürtçe “werin werin” diye seslendi. Bu seslenişten cesaret alarak yanına gittik.

(…)

Birinci sınıflar olarak her gün tahtaya yazılan temel küçük harfleri defterimize geçirip ezberlemeye çalışıyorduk. Bir iki ay geçmeden harflerin çoğunu ezberleyip yazabildik. Ancak kelimeleri yan yana getirip cümle kuramıyorduk. Alfabemizi karıştırıp karıştırıp okumaya çalışırdık. En çok dikkatimizi çeken, kitaptaki resimlerdi. Yazılara değil, ancak resimlere anlam verebiliyorduk.

(…)

[Bir gün] Müfettiş [geldi], dördüncü sınıftan Güneş isimli bir kız arkadaşımızı ayağa kaldırdı:

—Kızım, dedi, birinci tekil şahıs zamirlerini söyler misin?

Kız arkadaşımızın yüzü kıpkırmızı kesildi. Sorudan ne o bir şey anladı, ne de biz. Müfettiş verdiği örneklerle öğrenciyi konuşturup yanıt almak istedi, ancak yine olmayınca sorduğu soruyu öğreterek kendisi yanıtlamaya çalıştı:

—Peki, kızım, dedi, şimdi benim dediklerimi tekrarla: Ben, sen, o.

—Benji, senji, oji, şeklinde tekrarladı Güneş.

—Düz okuyalım, dedi müfettiş; ben, sen, o.

—Eji, senji, oji, dedi Güneş.

(…) [Müfettiş] öğretmenimize dönüp şöyle dedi:

—Bunlara doğrusunu öğretelim.

—Türkçeyi yeni öğreniyorlar, dedi öğretmenimiz. Anadil dışında eğitim zor oluyor.

—Bundan böyle Kürtçe konuşmayı yasak edeceksin!, dedi müfettiş. Değil mi çocuklar, Kürtçe konuşmak yasak! Her sınıftan ve mezradan birer ikişer öğrenci seçeceksin, seçtiğin bu öğrencilere Türkçe konuş Kürtçe konuşma başkanı diyeceksin!…

(…)

Liseyi bitirinceye kadar Kürtçe konuşmaya ve onunla eğitim yapmaya neden müsaade edilmediğini pek bilmezdik. Yasak edilme nedenini şu şekilde açıklayabiliyorduk; “toplumda yasak olan şeyler kötüdür, örneğin yalan söylemek, hırsızlık yapmak, adam öldürmek… ve bu nedenle de yasaktır. Demek ki, Kürtçe de bunlar gibi kötü ki yasak edilerek konuşulmasına dahi müsaade edilmiyor. Kürtçe kötü ise o halde onu kullananlar da kötüdür.” Bu düşünce kişiliğimizin gelişmesinde olumsuzluklara, kendimize acıyıp zavallı duruma düşmemize ve kompleksli olmamıza yol açıyordu.

(…)”

“Bendeji” Öğrencilik Anılarım, Akif Arda, Düşünceler Dükkanı, Ağustos 2002, İstanbul. Sf. 6-15.

Herkesin Anadili Herkese!

Dünya Anadili Gününüz Kutlu olsun! 

anadil3

John Steinbeck

New York
10 Kasım 1958

Sevgili Thom:

Mektubunu bu sabah aldık. Ben sana kendi bakış açımdan bir yanıt yazacağım, Elaine de elbette kendi penceresinden yanıtlayacaktır.

İlk olarak –eğer aşıksan- bu iyi bir şey –bu, bir insanın başına gelebilecek hemen hemen en iyi şey. Kimsenin bunu küçük görmesine ya da hafifsemesine izin verme.

İkincisi –aşkın farklı farklı türleri vardır. Birisi bencildir mesela, yani tatmin olmaz, aşkı kendini önemli göstermek için kullanan egoistçe bir şeydir. Bu, çirkin ve hastalıklı bir türüdür aşkın. Diğeri ise sendeki -iyiliğe, düşünceliliğe, saygıya dair- iyi olan her şeyi açığa çıkarır, ama saygı derken yalnızca toplum içindeki saygın tavırları kastetmiyorum, saygının en büyük tezahürü olan ve diğer insanların da emsalsiz ve saygıdeğer olduğunu bilmekten gelen saygıyı da kastediyorum. Birinci tür; seni hasta yapar, küçük ve zayıf yapar ama ikincisi sendeki gücü, cesareti, iyiliği, hatta senin kendinde olduğunu bilmediğin başka erdemleri de ortaya çıkarır.

Bunun çocuksu bir aşk olmadığını söylüyorsun. Eğer böyle derinden hissediyorsan –elbette çocukça bir aşk değildir.

Ama zaten bana hissettiğin şeyi sorduğunu düşünmüyorum. Sen bunu herkesten daha iyi bilirsin. Senin benden yardım etmemi istediğin şey, bu durumda ne yapılacağı –zaten benim de söyleyebileceğim şey ancak budur.

Bir kere, bu duyguyu yaşadığın için şükret, mutlu ol, onur duy.

Aşk en iyi, en güzel şeydir. Elinden geldiğince tadını çıkarmaya bak.

Eğer birisini seviyorsan –bunu ona söylemenin olası hiçbir zararı yoktur– yalnızca şunu aklından çıkarma: Bazı insanlar çok utangaçtırlar ve bazen bunu söylerken bu utangaçlığı da göz önünde bulundurmak gerekir.

Kızların senin ne hissettiğin bilme ya da hissetme konusunda kendilerine has yöntemleri vardır ama genellikle bunu bir de senden duymak isterler.

Bazen hislerinin şu ya da bu nedenle karşılık görmediği de olur –ama bu, senin duygularının daha değersiz ya da kötü olduğu anlamına gelmez.

Son olarak, hislerini biliyorum çünkü şu anda ben de yaşıyorum aynı şeyi ve senin de bunu hissediyor olmandan hoşnudum.

Susan’la tanışmaktan çok memnun oluruz. Mutlaka bekliyoruz. Ama ziyaretinizle ilgili düzenlemeleri Elaine yapar, çünkü hem bu iş onun uzmanlık alanı, hem de bundan büyük keyif alacaktır. O da aşk konusunda çok şey bilir ve belki de sana benden çok daha fazla yardımı dokunacaktır.

Kaybetmekten korkma. Eğer doğruysa, olur mutlaka –asıl mesele, acele etmemektir. İyi olan hiçbir şey kaçıp gitmez.

Sevgiler,

Ba

Steinbeck‘in büyük oğlu Thom(as) yatılı okulda okurken Susan isminde bir kıza sırılsıklam aşık olduğunu yazar. Babası da oğluna yukarıdaki mektupla yanıt verir. Boldlar bana ait. Mektubun orjinalini şuradan okuyabilirsiniz. Steinbeck imza yerine Fa(ther) yazmıştı, ben Ba(ba) diye çevirdim. Belki de böyle çevirmemeliydim, bilemiyorum….

John and Elaine Steinbeck

Selahattin Bulut

Selahattin Bulut

Diyarbakır 5 Nolu Askeri Ceza ve Tutukevi

Merhaba,

Geçen Cuma günü öğle sonrasıydı. Üstümüzdeki yağmur yüklü bulutlardan, testiyle boşanırcasına yağmur dökülüyordu havalandırmaya. Ve biz bu yağmurun altında yer yer oluşmuş su birikintileri için, yaş betonun kayganlığına aldırış etmeden yaşamadığımız çocukluğumuzun ve ilk gençliğimizin bütün bir intikamını alırcasına büyük bir coşkuyla top oynuyorduk. O esnada birden havalandırmanın kapısında elinde bir demet mektupla bizim koğuşun gardiyanı beliriverdi. Adımı okuyunca topu bırakıp koşmuşum hemen. Zarfın üstünde ismini gördüğümde yüreğimin o anki halini görmeliydin; sevinç ve heyecan karışımı bir duygulanımla göğüs kafesimi nasıl da vuruyordu. Koğuşa girmeye daha yarım saat kadar zaman vardı. Yağan yağmurun dibinde mektubunu açıp okumanın hiçbir yolunu göremiyordum. Çaresiz katlayıp gömleğimin sol göğüs cebine koydum. Yarım saatlik zaman dilimini doldurmak için tekrar oyuna girdiğimde kaleye girme sırası bana gelmişti. Bir türlü dikkatimi oyuna verip topu takip edemiyor ve gol üstüne gol yiyordum.

Nihayet o geçmek bilmeyen otuz dakika geçmiş, birer ikişer koğuşa giriyorduk. Ter ve yağmurdan adamakıllı ıslanmıştım. Üşütmemek için daha terim kurumadan üstümü değişmem, kurulanmam ve yeni bir şeyler giyinmem gerekiyordu. Ama mektubunu okumadan başka bir iş yapmam mümkün değildi. Bir an önce okumak için yatağıma çekildim hemen.

Cezaevinde yatak her şeyidir mahkûmun. Oturmak, uzanmak, dinlenmek, uyur gibi yapıp hayallere dalmak, yatıp uyumak, düş görmek, bir şeyler okumak, yazmak ve rahat rahat düşünmek için en uygun yerdir. Her bir ranza iki katlı bir ev ve her bir kat kendine ait bir oda gibidir yatak tutuklu için.

Buz gibiydi koğuşun içi. Yastığım soğuk, demir ranzam soğuk ve beton duvarlar soğuktu. Ama mektubunu bıraktığım gömleğimin sol göğüs cebi sıcaktı. Varsın bu yıl kış dilediği kadar yaman geçsin. Güneşle aramıza girsin bulutlar. Yağmurlar soğuk, kar soğuk ve önümdeki açık pencereden üstüme en amansız soğuklar estirsin rüzgâr, sözcüklerinin ve şiirlerinin sıcaklığı yeter bana. Aman mektupların kesilmesin, üşürüm sonra…

28 Eylül 1987

Hapishaneden Mektuplar “Sevgili Kardeşim…” Derleyen: Aytekin Yılmaz, Sezai Sarıoğlu, Kanat Yayınları, Nisan 2006, İstanbul. Sf. 31-32. Boldlar bana ait.

Kitapta mektubun kime yazıldığı belirtilmemiş ama mektubun yazılışından bir kaç ay evvel Diyarbakır Cezaevi’nden Eskişehir Cezaevi’ne nakil olan Hafız Akdemir’e yazılmış olma ihtimali yüksek gibi görünüyor.

Bu yüksek ihtimal fikrine, Selahatttin Bulut’un (aynı kitapta okuduğum) bir başkasına yazdığı mektupta kullandığı dilin yukarıdaki mektupla karşılaştırınca pek düz/yavan kalışından ve Hafız Akdemir’in (yine aynı kitapta okuduğum) Selahattin Bulut’a yazdığı lirizm yüklü mektuplardan yola çıkarak vardığımı belirtmek isterim. Bulut ve Akdemir arasındaki muhabbetin çok özel ve derin olduğu bilinir ama mektuplar da bunu açık ediyor.

Hafız Akdemir Mart 1991’de cezaevinden şartlı tahliye olduktan sonra, önce Yeni Ülke ardından Özgür Gündem gazetesinde çalışmaya başladı. 8 Haziran 1992’de sabah gazeteye giderken katledildi. Katili aranmadı ve bulunmadı.

Diyarbakır Cezaevi

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: