Em Dibêjin Na!

Nisan 11, 2017

Na

Em Dibêjin Na!

Biz hayır diyoruz. Türkçesi bu.

Ama Kürtçesiyle aynı değil. Çünkü Kürtçesi daha yasak. Daha tehlikeli. Daha etkili.

Çünkü egemen ideolojinin ulaşamadığı yerlere en kısa yoldan, çok açık bir sempatiyle gidiyor.

Hele şarkı, türkü olarak gidince daha da yasak. Çünkü o zaman bir plak gibi zihinlerinde dönüp duruyor. Söylenmediğinde bile duyuluyor. Duyulmadığında bile söyleniyor.

Çünkü onun gittiği yerlerde İktidarın satılmış gazetelerinin, birbirinin aynı televizyonlarının, bu mecralarda boy gösteriveren o türedi gazeteci bozuntularının, siyasetçilerinin, iktidarın kendisinin, kullandığı dilin bir hükmü yok.

Oralarda muktedirlerin bir paçavra gibi kullandığı güzelim Türkçe dilinde yapılan manipülasyonlar, laf kalabalıkları, Ali Cengiz oyunları işlemiyor.

Kürtçe bir zırhın içinde yaşayan milyonlarca seçmen anadilleri sayesinde iktidarın tüm rezil oyunlarını boşa çıkarıyor.

İktidar çaresizlik içinde yasaklıyor. Elinden başka bir şey gelmiyor. Aynaya bakar gibi yasaklıyor.

Ama ulaşamadığı ve asla da ulaşamayacağı bir frekansta, yasakladığı bir dilde aynı şarkı dönüp duruyor:

“Em dibêjin na!” diyor.

Anadili böyledir işte. Aracısızdır. Bir önsezi, bir sağduyu, bir pusula gibidir. Kişiyle hisleri arasındaki o en mahrem  yerdedir. Orada hiç dinmeyen bir özgürlük şarkısı gibi, bizi gölgesinde büyüten koca anamız gibi iniler durur.

Söylenmediğinde bile duyulur. Duyulmadığında bile söylenir. Durun. İyi bakın içinize. Orada bir ağaç olmalı mutlaka. Bir rüzgar, bir şarkı olmalı. Dikkat edin, mutlaka siz de duyacaksınız. İyi dinleyin:

“Em dibêjin na!” diyor olmalı mutlaka sizin de anadilinizde.

Hayır

Naaaa! Hayıııır!

Reklamlar

tahir elci

Em te ji bîr nakin

“PKK terör örgütü değildir.”

Dedi katıldığı televizyon programında ama nedenini açıklayamadı, konuşturulmadı. Küfürler, hakaretler yağdı; ölüm tehditleri aldı.

Hakkında derhal soruşturma açıldı, beş gün sonra Diyarbakır Baro Başkanı olarak bir gün boyunca ifadeye çağrılmak için makamında bekletildi. Sonra aynı gün gece yarısı “yurt içinde saklandığı ve tüm aramalara rağmen kendisine ulaşılamadığı” gerekçesiyle gözaltına alındı, sabah İstanbul’a götürüldü.

Kendisine Ankara’dan kurulan bu rezil bürokratik tiyatroya itirazını, katıldığı programda konuşmasına izin verilseydi yapacağı açıklamayı İstanbul’da Başsavcının makam odasında verdiği ifadede dile getirebildi. Yurtdışı yasağı kondu, “adli kontrol” şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Serbest bırakıldıktan dört gün sonra İngiliz gazeteci Jonathan Rugman’a hala ölüm tehditleri aldığını, tehditlerin sosyal medya ve telefon yoluyla geldiğini ve içlerinden bazılarının kendisini nasıl öldüreceklerini ayrıntılarıyla anlatacak kadar ileri gittiğini söyledi.

O görüşmeden bir ay sonra bir silahlı müsamereyle Diyarbakır’da katledildi.

Yalnızca profili, bir tabuyu yıkışı, sözünün arkasındaki onurlu duruşu, cenazesindeki kalabalık değil, yaşadıkları da Vedat Aydın’ı hatırlatıyordu. Sadece geçen 24 yılın ardından, süreç daha kısa sürmüş, başvurulan katletme tekniği daha alengirli olmuştu. Katil aynı katildi, hedef aynı hedef…

*

Öldürülmesinden iki gün önce gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarıyla ilgili attığı tweette bu tutuklamaya “şiddetli bir toplumsal refleks gösterilmezse dönüşü olmayan karanlık tünel”den çıkışın zor olacağını söylemişti.

Bize haber verdiği o karanlık tünelde kaybettiğimiz ilk ışık kendisi oldu. Işığı cesaretinden geliyordu.

Barışın unutarak değil hatırlayarak tesis edilebileceğini iyi bilen, adaleti elinden tutup görmeden geçtiği yerlere, zamanlara tekrar götüren bir cesaretti bu.

Kanıksanmış haksızlıkları, cinayetleri, yalnızlıkları üzerlerindeki zamandan toprağı silkeleyerek yeniden ortaya çıkaran, tek tek her birinin adaletin terazisinde yeniden tartılmasında inat eden bir cesaretti.

Ona biçim veren, yönünü belirleyen, onu Tahir Elçi yapan bir cesaret…

Pazar günü Amed’e gelebilen, gelemeyen milyonlarca insan tarafından gözyaşları içinde uğurlandı.

Ama o rafine cesareti burada kaldı; umudu, inancı, kavgası, yürünecek yolları hala bizimle…

Bizi uyardığı, içinden geçmemiz gereken o karanlık tünel hala önümüzde…

Hem de ABD; Suriye’de Rusya’ya karşı istediği hamleleri yapan bir Türkiye’nin işleyeceği tüm suçlara göz yummaya hazırken,

Hem de AB; mültecileri bırakmaması karşılığında Türkiye’nin yaptığı her şeyi görmezden gelmeye razıyken,

Hem de Türkiye’nin geçeceği bir karanlık tünelde en kör, en zifiri karanlıkların her zaman Kürtlerin ve yoksulların payına düştüğünü kanımızla canımızla bilirken,

O karanlık tünelden geçeceğiz
Belki ölerek,
Ama mutlaka kalarak,
Ve hep hatırlayarak…

Tıpkı Tahir Elçi gibi…

Oxir be Tahir Elçi.

Em te ji bîr nakin.

Tahir Elçi

Van kadinlar mesaleli yuruyus

Kadınlar tecavüz olaylarına karşı meşaleli yürüyüş yapıyorlar. Van, 31 Ağustos 2014. Kaynak: DİHA.

İki buçuk yıllık çatışmasızlık sürecini yeniden kurmak için yeni bir iki buçuk yıl daha gerekir. Matematik böyle der ama geçen iki buçuk yıllık sürecin bu topluma nasıl etki ettiğini, neler kattığını, onu hangi düşüncelere getirdiğini söylemez. Bunu siyasetçiler, siyaset bilimi öngörmüştür ya da çoğu zaman olduğu gibi hep birlikte şimdiyi yaşarken görür, analiz eder, öğreniriz.

Normalde samimiyetle Çözüm Sürecini başlatan ve artık silahların değil insanların konuşmasını hedefleyen bir siyasetin HDP’nin parti olarak meclise girmesini öngörmesi, desteklemesi, hatta bunu açıkça göstermek ve meclise girmesini kolaylaştırmak için seçimlerden önce seçim barajını düşürmesi gerekirdi. Ve meclis içinde HDP’nin tüm demokratik süreçlere eşit olarak katılmasının garantisi olması gerekirdi.

Ama öyle olmadı, Saray ve Partisi böyle bir tavır almadı, zaten seçim sonuçlarına verdikleri tepki de Çözüm Sürecinin ne anlama geldiğini idrak edemediklerini, -büyük bir basiretsizlikle- HDP’ye bir tuzak kurduklarını ama kurdukları tuzağa kendilerinin düştüğünü gösterdi.

HDP’nin aldığı milyonlarca oyu “utanmadan” kendi lehlerine kullanarak mecliste istedikleri çoğunluğu elde etmeyi hesapladılar. Planları işlemedi ama çok daha önemli bir şey oldu; deşifre oldular. Herkes ne yapmaya çalıştıklarını gördü. Şimdi “utanmadan” yine aynı çirkin plan üzerine çalışıyorlar. Ve yine herkes görüyor.

Seçim sonuçlarını beğenmeyen Saray ve Partisi çözüm masasını tekmeledi ve Kandil’i bombalamaya başladı. PKK karşılık verdi, veriyor. Her gün ölüm haberleri geliyor. Savaşa karar veren aynı siyasetçiler şimdi asker-polis cenazelerinde sıra sıra dizilip melül melül yere bakıyorlar. Ama o üzüntülü pozlar, o hamasi nutuklar faydasız. Her cenaze, hissesi “şehadet şerbeti başkasına zorla, hileyle içirilince baldıran zehiri olur” diyen bir kıssaya benziyor. Her gün daha çok…

Çünkü başkalarının hırsları, çıkarları için çok masum evladını gömdü bu ülke. Bunlar bizim iki buçuk yıldır görmediğimiz ama öncesindeki yıllardan çok iyi bildiğimiz aynı fotoğraflar. Yalnızca biz şimdi bir şey daha biliyoruz: İstenirse bu sahneler yaşanmayabiliyormuş. Eskiden bu kahreden ölümler kader gibi geliyordu insanlara. Çatışmasızlık sürecinde bunun bir kader olmadığını gördük hep birlikte.

Fakat anlaşılan o ki, Saray ve Partisi -yine büyük bir basiretsizlikle- çatışmasızlık sürecinin, barışın insanları nasıl dönüştürebileceğini de öngörememiş: Çünkü öldürülen asker ve polis cenazeleri üzerinden gelişen toplumsal tepkiler, beklediği gibi, Çözüm Sürecine geri dönülmesi için çabalayan HDP’ye yönelmiyor. Tam aksine, şimdi her gün gelen ölüm haberleri karşısında günden güne yükselen sesler doğrudan Sarayı ve Partisini hedef alıyor. Ve sessizlikler de öyle. Çünkü o yükselen seslerin ardında her zaman onlardan kat kat daha büyük, çok daha fazla şeyler söylemek isteyen öfkeli sessizlikler vardır.

İşte çatışmasızlık süreci, barış böyle eder ülkeyi: Silahlar susarsa insanlar düşünür, görür, konuşur, tavır alır. Barış, savaşın nesneleştirdiği insanları yeniden özne yapar.

Yenilgi kokuyor Saray ve Partisi. Endişe ve telaş kokuyor. Her gün daha çok…

Gotch - Study for the birthday party

Thomas Cooper Gotch (1854-1931). Study for the birthday party, 1930, tuval üzerine yağlıboya, 50,8 x 61cm.

Saray ve Partisi

Ağustos 10, 2015

Fikret Otyam - Harranlı Kadınlar - 2003

In Memoriam: Fikret Otyam (1926-2015). Hoşçakal Usta. Bize gösterdiğin gözlerimizle bakıyoruz ardından… Harranlı Kadınlar – 2003.

Erdoğan saraya sıkıştı. Partisi sandığa sıkıştı. Derin stratejisi Suriye’ye sıkıştı. Ne olacak şimdi? Göreceğiz…

Tarihin garip cilvesi, tıpkı Esad’ın Esed olması gibi AKP de giderek EKP (ya da EK Parti) oldu: Erdoğan’ı kalkındırmak için takviye kuvvet olarak çalışıyor. Seçim sonuçları şunu açıkça gösterdi: Sarayın partisi durumuna düşen EKP’nin çoğunluk olmadığı her türlü meclis aritmetiği Erdoğan’ı saraya sıkıştırır. Bu yüzden Erdoğan ve Partisi erken seçime mecburlar. Çoğunluğu elde etmek için her yolu deneyecekler.

Sarayın Partisi, bu yolda ilk adım olarak, çözüm süreci masasını tekmeledi. Kürtlere savaş açtı. Kürtlerle savaşırsa oylarını arttıracağını düşünüyor. AKP Habur’dan sonra da böyle bir dönüş yapmış, oylarını arttırmıştı. Şimdi de olur mu? Çok mümkün görünmüyor. Habur’dan sonraki dönüş anketlerdeki işaretlerle gelmişti, sandıktaki bir hezimetle değil. Seçmenin sandıkta söylediği söz böyle ağzına tıkanmamıştı. AKP’nin Kürt seçmenleri kendilerine yönelik resmi nefreti Kobani’deki kadar doğrudan ve net görmemişlerdi. Halk şimdiki gibi iki buçuk yıllık bir çatışmasızlık süreci yaşamamış, barışın kokusunu böyle almamıştı. Savaştan yorulan, barış isteyen Türkiyeliler yüzde 13’lük bir yekun olduklarının farkında değillerdi.

Ve son olarak AKP henüz EKP olmamıştı. Bir parti olma vasfından uzaklaşıp Saray namına iktidarı gasp etmiş bir mekanizma olarak işlemeye başlamamıştı. Konuştuğu zaman, deforme olmuş, inandırıcılıktan uzak sesi ta Saraydan gelmiyordu. Partinin başkanı kurulmuş da sahneye konmuş bir anime karaktere benzemiyordu, söylediği şeylerle kendisi arasında bir ilişki kurmak bu kadar zor değildi. Milletvekilleri ve parti yetkilileri böyle inançtan yoksun bir bürokrat ya da teknokrat edasıyla konuşmuyorlardı.

AKP artık EKP (EK Parti) olduğunun, bir siyasi partinin savunamayacağı bir şeyi savunmaya çalıştığının, başkasının ağzıyla konuştuğunun, sürekli banttan yayın yaptığının farkında değil. Daha doğrusu bunu tüm Türkiye’nin gördüğünün farkında değil. Söylemeye ya da yapmaya çalıştığı her şey, söylendiği ve yapıldığı anda büyük bir müsamereden bir kesite dönüşüyor ve tam aksi bir tesir yaratıyor. Çok eski bir masaldaki o aleni sır seçmenlerin kulağında bir çocuk sesiyle tekrar tekrar çınlıyor:

–Anne bak, Sultan çıplak!

Otyam'ın Fırçasından - 1995

In Memoriam: Fikret Otyam (1926-2015). Otyam’ın Fırçasından – 1995.

Özgecan

Özgecan’ın vahşice katledilmesi tetikledi: Beren Saat instagram hesabında çocukken, genç kızken ve yetişkinken yaşadığı tacizleri yazdı, “Şanslıydım” dedi.

Saat’in yazdıklarının en trajik yanı da buydu: “Haklıydı.”

Çünkü “şanssızlar” da vardı. Özgecan Aslan “şanssızdı” mesela. Fatma Nur Çelik “şanssızdı”. O da 20 yaşındaydı, öğrenciydi, Ekim 2012’de İstanbul’da öldürüldü, katili 5 ay içinde Mayıs 2013’te ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Ya da Sema Karakoca “şanssızdı”. 19 yaşındaydı, öğrenciydi, Şubat 2011’de Bursa’da öldürüldü. Parçalanmış cesedi Mart 2011’de boş bir arazide bulundu. Katili ya da katilleri bulunamadı. Sadece Ocak 2015’te öldürülen 33 kadın, yahut 2014 yılı içerisinde öldürülen 294 kadın da “şanssızlar”dı.

Fakat mesele “şans”la açıklanamayacak kadar hayatiydi…

Bir de susan kadınlar vardı. Belki hala sessizce bir yeryüzü cehennemine katlananlar ya da yaşadıkları korkunç anları şu koca geniş zamana gömmeye çalışanlar. Anlatacak bir dilden yoksun bırakılan kadınlar.

Tarih öncesi zamanlardan bu yana anlatılan bir hikayedir; tanrıların kralı Jüpiter, İnachus’un kızı İo’ya tecavüz eder ve bunu anlatamasın diye onu bir ineğe çevirir. İo konuşamaz artık, yaşadıklarını söyleyemez…

İo İtalyancada ben demektir. Sözle ve eylemle oluşturulur ben, kişi kendini ifade ettikçe biçim alır. Kişi tavır aldıkça, anlattıkça, söyledikçe görünür olur.

Kadınlar anlatmaya başlıyor demek, kadınlar görünmeye başlıyor demektir aynı zamanda.

***

Ama konuşmak için özgürlük gerekir; özellikle de somut vakaları resmi mercilere anlatmak için. Yasal koruma gerekir. Kadınların yanında olduğunu gösteren, onları adalet aramaya teşvik eden bir hukuk sistemi gerekir.

Bu ülkede yok. Nasıl olsun? İki yıldan fazla kadınların sorunlarıyla ilgilenen bakan çare olarak “hadım etmek”ten bahsediyor. Onun yerine gelen ve bir yıldan fazladır görevde olan mevcut bakanın aklına ise “idam etmek” geliyor. Bunca zaman bu mesele üzerine en üst seviyede çalıştılar ve vardıkları yer burası: “İdam”la “hadım” arası bir yer…

Oysa dünyada idam cezası uygulayarak kadın cinayetlerini azaltmış bir ülke yok. Üstelik Türkiye’de cinayet vakaları için öngörülen cezalar yeterince ağır ve son dönemde kadın cinayetleri davaları daha hızlı görülmeye, verilen cezalar en üst sınırdan (ağırlaştırılmış müebbet) verilmeye başlandı:  İdamı tartışmak yerine bu tutumu kararlılıkla sürdürmesi gerekiyor Türkiye’nin.

Özgecan Aslan cinayetinde olduğu gibi kamuoyunda infial yaratan kadın cinayeti vakalarında “failleri hemen yakaladık” “en ağır cezaları vereceğiz” diye zaten ivedilikle yapması gereken eylemleri başarı diye sunarak pay çıkarmaya çalışması da abes. Herkes görüyor: devlet  ancak ölünce sahip çıkıyor kadınlara.

Geçen yıl Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yaptırılan araştırma söylüyor: Kadınların yalnızca %11’i, o da ancak yaşadıkları şiddet katlanılmaz hale gelince devlete başvuruyor. Kalan %89’un çoğu nereye başvuracağını bilmiyor. Başvurabilenlerin karşılaştıkları muamele de öyle pek iç açıcı değil.

Kadın cinayetleri dün başlamadı, yarın bitmeyecek. Gerçekleşen cinayetlerin sonrası için bazı tedbirler alındı ve uygulanıyor (bu tarafta yapılan ve sürdürülmesi gereken olumlu gelişmeler mevcut), cinayetlerin öncesi için ise yapılacak çok şey var… (Bu tarafta, özellikle sonunda katillere dönüşen hastalıklı erkeklerin yetişmesini engellemek konusunda çalışmalar gerekiyor.)

Çünkü evde, okulda, sokakta sürekli kayırılarak büyütülen bu oğlan çocukları sonra kadınları, hiç ceza almadan, canlarının istediği gibi aşağılayabilecekleri, korkutabilecekleri, eziyet edebilecekleri, parçalayabilecekleri “oyuncak”ları sanıyorlar…

Ninniler, Dağlar, Çocuklar

Haziran 12, 2014

Yukarıdaki ninniyi sıkı The Sopranos izleyicileri hatırlarlar belki, son bölümlerden birinin finalinde çalıyordu. Ben de ilk orada duydum galiba. Bir Sardinya ninnisi. Erkeklerinin dağa çıkmasıyla ünlü Sardinya adasında, yıllar evvel söylenmiş.

Önce anne söylüyor:

Antoneddu, küçük Antoniom, diyor. Seni de baban gibi dağlarda göreceğime öldüğünü göreyim daha iyi.

Sonra oğul alıyor:

Ay annem, güzel annem, bu kadar acımasız olma, diyor. Onuru için yaptı o, ben de ancak babam gibi dağlara çıkarsam yaşarım onurumla.

Sonra dağlardan, karanlıkların içinden yoksunluklar ve hasretlerle örülü bir ses yükseliyor. Biraz kırık, biraz eskimiş, biraz paslı bir ses:

Ne olur susma, söyle şarkını güzel kadın, diyor. Buralar çok karanlık ve çok sessiz. Yalnız senin şarkını duyuyorum burada, yalnız o şarkıyla aydınlanıyor bu dağlar.

***

Şarkıyı dinleyince Kürdistan’ı ve dağlara çıkan Kürt çocuklarını düşündüm. Artık dağlara çıkan çocuklar ikinci kuşak, bazıları üçüncü kuşak. Eski isyanları saymıyorum ve çocuk kelimesini bilerek kullanıyorum. Bizim için, Kürt halkı için, hep çocuktular çünkü. Biz, çocuk oldukları bu sistemin ve riyakar iktidarın aklına (siyasi manevra mahiyetinde) gelmeden önce de aynı şiiri okuyorduk: “Çocuklar öldürülmesin, Kürtçe de büyüyebilsinler.”

Eskiden susan, gizli gizli ağlayan ama şimdi çocuklarının geri getirilmesini (kimden?) isteyebilen gerilla anneleri bu ninnideki gibi “dağa gideceğine öldüğünü göreyim” derler mi? Derler, daha beterlerini de derler, dedikleri duyulmuştur, bilinir. Ama tıpkı ninnideki anne gibi çaresizlikten derler çünkü tıpkı ninnideki gibi oğulların (ve elbette kızların da) kendi yolları vardır. Annenin acıdan deliye dönerek ettiği bu kahreden ahlar onları yolundan çevirmez.

Büyük Japon şair Matsuo Başo “ustalarımın gittiği yoldan gitmiyorum, çünkü ben de onların aradığını arıyorum” diyordu. Kürt çocukları da birkaç kuşaktır anne ve babalarının gitmediği, denemediği yolları deniyorlar. Çünkü onların zamanında aramayı akıl etmedikleri şeyleri arıyorlar.

Ve zaman geçti, o dağlarda şimdi babalar var, anneler var, halalar, dayılar, amcalar, teyzeler var. Ve yalnızca dağlarda değiller onlar. Toprağın altında olanlar da var. Nasıl olup da toprağın altına kondukları bilinmeyenler var. Ve o toprağın altının tam olarak neresinde oldukları bilinmeyenler var. Ve yıllardır cezaevinde olalar var. Neden yıllardır orada oldukları öğrenilemeyenler var…

Ama yine de onlardan kalan hikayeler, kavgalar, sorular gaipten gelen bir ses olarak hep canlı kaldılar ve giderek yalnızca aşağıda kalanların anladığı bir şarkıya dönüştüler. Yani, ninnidekinden farklı olarak aşağıda da sessizlikleri kıran, günleri aydınlatan hiç dinmeyen stranlardan beslenenler var.

***

Neyse ki toplumsal duyarlılık daha ölmemiş bu ülkede… Televizyonlar hep dağa çıkan çocuklarını geri isteyen anneleri gösteriyor. Gazeteler hep onları yazıyor. Birbirinden duyarlı siyasetçiler, uzmanlar, akil adamlar hep onları konuşuyor. Biz de akşamları televizyonda arka arkaya dağa çıkan çocuklarının geri dönmesini (daha doğrusu geri gönderilmesini) isteyen acılı (ekranlardaki tek hakiki şey bu neredeyse: annelerin acısı) anneleri dinleyebiliyoruz. Evde annemle izledik bu anneleri. Annem “Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler, keşke olsaydı, biz de gider isterdik çocuklarımızı” dedi.

Televizyonda annelerden biri oğlunu anlatıyordu. Daha 14 yaşındaydı. Sara hastasıydı. Geçen seneye kadar sürekli ilaç kullanmıştı: “Benim oğlumun böyle şeylerle hiç ilgisi yoktu. Mutlaka kandırdılar.” diyordu anne. “Benim oğlum futbol severdi. Futbolcu olmak istiyordu. Gazeteci olmak istiyordu. Bir sabah okula diye gitti. Bir daha dönmedi.”

14 yaşında bir çocuğun yeri her zaman annesinin yanıdır elbette… Ama ben yine de belki futbolcu olamayacağını fark etmiştir, dedim kendi kendime acılı anneyi dinlerken. Belki gazeteci olamayacağını fark etmiştir. Bu sistemde her şeyin yalan olduğunu, kendisine hiçbir şey sunulmadığını, kandırıldığını, ancak bir hiç olabileceğini…

Ve her çocuk gibi nihayetinde o da bir şey olmak istediği için, annesinin hiç bilmediği, bu yüzden de hiç gitmediği bir başka yoldan devam etmek istemiştir yoluna.

Ama çocuk evine dön. Senin yerin annenin yanı. Ve sakın korkma. Daha fark etmediğin ama fark edeceğin ve öfkeni bileyeceğin çok rezillikler var aşağıda.

TOPSHOTS 2013-SYRIA-CONFLICT-KURDS

FABIO BUCCIARELLI/AFP/Getty Images/ Bir YPG gerillası, Serekaniyê, 16 Ekim 2013.

roboski

 

Eğer (Allah göstermesin) Roboski’deki gibi sevdiklerimiz öldürülür ve katil(ler)i aranmazsa acıya ve utanca boğuluruz. Acının membaı malumdur; kaybımızdan gelir ama şahit olduğumuz adaletsizlikle katmerlenmiştir. Çünkü adaletsizlik de acı verir. Kabullenildiğinde insanı inançsız, sinik, boş vermiş yapar. Hayatın tüm büyüsünü bozar, her şeyi tatsız ve yavan eder. Adil değilse güzel değildir dünya. Soğuk ve acı yüklüdür. Şimdi Roboski’deki olduğu gibi.

Utanç ise şuradan gelir: Bize alenen, herkesin ortasında -hayatın ortasında- hakaret ediliyordur: “Sana kardeşinin katilinin -adaletin- peşine düşemeyeceğin bir dünya öneriyoruz.” diye bir cümle belirir havada ve bir an bile gitmez gözümüzün önünden. Susarsak acımız ve utancımız aldığımız her nefeste büyür, bizi boğar. Susamayız. Roboskililer gibi.

İzleyebileceğimiz tek yol vardır: İnsanlara anlatmak ve onları bizimle birlikte savaşmaya çağırmak. Roboskililerin yaptığı gibi. Aktarmak önemli, çünkü bu rezil teklif bulaşıcıdır. Öğrenildiği anda üçüncü kişiye de teklif edilmiş olur: “Sana oğlunun katilinin -adaletin- peşine düşemeyeceğin bir dünya öneriyoruz.”

Peki Roboski’de 34 genç ve çocuk bombardımanla öldürüldüğünde
ve katilleri aranmadığında
ve bulunup yargılanmadığında
ve yerlerine para önerildiğinde
ve bunlar televizyonlardan, gazetelerden
tüm ülkenin gözü önünde yapıldığında…

Geçen iki yılda nasıl bir cümle belirdi gözümüzün önünde? Nasıl bir rezil teklife büründü yaşananlar? Bize nasıl bir yaşam, nasıl bir ülke, nasıl bir rejim sunuldu?

Bizi bombalarla 30’ar 40’ar öldürebilecekleri,
Katilleri kollayıp saklayacakları,
katilleri aramıza salacakları,
her şeyin değerini paraya vurabilecekleri,
zalimin zenginin alenen keyif çattığı
mazlumun yoksulun bakıp korktuğu
ve hep sustuğu
ve hep sustuğu
ve hep sustuğu…

Peki biz dünyaya bakmaya, korkmaya ve susmaya mı geldik?

Bize alenen ‘34 çocuğumuzun katledildiği’ bir olayı ‘fazla kurcalamamamızı’ öneren bir hayat yaşamaya değer mi, bir ülke bizim olabilir mi, bir rejimle mücadele etmek gerekmez mi?

Böyle bir hayatı kabul edebilir miyiz?

Em wê jînê qebûl nakin.

Roboskililer gibi…

Rojava Alerjisi

Kasım 19, 2013

serbesti

Türkiye’nin hesapları sürekli değişiyor ama aslında hep aynı: İlk hesapta Suriye meselesi hemen hallolacak, iktidara Sünniler (Müslüman Kardeşler) gelecek, Rojava’da Kürtler avuçlarını yalayacaktı. Tutmadı. İkinci hesapta, (Harekat bitecek gibi görünmeyince) radikal İslamcı gruplar Kürtlerin üzerine sürülüp desteklenecek, Rojava’da Kürtler bastırılacaktı. Tutmadı. Sonunda İslamcı gruplara verilen destek kesilmek gerekti ve (ne hikmetse) bütün çatışma noktaları tek tek YPG kontrolüne geçmeye başladı. Şimdiki hesap ise, görünüşe göre, Barzani’yi yanına çekmek, Kürtler arasındaki anlaşmazlıkları derinleştirecek hamlelere yoğunlaşmak. Tutacak mı? Göreceğiz…

 

Açıkça, bir Rojava alerjisinden muzdarip Türkiye. Ama geçer. Türkiye’nin bünyesi çabuk aşıyor bu tür alerjik reaksiyonları. Bundan 10 yıl önce Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (KBY), Barzani’ye alerjisi vardı ama geçti. Şimdi karşılıklı çıkara dayalı son derece seviyeli bir ilişkileri var. Merkezi yönetimle sorunlar yaşayan KBY için tek çıkış Türkiye. Türkiye ise en büyük pazarı KBY’ye müteşekkir, üstelik bu ilişki üzerinden (Ortadoğu-Avrupa arasında bir) enerji koridoru olma hayallerini biraz daha süslemek peşinde. Bugün elele Amed’de (Diyarbakır) açılışlara katılıyor kardeşlik türküleri söylüyorlarsa bundandır.

 

Görünüşe bakılırsa Barzani ve KBY’nin de alerjisi var Rojava’ya. Kendi hikayelerini unutup Rojava’nın hikayesine burun kıvırıyorlar. Ağalıkla beylikle işi olmayan, eşitçe özgürce Kürtçe yaşamak için mücadele veren bu yoksul örgütlü Kürtler 2 yılda çok şeyler başardılar. Muhtemelen gözlerini kapatıyor ve bundan 10 yıl sonrasının Rojava’sını görüyorlar. 20 yıldır yapmadıkları şeyleri hatırlıyorlar. Alerjileri kısmen bundan kaynaklanıyor; yapmadıkları şeylerden. Kısmen de sınıflarından; yani satın alamadıkları şeylerden.

 

2 milyar dolarlık kişisel servetiyle Mesut Barzani ve iki aileye pay edilmiş koltuk ve ihaleleriyle KBY Kürtler için giderek “Nasıl bir Kürdistan istemiyoruz?” sorusunun cevabına dönüşüyor. Ve onlar da, sanki bu cevaba daha çok yaraşmak istercesine, sırf petrol yataklarının üzerinde oturdukları için tüm Kürdistan’a nizam verebileceklerini zannediyorlar.

 

Ama Kürdistan KBY’den çok daha büyüktür. Bunu unutuyorlar… Özgürlük, adalet, eşitlik, kardeşlik satın alınmaz. Bir de bunu…

 

%d blogcu bunu beğendi: