Papeles inesperados

Sende en sevdiğim şey

Julio Cortázar (1914-984)

Sende en sevdiğim şey seksin.
Seksinde en sevdiğim şey ağzın.
Ağzında en sevdiğim şey dilin.
Dilinde en sevdiğim şey sözün.

***

Papeles inesperados, Julio Cortázar, (Edición de Aurora Bernárdez y Carles Álvarez Garriga) Alfaguara, Buenos Aires, 2009. Sf.405.

Adından da (Beklenmedik Kağıtlar) anlaşılacağı üzere kitap Cortazar’ın sonradan ortaya çıkan karalamalarından ve taslaklarından oluşuyor. Metin Fransızca yazılmış, Fransızcadan Cortazar’ın ilk eşi Aurora Bernárdez çevirmiş. Ben de İspanyolcasından çevirdim. Benim “seks” diye çevirdiğim ya da bıraktığım şeyin asıl anlamı “cinsiyet”. Metne “cinsin” ya da “cinsiyetin”den daha çok oturduğu için öyle bıraktım. Olası farklı yorumlamalar için bilmekte fayda var. Bir de, metin aslında dörtlük değil. Bunu da bilmekte fayda var.

Cortazar

Alexander Cockburn

Alexande Cockburn (1941-2012). Yıl 1977, Cockburn’un haftalık The Village Voice gazetesinde medya eleştirisi yaptığı zamanlar.

Nixon, Reagan ve Yalanlar

Alexander Cockburn (1941-2012)

22 Kasım 1983

Nixon basın karşısında yenik düşerken Reagan’ın hiçbir şey olmamış gibi sürekli gülümsemesinin nedeni epey basit görünüyor. Nixon yalan söylemenin gerekli olduğunu düşünüyordu. Basın, uzun süre sessiz kaldıktan sonra, başkanın gerçeği söylemediğini dile getirmeye başladı. Nixon çıldırdı ve gerçeği söylediğinde ısrar etti. Doğru damarı yakaladığını hisseden basın, Nixon’un başka yalanlarını da ortaya döktü ve böyle böyle, sonunda, başkan 8 Ağustos 1974’te istifa etti.

Reagan ise gerçeği söylemekten rahatsız olmuyor. Yalan söylemek de umurunda değil. Doğrusu, ikisi arasındaki farkı da söyleyemez. Nixon yalan söylediğinde bunu bilirdi –bu yüzden yalan söylerken tatlılaşır ve sürekli kıpraşırdı– başka pek çok kişi de onun o sırada yalan söylediğini bilirdi. Bir aktör olan Reagan’ın ise gerçeklik ve sahtelik hakkında kesinlikle bir ahlaki duygusu yok. Gerçek, ona göre, onun o sırada söylemekte olduğu şey. Refah düzeyi aldatmacası hakkında basına daha önce yüzlerce kez söylenmiş bazı eski klişe yalanları tekrar ederken bile, hala gerçekleri söylüyormuş gibi görünüyor ve eminim, gerçekleri söylediğini düşünüyor.

Basın için asıl mesele şu; bildik bir istatistik hilesi ya da uydurma bir anekdot söylerken yakalanmak Reagan’ın umurunda bile değil. Suçluluk duygusundan yoksun bir başkanla nasıl baş edeceksiniz? Reagan bu konuda George Washington’dan bile iyi. Yalan söyleyemiyor ama gerçeği de söyleyemiyor.

Corruptions of Empire’dan alıntı. Ben de CounterPunch‘tan alıntıladım. Yazının linkine gitmek için başlığı tıklayabilirsiniz. Boldlar bana ait.

BİZ HAYIR DİYORUZ

Mart 16, 2017

Biz Hayır Diyoruz

Biz Hayır Diyoruz

FARKLI ÜLKELERDEN geldik ve buradayız, Pablo Neruda’nın koca gölgesinin altında bir arada: Hayır diyen Şili halkına eşlik etmek için buradayız.

Biz de hayır diyoruz.

Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz. Eşyaları korurken insanları yok eden nötron bombası çağımızın mükemmel bir sembolü. Gecenin yıldızlarını askeri hedeflere çeviren katil sistem için insanoğlu bir üretim ve tüketim faktöründen, bir kullanım aracından başka bir şey değil; zaman yalnızca ekonomik kaynak ve bütün gezegen suyu son damlasına kadar emilecek bir rant kaynağı. Zenginliği çoğaltmak için yoksulluklar çoğaltılıyor ve diğerlerinin yoksulluğunu çizginin dışında tutmak, bu çok azın zenginliğini gözetmek için silahlar kat kat artıyor, bu arada yalnızlık da kat kat artıyor: Bize ne yiyecek ne de sevecek bir şey veren, çoğunluğu yiyecek açlığına ve çok daha fazla kişiyi de kucaklaşma açlığına mahkûm eden bu siteme hayır diyoruz.

Yalana hayır diyoruz. Büyük iletişim araçlarının evrensel ölçekte yaydığı egemen kültür, bizleri dünyayı hemcinslerimizin bir mal ya da rakip olabileceği ama asla bir kardeş olamayacağı bir süpermarket ya da otoyol saymaya davet ediyor. İnsan aşkını sonradan fazlasıyla geri almak için spekülasyona tabi kılan bu yalancı sistem gerçekte bir bağsızlık kültürüdür. Tanrısı muzafferler, paranın ve iktidarın başarılı sahipleridir; kahramanları da bu kişileri ulusal güvenlik doktrinini uygulayarak koruyan üniformalı rambolardır. Söyledikleri ve sustuklarıyla, egemen kültür yoksulların yoksulluğunun zenginlerin zenginliğinin bir sonucu olmadığı yalanını söyler, bu kimsenin suçu değildir, bir keçinin kulağından çıkmıştır ya da yoksulları tembel ve eşek yapan Tanrı’nın işidir. Aynı biçimde bazı insanların diğerleri tarafından aşağılanmasının dayanışmacı öfkeyi ya da skandalı gerektirecek bir nedeni yoktur çünkü şeylerin doğal yasasıdır bu; örnek verecek olursak, Latin Amerika diktatörlükleri, emperyalist iktidar sisteminin değil bizim aşırıya kaçan doğamızın bir parçasıdır.

Horgörü tarihe ihanet eder ve dünyayı parçalar. Güçlü düşünce imalatçıları bize sanki yokmuşuz gibi davranırlar ya da sanki aptal gölgelermişiz gibi. Sömürgeci miras, üçüncü sınıf insanlar tarafından mesken tutulan Üçüncü Dünya denileni galiplerinin belleğini kendi bellekleriymiş gibi kabul etmeye ve kendisine uzak bir yalanı kendi gerçeğiymiş gibi kullanmak üzere satın almaya zorlar. İtaatimizi ödüllendirirler, zekâmızı cezalandırırlar ve yaratıcı enerjimizin soluğunu keserler. Biz düşünülenleriz ama düşünenler olamayız. Yankıya hakkımız var ama sese yok, yönetenler bizim papağanlık yeteneğimizi överler. Biz hayır diyoruz: Bu pespayeliği kader olarak kabul etmeyi reddediyoruz.

Biz korkuya hayır diyoruz. Söyleme korkusuna, yapma korkusuna, olma korkusuna hayır. Görünen sömürgecilik söylemeyi yasaklıyor, yapmayı yasaklıyor, olmayı yasaklıyor. Daha etkili olan görünmez sömürgecilik bizi söylenemeyeceğine, yapılamayacağına, olunamayacağına inandırıyor. Korku gerçeklik kılığına bürünüyor: Gerçeklik gerçekdışı olmasın diye iktidarsızlığın ideologları bize ahlakın ahlaksız olmak zorunda olduğunu söylüyorlar. Onursuzluk karşısında, sefalet karşısında, yalan karşısında boyun eğmekten başka çaremiz yok. Alın yazısıyla damgalanmışız, tembel, sorumsuz, şiddete eğilimli, aptal, görülmeye değer ve askeri yönetime mahkûm doğuyoruz. Özet olarak, kendimizi bizi aşağılayan lüksü ve bize vuran sopayı finanse etmek için imzalanmış muazzam bir dış borcun faizlerini zamanında ödeme yetisi olan, iyi halli mahkûmlara dönüştürmek için gönüllü olmalıyız.

Bu dünya tablosunda, biz insan sözünün tarafsızlığına hayır diyoruz. Çevremizde gerçekleşen gündelik çarmıha germeler karşısında bizi elimizi yıkamaya davet edenlere hayır diyoruz. Aynada kendini izleyen, ilgisiz soğuk bir sanatın sıkıcı cazibesi karşısında sıcak bir sanatı tercih ediyoruz; insanın dünyadaki macerasını kutsayan ve ona katılan, umutsuzca âşık ve kavgacı bir sanatı tercih ediyoruz. Eğer adil olmasaydı güzellik güzel olur muydu? Eğer güzel olmasaydı adalet adil olur muydu? Güzelliğin ve adaletin birbirinden koparılmasına hayır diyoruz çünkü bu ikisinin güçlü ve verimli kucaklaşmasına evet diyoruz.

Biz hayır diyoruz ve hayır derken evet de diyoruz.

Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilmeyeceği, Neruda’nın bir şiiri ya da Violeta’nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz.

Merkezi Amerika’nın kuzeyinde olan yok edici açgözlülük imparatorluğuna hayır derken, olası bir başka Amerika’ya evet diyoruz; en eski Amerikan geleneklerinden, komün geleneğinden: Şilili yerlilerin yenilgiden yenilgiye beş yüzyıldır umutsuzca savundukları komün geleneğinden doğacak bir Amerika’ya evet diyoruz.

Onursuz barışa hayır derken, adaletsizliğe karşı kutsal isyan hakkına ve onun uzun Şili haritasındaki halk direnişleri tarihi kadar uzun tarihine evet diyoruz.

Paranın özgürlüğüne hayır derken, insanların özgürlüğüne evet diyoruz: Yaralı, kötü davranılmış, Şili gibi bin kez düşmüş ve Şili gibi bin kez kalkmış özgürlüğe evet diyoruz.

Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına, bizi Şili müziği gibi sarıveren ve Şili şarabı gibi kucaklayan o güce evet diyoruz.

Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, umuda evet diyoruz, Şili gibi aç, çılgın, âşık ve maşuk umuda: Şili’nin çocukları gibi geceyi yırtarak gelen o isyankâr umuda evet diyoruz.

(1988 ortalarında Şili, Santiago’da
“Şili Yaratıyor” günlerinin açılış konuşmasıdır.)

Biz Hayır Diyoruz, Eduardo Galeano, Çeviri: Bülent Kale, Metis Seçki Dizisi, Metis Yayınları, İstanbul, Mart 2008. Sf. 193-195. Boldlar bana ait.

pollock-fathom-five

Jackson Pollock, Full Fathom Five, 1947 (Detay).

Nisan 1978

“Sevgili Beatriz:

Söz, daha uzun yazacağım. Şu anda ne durumda olduğunu bilmiyorum. Senden bana nasıl olduğunu yazmanı istiyorum, neye ihtiyacın olduğunu ya da sana ne göndermemi istediğini; elimden geldiğince yapmaya çalışacağım. Çok çok sevgi ve hatıralarla,
Manuel.”

Mektupta tarih yok ama onu, neredeyse tesadüfen, 1978 Nisan’ında aldığımı biliyorum. Manuel Gestal, Uruguay ve Paraná Caddeleri arasında kalan Tucumán sokağındaki Galerna Kitabevi’nde çalışıyordu. Ordu hemen yanındaki ofisimi boşaltmadan önce, kitabevine her akşamüstü telefonu kullanmak, kitapları karıştırmak ve biraz laflamak için mutlaka uğrardım. Bir gün ofisime gelip her şeyimi alıp götürdüklerinde, doğal olarak yapmayı bıraktım.

Manuel’e yanıt yazdım, ona bir posta kutusu adresi verdim ve bana gazete ve dergi göndermesini istedim. İki yıl boyunca, Meksika’dan İspanya’ya, oradan tekrar Meksika’ya ve sonra yeniden sonunda izini kaybettiğim İspanya’ya gidinceye kadar bana benim dünyaya açılan tek pencerem olan kraft kağıdına sarılmış bir sürü rulo geldi. Manuel İspanya’dan kataloglar gönderiyordu (hayalgücü egzersizleri ve umutsuz arzular için) ve giderek sosyal demokratlara dönüşen eleştirel Marksistlerin dergisi El viejo topo sayılarını; Meksika’dan Nexos ve Vuelta dergilerini. O sefil yılları yaşamayan hiç kimse bu dergilerden herhangi birinin bir sayfasının bizim için ne anlama geldiğini bilemez. Kısa süre sonra İngiltere’den birkaç New Left Review sayısı geldi. Bana neredeyse başka şeye ihtiyacım yokmuş gibi gelmişti. Diktatörlük dönemindeki mutluluk kıvılcımları: hiç o gecenin karanlığında olduğu kadar yoğun olmamıştı. Sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum, Buenos Aires’te “reel sosyalizm” ya da Nikaragua üzerine bir tartışma okumanın nasıl da başımı döndürdüğünü.

Benim kitapçı arkadaşım işte böyle girdi, sonsuza dek, iyilik yapan ayrıcalıklılar albümüne. Bazen birisi bir kitap gönderiyordu ya da gidip bir dergi alabileceğim bir adres. Bazen, Caracas’ta sürgünde olan bir başka dost, yüz dolar gönderiyordu. Yemin ediyorum: asla asla unutmayacağım bunu.

Dostluk

O yıllardan kalan yukarıda paylaştığımın da içinde olduğu mektuplarla dolu bir dosyam var. Yazanların neredeyse tamamı sürgüne gidenler. İçlerinden çoğu, o ana kadar, özellikle dostum değillerdi ama sürgün ve diktatörlük bizi benim gözümde, sanırım onlarınkinde de, ömür boyu dosta dönüştürdü. “Ömür boyu”nu hiç abartmadan yazıyorum: o günler bir ömürdü (ya da nerdeyse bir ömür) benim bakış açıma göre; basitçe çünkü onlar yaşıyordu ve ben de yaşıyordum. Cinayetler ve kaybedişler zamanında yalnızca bu yeterliydi. Ben bir dostuma “Çok sıcak, biraz hava almaya çıkıyorum” yazıyordum. O bana “Kış soğukları geldi, iki kedimle beraber mutfaktayım” yazıyordu. Bu cümleler bütün birer ömürdüler.

Bu mektuplarda pek çok şey üzerine tartıştım: filmler, kitaplar, fotoğraflar, Malvinler Savaşı, bana verilen işler, Buenos Aires’te yayınlamaya başladığımız Punto de Vista dergisine gelen katkılar. Dostlarımın Avrupa’da, Meksika’da neler okuduğunu öğrenmek, sanki bir tür mecburi okuma listesi oluşturmak gibiydi ve onları elde etmenin bir yoluna bakmak gibi elbette. İçlerinden biri, Fransa’dan bana uzun bir işe girişeceğini yazıyordu: Walter Benjamin okumaya başlayacaktı. Mektupta “Benjamin” kelimesi bir rock grubunun ismi gibi tınlıyordu.

(…)”

Tiempo Presente, notas sobre el cambio de una cultura, Beatriz Sarlo, Siglo XXI Editores Argentina, Buenos Aires, 2006, pp. 187-189. Boldlar bana ait.

saroyan

Desen: William Saroyan

I

Agustín Tavitian (1939-1990)

Bir yeri olmak ya da olmamak, işte bütün mesele,
Ruhunu saklayacak bir yer. Bir coğrafya,
nasıl olursa olsun, düşleri beslesin, içinde
hayallerle ve çılgınlıklarla ilerlensin yeter.
Bir yer. Soğuğu iliklerine kadar işlese,
korkudan ve üzüntüden iki büklüm olsan bile.
Yoksul bir yer belki ya da yıkıntılı
Uzakta, terk edilmiş, her şeyden ayrı.
Seni barındıran, seni koruyan bir yer.
Yaşadığın, düşündüğün, sevdiğin bir yer.
Olma özgürlüğünü yarattığın o yer.

La Palabra Invicta, Agustín Tavitian, Ediciones Akian, Buenos Aires, 1988. Sf.86. (Şiirin İspanyolca orijinalı ve Fransızca bir çevrisi için başlığa tıklayabilirsiniz.)

manolya-ve-iki-ari

Manolya ve İki Arı, Qi Baishi (1864-1957)

Düşünme olup bitmiş şeyleri

Po Chü-I

Düşünme olup bitmiş şeyleri;
Beyhude bir özlemdir düşünmek olmuş şeyi.
Olacak şeyleri de düşünme;
Geleceği düşünmek sabırsızlıktır boş yere.
En iyisi gündüzleri çuval gibi iskemleye bırak kendini;
Geceleri boylu boyunca uzan yatağa bir taş gibi.
Yemek gelince aç ağzını;
Kapa gözlerini uyku gelince.

(Ben şiiri İspanyolcadan çevirdim. Başlığa tıklayarak İspanyolca versiyonunu görebilirsiniz.)

manolya-ve-iki-ari-detay

Manolya ve İki Arı (Detay), Qi Baishi (1864-1957)

gonchareva

Yeşil ve Sarı Orman, Natalia Goncharova, 1912.

Lazistan’a Yolculuk

Nikolay Marr

“(…)

Güvertede duyduğum kadarıyla Lazcanın üç ana lehçesi bulunuyordu. Bunlar Atina [Pazar], Arkabi [Arhavi] ve Hopa lehçeleriydi.(sf.36)

Lazlar aceleyle yürümeyi pek sevmiyordu. Yoldan geçenler, hatta yabancılar bile, hızlıca yürüyen birini gördüklerinde, “Bir şey mi oldu?” diye soruyordu.(sf.51)

Vitze [Fındıklı], Arkabi ve Hopa’da şehir nüfusu köy nüfusuna nazaran daha hoşgörülü ve oldukça açık görüşlüydü. Her adımımızı takip eden bir de Türk polisi vardı.(sf.57)

“Atina’dan yola çıkan elmalar Trabzon’da yük gemilerine doldurulup İskenderiye’ye gönderiliyor. Armut çeşitliliği de göze çarpan noktalardan biri. Derlediğim sözlük için onlarca elma ve armut türünün yerel adlarını bir araya getirdim.(sf.87)

Getirilen mallar arasında göze ilk çarpan içinde gazyağı bulunan metal variller ve mısır ekmeğinin pişirildiği toprak kaplardı. Bu kaplara Hopa ağzında qitsi, Atina ağzında ise gresta diyorlar.(sf.88)

Vitze vadisinde atla yolculuk ediliyor. Eğer Vitze’den karayoluyla gitmeniz gerekiyorsa yükünüzü insanlar taşıyor. Cuma günü kurulan pazarlarda uzak köylerden Vitze’ye gelenler oluyor. Bir keresinde kağnı ya da at yokken yüklerin nasıl taşınacağına dair soruma karşılık burada kadınların yük hayvanı işi gördüklerini söylediler.(sf.92)

Vitze çevresi, genellikle Türk bürokrasisine memur sağlamasıyla biliniyor. Yalnızca buradan 300 kişi görev için gönderilmiş. Lazlar çoğunlukla okuma yazma gerektiren adli işlerde, telgrafçılıkta ve idari işlerde görevlendiriliyor. Vize çevresi ayrıca, İstanbul Darülfünunu’na gönderdiği öğrencilerle birlikte en çok entelektüel çıkaran bölge olmasıyla meşhur. Bugün yükseköğrenim kurumlarında Vitzeli 50 Laz bulunuyor.(sf.92)

Pazarda bugünlerde meyvelerden siyah incir, mayhoş üzüm ve pişmiş kestane var. Kestaneler boncuk gibi ipe dizilmiş ve çocuklar onları çapraz şekilde boyunlarına geçiriyorlar.(sf.93)

Lazlar kendilerini Jöntürk olarak görüyor. Fevzi Bey’in söylediğine göre hiçbir Laz, kendini Türk karşıdevrimine katılacak kadar küçük duruma düşürmez. Jöntürklerin gericilere –sözde gericiler- karşı tekrar kazandıkları zaferin ardından cezalandırdıkları ya da idam ettikleri arasında hiçbir Laz’ın adı geçmez. Ulus niteliklerini yitirmiş oldukları halde Lazların çoğu ilerici bir ruha sahip.(sf.96-99)

Lazların çoğu anadillerini küçümsüyor, ondan utanıyor ve çoğu zaman bu dili bildiklerini kabul etmiyorlar. (…) “Eh, bunlar çok eskide kaldı. Bunları sadece kadınlar bilir!” diye sözümü tekrar kesti Arkabili Beyefendi.(sf.101)

Hopa’da Laz alfabesini oluşturmaya çalıştığı için Abdülhamid rejiminin baskısından hayli mustarip olmuş Faik Efendi ile tanıştım. Hapse gönderilmiş, evi aranmış ve tüm çalışmaları, kitapları yakılmış. Öte yandan, rahatı yerinde olan Hopalı tüccar sınıfı, anadillerine karşı tam bir kayıtsızlık içerisinde. Örneğin herkes zengin Hopalı Ali Paşa gibi Lazca konuşabiliyor ancak onlar için asıl övünç kaynağı oldukça iyi Türkçe konuşmak.(sf.102)

Laz çocuklar çok sevimliler. Eski çocuk oyunlarını koruyabilmişler. En saf Lazcayı kadınlardan sonra çocuklar konuşuyor. Bu çocuklar parlak zekaları ile dikkat çekiyor. Ancak gelecekte, bu çocukların doğuştan sahip olduğu özellikler, kendilerini çevreleyen koşullar nedeniyle, bütün yerelliğini ve orijinalliğini yitirecek, onlar da pek çokları gibi renksiz ve sıradan bireyler olup çıkacaklar.(sf.103-104)

Lazların ulusal kazanımlarını her şeyden çok İslam yok ediyor. Ulemalar Lazları, yeryüzünde sadece 300 yıllık bir geçmişe sahip olduklarına inandırmış. Dahası Lazlar, Lazistan sınırları içindeki Hıristiyan yapılarının da Megrellere ait olduklarına inanmaktalar.(sf.104)

Başkalarından gördükleri zulüm ve içten içe kendilerini hor görmeleri Laz halk söylencelerinin, şiirlerinin ve hatta masallarının kaybolmasına yol açmış.(sf.105)

Pagan ya da Hıristiyanlık dönemine dayanan ve unutulmakta olan bir Laz bayramı bulunuyor. Litropi denilen bu bayramda Lazlar, köylerinden deniz kıyısına inerek yüzüyorlar. Bu geleneği özellikle kadınlar ısrarla devam ettiriyor.(107)

Yöreye özgü eğlencelerden biri de doğaçlama sözler eşliğinde yapılan grup dansları. (…) Çocuklar dışında kızlar ve erkekler birlikte dans etmiyor ancak kadınlar, tabii ki, kendi aralarında şarkı söyleyerek dans ediyorlar (trağoduman). Erkekler onlara katılamasalar da doğaçlama söylenen şarkılara kulak kabartarak ezberlemeye çalışıyorlar, çünkü Lazlar arasındaki en iyi şairler kadınlardan çıkıyor.(sf.107-108)

(…)”

Lazistan’a Yolculuk, Nikolay Marr, Rusçadan Çeviren: Yulva Muhurcişi, Aras Yayıncılık, Nisan 2016, İstanbul. Boldlar bana ait.

goncarova

Dini kompozisyon için süsleme, Natalia Goncharova.

00iÐxii.PaleyFrontREV.indd

Tête de clown, Georges Rouault, 1907.

“(…)

Soytarı, hayatın acımasız olduğunu biliyordu. Kadim şaklabanın rengârenk kostümü, olağan melankolisini şakaya döküyordu. Soytarı kaybetmeye alışkındır. Kayıptan yola çıkar.

Chaplin’in maskaralıklarının enerjisi kendini yineliyor ve kademeli olarak artıyordu. Her düştüğünde yeni bir adam olarak doğruluyordu ayakları üstünde. Bir yandan aynı, diğer yandan farklı olan yeni bir adam. Ayakta kalabilmesinin sırrı çok katmanlı olmasıydı.

Her ne kadar umutlarının tekrar tekrar tuz buz olmasına alışmış olsa da, aynı çok katmanlılık onun bir sonraki umuduna sarılmasını sağlıyordu. Birbiri ardına gelen küçük düşmeleri metanetle atlatıyordu. Karşı atağa geçtiğinde bile bunu bir hayıflanma imasıyla yapıyordu. Tavrındaki metanet, onu yıkılmaz kılıyordu – ölümsüz görünecek derecede yıkılmaz. Biz de, umutsuz hadiseler karnavalımızda bu ölümsüzlüğü seziyor, gülüşümüzle onaylıyorduk.

Chaplin’in dünyasında Gülme ölümsüzlüğün takma adıydı.

(…)”

Çeviri: Oğuz Tecimen

Hoşbeş, John Berger, Çevirenler: Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen, Metis Yayınları, İstanbul, Aralık 2016. Sf.37-38. Boldlar bana ait.

İnsan Deposu - Ana Arzoumanian

Arjantinli Ermeni yazar Ana Arzoumanian‘ın Kitlesel Şiddet İnsanlara Ne Yapar? alt başlığıyla yayınlanan İnsan Deposu isimli kitabı Aras Yayıncılık etiketiyle bu ay yayınlandı. Çevirisi bana ait olan kitaptan kısa bir bölüm paylaşıyorum. İyi okumalar…

“(…)

Kaçırılıp el konan Ermeni kız çocuklarını ve kadınlarını kurtarmaya yardımcı olan Danimarkalı misyoner Karen Jeppe’nin (Orient im Bild’te yayınlanan) fotoğraf arşivi koleksiyonunda kimlik ve bedendeki izler arasındaki ilişkiyi gözlemlemek mümkün; çünkü kaçırılan ve Müslümanlaştırılan pek çok kadının alnına, boynuna, çenesine ve ellerine dövmeler yapılmıştı. Dövme yeni aidiyetin simgesi işlevi görüyordu. Müslüman aileler bereket, güç ya da korunma edinmek gibi doğaüstü amaçlar için kullanırlardı dövmeyi; ama kaçırılan kadınlarda, farklı olarak, bir işaretleme mekanizması olarak kullanılıyordu..

Kargalara yem olmak da, tehcir edilenlerin Türkçe söyledikleri şarkıların dizelerinde bahsi geçen bir şeydir:

Der Zor çölünde çürüdüm kaldım
Kargalara tayın oldum, kaldım
Oy anam, oy anam, halimiz yaman.

Amerika Birleşik Devletleri’nde gelişen Ermeni edebiyatı daha da ileri gider; 2007 yılında kaleme alınan bir metinde, Margaret Ajemian Ahnert’in The knock at the Door: A Journey through the Darkness of the Armenian Genocide isimli kitabında kurbanlar arasındaki kanibalizmden bahsedilir: Romanın kahramanı Ester yollara yığılıp kalmış bedenlerden parçalar kesip alan kadınlar görür ve annesine yalvarır: “Lütfen anne, lütfen söz ver bana, benim bedenimi senden başka kimsenin yemesine izin vermeyeceksin, bir tek sen yiyeceksin, tamam mı anne?”

(…)”

Ermeni Kadın ve  Dövme

Karen Jeppe albümünden yüzüne ve ellerine dövmeler yapılmış bir Ermeni kadın.

Şiirler Karşışiirler Başka Şiirler

Ayrıntı şiir dizisinden ikinci şiir çevirisi de yayınlandı. Kitapla ilgili detaylı bilgilere ve kitabın ilk sayfalarına şuradan ve şuradan ulaşabilirsiniz, ben aşağıda kitaptan sevdiğim bir şiiri paylaşıyorum. İyi okumalar…

Süreler

Şili’de Santiago’da
Günler
—– bitmek
———-  bilmezcesine
———————uzundur:
Pek çok sonsuzluk olur bir günde.

Bir katırın sırtına oturtuluruz
Gezgin satıcılar gibi:
Esneriz. Ve bir daha, bir daha esneriz.

Ama haftalar kısadır
Aylar son sürat geçerler
Yıllaruçuyormuşgibidirler.

Violeta ve Nicanor Parra (1966)

Violeta Parra ve Nicanor Parra, 1966, Şili.

%d blogcu bunu beğendi: