Bir Şiir: Adam Zagajewski

Mayıs 21, 2018

Olga_Boznańska_1889_Kwiaciarki

Olga Boznanska, Çiçekçi (Kwiaciarki), 1889.

Otoportre

Adam Zagajewski

Bilgisayar, kalem ve daktilo arasında geçiyor
günümün yarısı. Bir gün yarım yüzyıl olacak bu.
Yabancı şehirlerde yaşıyorum ve yabancı insanlarla
bana yabancı konular hakkında konuşuyorum bazen.
Çok müzik dinliyorum: Bach, Mahler, Chopin, Şostakoviç.
Gücü, zaafı ve acıyı buluyorum müzikte, üç şey.
Dördüncüsünün adı yok bende.
Şairleri okuyorum, yaşayan ve ölü şairleri; azmi,
inancı ve gururu öğreniyorum onlardan. Büyük
filozofları anlamaya çalışıyorum –çoğu zaman küçücük
bir parçasını anlıyorum o değerli düşüncelerinin ama.
Uzun yürüyüşler yapmayı seviyorum Paris sokaklarında;
kıskançlığın, öfkenin ya da arzunun harekete geçirdiği
diğer insanlara bakmayı; elden ele geçen ve yavaş yavaş
o yuvarlak formlarını kaybeden (ve imparatorlarının
yüzü silinen) bozuklukları gözlemeyi.
Yanımda ağaçlar büyüyor, hiçbir şey söylemeden
o umarsız yeşil mükemmelliklerinden başka.
Siyah kuşlar yürüyor tarlalarda,
bir şey bekliyorlar daha, İspanyol dulları gibi sabırla.
Artık genç değilim ama benden yaşlılar var hala.
O derin uykuyu seviyorum, bir gün artık olmadığımda
ve köy yollarında hızla bisiklet sürmeyi, açık gökyüzündeki
bulutlar gibi silikleşirken kavaklar ve evler yanımsıra.
Bazen müzelerde gördüğüm tablolar bir şey diyorlar bana,
ve bütün ironileri kayboluveriyor o anda.
Karımın yüzünü izlemeyi seviyorum.
Her hafta, Pazar günü, babamı arıyorum.
İki haftada bir arkadaşlarımla buluşuyorum,
böyle gösteriyoruz birbirimize sadakatimizi.
Ülkem bir kötülükten kurtuldu. Ama isterim ki
bir diğer kurtuluş daha izlesin bunu.
Benim de bir faydan dokunur mu? Bilmiyorum.
Denizin çocuğu değilim ben,
Antonio Machado’nun kendisi hakkında yazdığı gibi,
ama havanın, nanenin ve çellonun çocuğuyum
ve koca dünyanın bütün yolları kesişmiyor,
şimdilik bana ait olan bu hayatın
patikalarıyla.

*Adam Zagajewski’nin 90’lı yılların ikinci yarısında Paris’te yazdığı bu şiirini ben İspanyolcadan çevirdim. Daha sonra İngilizcesi ve Lehçesiyle karşılaştırarak yeniden düzenledim. Şu sayfalardan Lehçe ve İngilizce versiyonlarına bakabilirsiniz. Başlığa tıklayarak İspanyolca versiyonunu da görebilirsiniz.

martwa-natura-z-lustrem_900

Olga Boznanska, İçerisi (Wnętrze), 1906.

Reklamlar
mandelstam nkvd-1938

Osip Mandelstam, NKVD tarafından çekilen son fotoğrafı, 1938.

Yalnızca Çocuk Kitapları Okumak

Osip Mandelstam (1891-1938)

Yalnızca çocuk kitapları okumak,
Yalnızca çocuksu düşüncelere kapılmak,
Yetişkinlere özgü ne varsa uzaklaşmak,
Sonra tüm acılarından yeniden doğmak.

Ölesiye yoruldum ben bu hayattan,
Hiçbir nimeti kabulüm değil gayrı,
Ama hâlâ seviyorum şu dünyayı,
Başka bir dünyam yok, belki ondan.

Şimdi uzak bir bahçede kendi kendime
Basit, ahşap bir salıncakta sallandığımı,
O yüksek kayınları, o orman karanlığını
Puslu hatıralar içinden seçiyorum yine.

*Osip Mandelstamın 1908 tarihli (henüz 17 yaşındayken yazdığı) bu başlıksız şiirini ben İngilizce ve İspanyolca çevirilerini okuyarak ve Rusça orijinaline bakarak çevirdim. Rusça ve İngilizce versiyonlarına şu sayfadan bakabilirsiniz. Başlığa tıklayarak İspanyolca versiyonunu da görebilirsiniz.

Mikhail Germashev

Ormanda Dere Kıyısında Karlar, 1900’ler. Mikhail Germashev (1867-1930)

mafalda

1-Söylesene Baba, gelecek yıl var mı? -Ne var mııı? 2-Gelecek yıl, diyorum! Gerçekten var mı? Sakın şu hep geleceği söylenen ama bir türlü gelmeyen şeylerden olmasın!… Hee? 3-Ama Mafalda!… Gelecek yılın olmadığını da nereden çıkarıyorsun şimdi?! 4-Sen hiç gördün mü?

“GELECEK YIL” HEPİMİZE MUTLU, EN AZINDAN UMUTLU BİR YIL OLSUN…

Զապել_Եսայան

Zabel Yesayan (1878-1943)

“(…)

—Biliyorsunuz değil mi, böyledir… diye devam etti, sanki yabancı ve uzak bir memleketteki sürgünleriz. Biz doğduğumuz ülkede sürgünüz, zira halkımızın müşterek hayatının etrafımızda yaratacağı o atmosferden mahrumuz… Yalnız narin ve ince iplerle bağlıyız öz yurdumuza.

(…)

Belki de budur sebeplerin sebebi. Her birimiz yalnızız ve en iyi şartta kayan bir yıldız gibi geçiyoruz yabancı gökkubbelerin üstünden. Bıraktığımız aydınlık iz ne kadar parlak, ne kadar ışıltılı olsa da seyrelmeye ve yitip gitmeye mahkûm. Yapayalnız sesimiz bir koro ahengine dahil olmayacak hiçbir zaman. Biz kaburgalarımızın altını boş hissediyoruz ve ruhumuzun şahsi ıstırabımız ve saadetimiz içinde zincire vurulmuş olmasının sebebi hiç şüphesiz bu. O ne zaman esaretinden rahatsız olup zincirlerini kırmayı istese, hususi hayatımızı çevreleyen yüksek duvarlar onun uçuşuna mani oluyor. Bize yaratıcılığın kudretli soluğunu yalnız müşterek hayatın dalgalı denizi ve hür ufukları verebilirdi. Kendi üzerimize kapanmışken kristalleşmek zorundayız, geçmişten kopuk, gelecekten yasaklı.

(…)”

Sürgün Ruhum, Zabel Yesayan, Ermeniceden çeviren: Mehmet Fatih Uslu, Aras Yayıncılık, İstanbul, 2015. Sf 37-39.(Boldlar bana ait.)

00592901_0 (1)

Ermeni halkı için kutsal olan Zeytun İncili’nin giriş kısmından bir motif, Toros Roslin, 1256.

Victor Klemperer

Victor Klemperer, 1946. Foto: Abraham Pisarek.

“(…)

17 Mart 1933

Ricarda Huch’un bir kısa romanı var, dindar bir adam bir günahkârı takip ediyor ve Tanrı’nın onu nasıl cezalandıracağını görmek için bekliyor. Boşuna bekliyor. Bazen benim de bu dindar adamın başına gelenlerin aynısını yaşayacağımı düşünüyorum. Gerçekten ama, öylesine düşünülmüş bir şey değil bu: Kendimi bir türlü şu iğrenme ve utanç duygusundan kurtaramıyorum. Kimse bir şey yapmıyor, bir şey söylemiyor; herkes titriyor, herkes saklanıyor. (sf.17)

3 Nisan 1933

Bir gün bir patlama yaşanacak; ama biz belki onu hayatımızla ödeyeceğiz; biz, Yahudiler. (sf.25)

12 Nisan 1933

Güç, sınırsız bir güç var nasyonal sosyalistlerin elinde: yarım milyon silahlı adam, bütün kamu kurumları ve kaynakları, basın ve radyo, yabancılaşmış kitlelerin düşünceleri. Kurtuluşun gelebileceği tek bir yer bile görmüyorum. (sf.30)

30 Haziran 1933

29 Haziran’da bir Reich bakanı (Goebbels Stuttgart’ta) ilk kez resmi bir konuşmada söyledi: Bizimkinin yanında başka partiler izin vermeyiz, Hitler Almanya’nın “mutlak sahibi”dir. (Hindenburg ortadan kalkıverdi). (sf.46)

19 Ağustos 1933

Kitlelerin düşüncesinin gerçekten de Hitler’den yana olduğuna hem inanıyorum, hem inanmıyorum. Fazlasıyla işaret var aksini gösteren. Ama herkes, tam anlamıyla herkes, korkudan ölüyor. Artık ne mektup kaldı ne telefon konuşması, sokakta öylesine edilen herhangi bir söz bile bir ihbar konusu olabiliyor. Herkes ötekinin bir hain ya ajan olmasından korkuyor. Bayan Krappmann bizi Bayan Lehmann hakkında uyarıyor, fazlasıyla nasyonal sosyalist diyor; Bayan Lehmann ise bize büyük bir üzüntüyle erkek kardeşinin “sağlam bir kominist”e bir Rote Fahne nüshası verdiğini ama sonra söz konusu “sağlam komünist” ajan çıktığı için bir yıl hapis cezası aldığını anlatıyor.(sf.62)

15 Şubat 1934

Gerçek kendisi konuşur, yalan ise basın ve radyo yoluyla konuşuyor.(sf.102)

Ancak Almanya’da zekadan (intellect) hiç bu kadar nefret edilmedi.(sf.102)

24 Şubat 1934

Herkesi kandırıyorlar, her birini farklı bir yolla, işte burada yatıyor hükümetin asıl mahareti.(sf.108)

(…)”

Quiero dar testimonio hasta el final, Diarios 1933-1941, Victor Klemperer, Traducción: Carmen Gauger, Editorial Galaxia Gutenberg, Barcelona 2003. 906 págs.

Yahudi bir dilbilimci olan Victor Clemperer (1881-1960) 1920’den beri Almanya’da Dresden Üniversitesi’nde Roman Dilleri öğretim üyesi olarak çalışıyordu. Nazilerin iktidara gelmesinden itibaren peyderpey her şeyini kaybetti. Önce (Birinci Dünya Savaşı’na katıldığı için ve karısı Alman olduğu için) çalışmasına izin verilse de kütüphaneyi kullanması yasaklandı ve diğer öğretim üyelerinin haklarından yoksun bırakıldı. Sonra işi de elinden alındı. Ardından yanlarında çalışan, ev işlerinde onlara yardım eden kadın gitti; çünkü Yahudilerin ari ırktan vatandaşları çalıştırması yasaktı. Sonra kedisi gitti; çünkü Yahudilere evde hayvan beslemek de yasaklanmıştı. Böyle böyle her şeylerini kaybederek ama yine de karısı ari ırktan olduğu için 1945’e kadar kamplara gönderilmeden hayatta kalmayı başararak yaşadılar. 1945’de çember iyice daralmışken, Dresden Bombardımanı sırasında yaşanan kargaşadan yararlanarak ABD güçlerinin kontrolündeki topraklara geçmeyi başardılar.

Klemperer bu yıllar boyunca (1933-1945) tuttuğu günlüklerde Nazi ideolojisinin nasıl biçim aldığını en iyi gözlemleyen ve kayda geçen isim oldu. Yukarıdaki satırlar günlüklerin ilk sayfalarından benim altını çizdiğim bazı tespitler. Bakalım size ne diyecekler? Sonuna Kadar Tanıklık Etmek İstiyorum, Günlükler 1933-1941 ve 1942-1945 diye çevrilebilecek olan 2 ciltlik kitabın Türkçesi yok. Ben İspanyolca çevirisinden okudum. Verdiğim sayfa numaraları yaklaşıktır, İspanyolca elektronik kitap versiyonundan alınmıştır.

Eşek Frizi

Eşek Frizi, Franz Marc, 1911.

Wislawa Szymborska

Wislawa Szymborska, 10 Aralık 1996, Stockholm. Şairin Nobel ödülü aldığı gün onuruna verilen akşam yemeğinden.

Yazmak Hazzı

Wislawa Szymborska (1923-2012)

Nereye koşuyor yazdığım ormanın içinde, şu yazdığım ceylan?
İçmek için mi şu yazdığım suyu
burnunun karbon kağıdı gibi kopyasını çıkaran?
Neden başını kaldırıyor, bir şey mi duydu?
Gerçek hayattan ödünç alınan dört ayağının üstünde
doğrulmuş, kulaklarını dikiyor arasında parmaklarımın.
Sessizlik, evet, bu sözcük bile hışırdıyor kağıdın üzerinde
ve aralıyor
“orman” kelimesinden doğup çatallanan dalları.

İşte ellerinden asla kurtulamayacağı
kötü eşleştirilmiş harfler, izini süren cümleler,
beyaz sayfanın üzerinde pusuya yatmış
üzerine atılmak için yolunu gözlemekteler.

Epey nişan almış avcı bulunur bir damla mürekkepte,
bir gözlerini kapatmış beklerler, elleri tetikte
doğrultulan kalemin ucundan dökülmek için,
ceylanın etrafına mevzilenip ateş etmek isteğiyle.

Bunun hayat olmadığını unutuyorlar ama.
Başka kanunlar işler burada, beyaz üzerine kara.
Bir göz açıp kapamak yalnızca benim istediğim kadar sürer
ve sayısız kurşunun havada durup beklediği
küçük sonsuzluklara bölünebilir bu süre.
Ben olur demeden asla bir şey olmaz burada.
Tek bir yaprak bile düşmez benim isteğim dışında,
tek bir tutam ot bile ezilmez bir toynağın altında.

Kaderini benim belirlediğim bir dünya da var o zaman?
İşaretlerden zincirlerle bağladığım bir zaman da var?
Benim buyruklarımla işleyen sınırsız bir hayat da var?

İşte yazmak hazzı.
Kalıcı yapma şansı.
Ölümlü bir elin intikamı.

 

*Şairin 1967 tarihli Sto pociech (“No End of Fun”) adlı kitabında yer alan şiirin şu sayfadan İngilizce, Lehçe ve İsveççe versiyonlarına bakabilirsiniz. Başlığa tıklayarak İspanyolca versiyonunu da görebilirsiniz.

 

makowski

Tadeusz Makowski (1882-1932), Jablka w koszyku (Sepette Elmalar), 1923.

wang-shimin_poetic-feeling-of-du-fu_5

Şair Du Fu’nun Şiirsel Dünyası, Wang Shimin (1592-1680),

“(…)

Başlangıçta yalnızca Kaos vardı. Yer ve Gök her şeyin ve hiçbir şeyin sudaki pislik gibi birbirine karıştığı bulanık bir küme halindeydi. Her taraf insan gözünün asla bir şey görmeyi başaramadığı yoğun bir sisle kaplıydı, sonra Pan-Ku gelip o eşsiz kuvvetiyle onu dağıtmayı başardı. O zaman saf olan saf olmayandan ayrıştı ve bereketini tüm yaratılanların üzerine saçan yüce iyilik ortaya çıktı. Onun dünyası ışıktandır. Ona yaklaşan iyiliğin topraklarına giden yolu keşfeder. Ama var olan her şeyin başlangıcındaki sırra sahip olmak isteyenin mutlaka Batıya Yolculuk’u okuması gerekir.

Orada Gök ve Yer krallığında zamanın yüz yirmi dokuz bin altı yüz yıllık dönemlere bölündüğü söylenir. Bunların her biri de kendi içinde on bin sekiz yüz yıllık on iki alt bölüme ayrılmıştır. İsimleri şöyledir: Dhzu, Chou, Yin, Mao, Chen, Sz, Wu, Wei, Shen, Yu, Hsü ve Hai. Çok geniş zamanlar olmalarına rağmen, hepsinin günlerin sürekli döngüsü içinde aktıkları bir bölüm vardır. Bu sayede, Dhzu sabahın daha her tarafın karanlık olduğu ve hiçbir ışık emaresinin görülmediği ilk saatlerine karşılık gelir; horozlar Chou’da öter, Yin’de gün ağarmaya başlar; sonunda, güneş çıkar Mao’da; Chen’de artık tamamen gündüzdür, insanlar kahvaltılarını ederler; işi olan artık tüm işini planlamış olur Sz’da; Wu’da güneş tepe noktasındadır; akşam inmeye başlar Wei’de; Shen’de aileler bir masanın etrafında toplanıp akşam çaylarını içerler, Yu’da güneş batar; Hsü’de gün batımının tüm izleri kaybolur; son olarak, Hai’de insanlar dinlenmeye çekilir ve böylece kapılarını yeni bir döngüye açarlar. Dünyada en uzak zamanlarda da en yakın zamanlarda da hep böyle olmuştur bu. Gerçekten de Hsü saatinin sonunda, Gök ve Yer, hiçbir şeyin ve her şeyin bizim için tümüyle anlaşılmaz biçimde birbirine karıştığı tam bir karmaşa halinde olurlar.

(…)”

Metin Çinli Yazar Wu Cheng’en‘in klasik eseri “Batıya Yolculuk“un ilk satırları. Ben İspanyolcasından Ediciones Siruela, 2004 baskısından çevirdim. Birinci paragrafın sonundaki kitabın adı “Kökenlerin Güncesi/Tarihi” gibi bir şeydi ama bir yanıyla kitabın kendisine de  işaret ediyordu. Daha anlaşılır olması için kitabın ismini kullandım.

Pan Ku Çin mitolojine göre ilk insandır. Yin ve Yang’ın birleşmesinden olmuş ve evrenin oluşumuna tanıklık etmiştir. (Boldlar bana ait.)

 

Rodolfo Walsh ve kızı Vicki

Rodolfo Walsh kızı Vicki’yle.

1 Ekim 1976

Sevgili Vicki: Ölüm haberin bugün öğleden sonra saat üçte ulaştı bana. Haberi yayınlamaya başladıklarında toplantıdaydık. Önce isminin berbat bir telaffuzla söylendiğini duydum ve ancak bir saniye sonra idrak ettim. Otomatik olarak istavroz hareketi yaptım, tıpkı çocukluğumda yaptığım gibi. Bu hareketi durduramadım. O saniye dünya durdu. Sonra Mariana ve Pablo’ya “Benim kızım” dedim. Toplantıyı bitirdim.

Afallamıştım. Pek çok kere korkmuştum bundan. Başkaları onca darbe alırken, ben darbe yemediğim için fazla şanslı olduğumu düşünüyordum. Evet, senin için de korkmuştum, tıpkı senin de benim için korktuğun gibi; her ne kadar bunu hiç dillendirmesek de. Şimdi o korku acının kendisi oldu. Mücadele ederken yaşadığın şeyleri çok iyi biliyorum. Gurur duyuyorum bu şeylerden. Beni sevdin, seni sevdim. Seni öldürdükleri gün 26 yaşına girmiştin. Son yıllar senin için çok zor olmuştu. Seni bir kez daha gülümserken görmek isterdim.

Seninle vedalaşamam, sen neden olduğunu biliyorsun. Biz karanlıklarda takibatlar altında ölürüz. Hakiki mezarlık her zaman bellektir. Seni orada saklıyorum, kucağımda sallıyor, seni kutluyor, hatta belki kıskanıyorum, canım benim.

Annenle konuştum. Acılı ama gururlu, senin kısa, zorlu, müthiş hayatını anlıyor.

Dün gece karmakarışık bir karabasan gördüm; ateşten bir sütun vardı, güçlü ama sınırlarını aşmayan, kökü çok derinlere inen.

Bugün trende bir adam bana şöyle dedi: “Çok acı çekiyorum. Bir uykuya dalmak ve bir yıl sonra uyanmak isterdim.” Kendisinden bahsediyordu ama beni de söylüyordu.

***

Arjantinli gazeteci ve yazar Rodolfo Walshın (1927-1977) kızı Maria Victoria (1950-1976) 24 Mart 1976 Darbesi’yle yönetimi ele geçiren Askeri Cunta’nın silahlı güçleri tarafından 29 Eylül 1976’da öldürüldü. Rodolfo Walsh 1 Ekim 1976’da kızı için yukarıdaki mektubu yazdı. Rodolfo Walsh daha sonra darbenin 1. yıl dönümünde Dikta yönetimine  “Bir Yazardan Askeri Cunta’ya Açık Mektup” başlıklı bir mektup yazdı. Mektubu postayla basın yayın organlarına gönderdikten bir gün sonra 25 Mart 1977’de sokak ortasında kaçırıldı ve kaybedildi. (Boldlar bana ait.)

rodolfo_walsh_y_la_muerte_de_su_hija_maria_victoria

Papeles inesperados

Sende en sevdiğim şey

Julio Cortázar (1914-984)

Sende en sevdiğim şey seksin.
Seksinde en sevdiğim şey ağzın.
Ağzında en sevdiğim şey dilin.
Dilinde en sevdiğim şey sözün.

***

Papeles inesperados, Julio Cortázar, (Edición de Aurora Bernárdez y Carles Álvarez Garriga) Alfaguara, Buenos Aires, 2009. Sf.405.

Adından da (Beklenmedik Kağıtlar) anlaşılacağı üzere kitap Cortazar’ın sonradan ortaya çıkan karalamalarından ve taslaklarından oluşuyor. Metin Fransızca yazılmış, Fransızcadan Cortazar’ın ilk eşi Aurora Bernárdez çevirmiş. Ben de İspanyolcasından çevirdim. Benim “seks” diye çevirdiğim ya da bıraktığım şeyin asıl anlamı “cinsiyet”. Metne “cinsin” ya da “cinsiyetin”den daha çok oturduğu için öyle bıraktım. Olası farklı yorumlamalar için bilmekte fayda var. Bir de, metin aslında dörtlük değil. Bunu da bilmekte fayda var.

Cortazar

Alexander Cockburn

Alexande Cockburn (1941-2012). Yıl 1977, Cockburn’un haftalık The Village Voice gazetesinde medya eleştirisi yaptığı zamanlar.

Nixon, Reagan ve Yalanlar

Alexander Cockburn (1941-2012)

22 Kasım 1983

Nixon basın karşısında yenik düşerken Reagan’ın hiçbir şey olmamış gibi sürekli gülümsemesinin nedeni epey basit görünüyor. Nixon yalan söylemenin gerekli olduğunu düşünüyordu. Basın, uzun süre sessiz kaldıktan sonra, başkanın gerçeği söylemediğini dile getirmeye başladı. Nixon çıldırdı ve gerçeği söylediğinde ısrar etti. Doğru damarı yakaladığını hisseden basın, Nixon’un başka yalanlarını da ortaya döktü ve böyle böyle, sonunda, başkan 8 Ağustos 1974’te istifa etti.

Reagan ise gerçeği söylemekten rahatsız olmuyor. Yalan söylemek de umurunda değil. Doğrusu, ikisi arasındaki farkı da söyleyemez. Nixon yalan söylediğinde bunu bilirdi –bu yüzden yalan söylerken tatlılaşır ve sürekli kıpraşırdı– başka pek çok kişi de onun o sırada yalan söylediğini bilirdi. Bir aktör olan Reagan’ın ise gerçeklik ve sahtelik hakkında kesinlikle bir ahlaki duygusu yok. Gerçek, ona göre, onun o sırada söylemekte olduğu şey. Refah düzeyi aldatmacası hakkında basına daha önce yüzlerce kez söylenmiş bazı eski klişe yalanları tekrar ederken bile, hala gerçekleri söylüyormuş gibi görünüyor ve eminim, gerçekleri söylediğini düşünüyor.

Basın için asıl mesele şu; bildik bir istatistik hilesi ya da uydurma bir anekdot söylerken yakalanmak Reagan’ın umurunda bile değil. Suçluluk duygusundan yoksun bir başkanla nasıl baş edeceksiniz? Reagan bu konuda George Washington’dan bile iyi. Yalan söyleyemiyor ama gerçeği de söyleyemiyor.

Corruptions of Empire’dan alıntı. Ben de CounterPunch‘tan alıntıladım. Yazının linkine gitmek için başlığı tıklayabilirsiniz. Boldlar bana ait.

%d blogcu bunu beğendi: