Em Dibêjin Na!

Nisan 11, 2017

Na

Em Dibêjin Na!

Biz hayır diyoruz. Türkçesi bu.

Ama Kürtçesiyle aynı değil. Çünkü Kürtçesi daha yasak. Daha tehlikeli. Daha etkili.

Çünkü egemen ideolojinin ulaşamadığı yerlere en kısa yoldan, çok açık bir sempatiyle gidiyor.

Hele şarkı, türkü olarak gidince daha da yasak. Çünkü o zaman bir plak gibi zihinlerinde dönüp duruyor. Söylenmediğinde bile duyuluyor. Duyulmadığında bile söyleniyor.

Çünkü onun gittiği yerlerde İktidarın satılmış gazetelerinin, birbirinin aynı televizyonlarının, bu mecralarda boy gösteriveren o türedi gazeteci bozuntularının, siyasetçilerinin, iktidarın kendisinin, kullandığı dilin bir hükmü yok.

Oralarda muktedirlerin bir paçavra gibi kullandığı güzelim Türkçe dilinde yapılan manipülasyonlar, laf kalabalıkları, Ali Cengiz oyunları işlemiyor.

Kürtçe bir zırhın içinde yaşayan milyonlarca seçmen anadilleri sayesinde iktidarın tüm rezil oyunlarını boşa çıkarıyor.

İktidar çaresizlik içinde yasaklıyor. Elinden başka bir şey gelmiyor. Aynaya bakar gibi yasaklıyor.

Ama ulaşamadığı ve asla da ulaşamayacağı bir frekansta, yasakladığı bir dilde aynı şarkı dönüp duruyor:

“Em dibêjin na!” diyor.

Anadili böyledir işte. Aracısızdır. Bir önsezi, bir sağduyu, bir pusula gibidir. Kişiyle hisleri arasındaki o en mahrem  yerdedir. Orada hiç dinmeyen bir özgürlük şarkısı gibi, bizi gölgesinde büyüten koca anamız gibi iniler durur.

Söylenmediğinde bile duyulur. Duyulmadığında bile söylenir. Durun. İyi bakın içinize. Orada bir ağaç olmalı mutlaka. Bir rüzgar, bir şarkı olmalı. Dikkat edin, mutlaka siz de duyacaksınız. İyi dinleyin:

“Em dibêjin na!” diyor olmalı mutlaka sizin de anadilinizde.

Hayır

Naaaa! Hayıııır!

BİZ HAYIR DİYORUZ

Mart 16, 2017

Biz Hayır Diyoruz

Biz Hayır Diyoruz

FARKLI ÜLKELERDEN geldik ve buradayız, Pablo Neruda’nın koca gölgesinin altında bir arada: Hayır diyen Şili halkına eşlik etmek için buradayız.

Biz de hayır diyoruz.

Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz. Eşyaları korurken insanları yok eden nötron bombası çağımızın mükemmel bir sembolü. Gecenin yıldızlarını askeri hedeflere çeviren katil sistem için insanoğlu bir üretim ve tüketim faktöründen, bir kullanım aracından başka bir şey değil; zaman yalnızca ekonomik kaynak ve bütün gezegen suyu son damlasına kadar emilecek bir rant kaynağı. Zenginliği çoğaltmak için yoksulluklar çoğaltılıyor ve diğerlerinin yoksulluğunu çizginin dışında tutmak, bu çok azın zenginliğini gözetmek için silahlar kat kat artıyor, bu arada yalnızlık da kat kat artıyor: Bize ne yiyecek ne de sevecek bir şey veren, çoğunluğu yiyecek açlığına ve çok daha fazla kişiyi de kucaklaşma açlığına mahkûm eden bu siteme hayır diyoruz.

Yalana hayır diyoruz. Büyük iletişim araçlarının evrensel ölçekte yaydığı egemen kültür, bizleri dünyayı hemcinslerimizin bir mal ya da rakip olabileceği ama asla bir kardeş olamayacağı bir süpermarket ya da otoyol saymaya davet ediyor. İnsan aşkını sonradan fazlasıyla geri almak için spekülasyona tabi kılan bu yalancı sistem gerçekte bir bağsızlık kültürüdür. Tanrısı muzafferler, paranın ve iktidarın başarılı sahipleridir; kahramanları da bu kişileri ulusal güvenlik doktrinini uygulayarak koruyan üniformalı rambolardır. Söyledikleri ve sustuklarıyla, egemen kültür yoksulların yoksulluğunun zenginlerin zenginliğinin bir sonucu olmadığı yalanını söyler, bu kimsenin suçu değildir, bir keçinin kulağından çıkmıştır ya da yoksulları tembel ve eşek yapan Tanrı’nın işidir. Aynı biçimde bazı insanların diğerleri tarafından aşağılanmasının dayanışmacı öfkeyi ya da skandalı gerektirecek bir nedeni yoktur çünkü şeylerin doğal yasasıdır bu; örnek verecek olursak, Latin Amerika diktatörlükleri, emperyalist iktidar sisteminin değil bizim aşırıya kaçan doğamızın bir parçasıdır.

Horgörü tarihe ihanet eder ve dünyayı parçalar. Güçlü düşünce imalatçıları bize sanki yokmuşuz gibi davranırlar ya da sanki aptal gölgelermişiz gibi. Sömürgeci miras, üçüncü sınıf insanlar tarafından mesken tutulan Üçüncü Dünya denileni galiplerinin belleğini kendi bellekleriymiş gibi kabul etmeye ve kendisine uzak bir yalanı kendi gerçeğiymiş gibi kullanmak üzere satın almaya zorlar. İtaatimizi ödüllendirirler, zekâmızı cezalandırırlar ve yaratıcı enerjimizin soluğunu keserler. Biz düşünülenleriz ama düşünenler olamayız. Yankıya hakkımız var ama sese yok, yönetenler bizim papağanlık yeteneğimizi överler. Biz hayır diyoruz: Bu pespayeliği kader olarak kabul etmeyi reddediyoruz.

Biz korkuya hayır diyoruz. Söyleme korkusuna, yapma korkusuna, olma korkusuna hayır. Görünen sömürgecilik söylemeyi yasaklıyor, yapmayı yasaklıyor, olmayı yasaklıyor. Daha etkili olan görünmez sömürgecilik bizi söylenemeyeceğine, yapılamayacağına, olunamayacağına inandırıyor. Korku gerçeklik kılığına bürünüyor: Gerçeklik gerçekdışı olmasın diye iktidarsızlığın ideologları bize ahlakın ahlaksız olmak zorunda olduğunu söylüyorlar. Onursuzluk karşısında, sefalet karşısında, yalan karşısında boyun eğmekten başka çaremiz yok. Alın yazısıyla damgalanmışız, tembel, sorumsuz, şiddete eğilimli, aptal, görülmeye değer ve askeri yönetime mahkûm doğuyoruz. Özet olarak, kendimizi bizi aşağılayan lüksü ve bize vuran sopayı finanse etmek için imzalanmış muazzam bir dış borcun faizlerini zamanında ödeme yetisi olan, iyi halli mahkûmlara dönüştürmek için gönüllü olmalıyız.

Bu dünya tablosunda, biz insan sözünün tarafsızlığına hayır diyoruz. Çevremizde gerçekleşen gündelik çarmıha germeler karşısında bizi elimizi yıkamaya davet edenlere hayır diyoruz. Aynada kendini izleyen, ilgisiz soğuk bir sanatın sıkıcı cazibesi karşısında sıcak bir sanatı tercih ediyoruz; insanın dünyadaki macerasını kutsayan ve ona katılan, umutsuzca âşık ve kavgacı bir sanatı tercih ediyoruz. Eğer adil olmasaydı güzellik güzel olur muydu? Eğer güzel olmasaydı adalet adil olur muydu? Güzelliğin ve adaletin birbirinden koparılmasına hayır diyoruz çünkü bu ikisinin güçlü ve verimli kucaklaşmasına evet diyoruz.

Biz hayır diyoruz ve hayır derken evet de diyoruz.

Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilmeyeceği, Neruda’nın bir şiiri ya da Violeta’nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz.

Merkezi Amerika’nın kuzeyinde olan yok edici açgözlülük imparatorluğuna hayır derken, olası bir başka Amerika’ya evet diyoruz; en eski Amerikan geleneklerinden, komün geleneğinden: Şilili yerlilerin yenilgiden yenilgiye beş yüzyıldır umutsuzca savundukları komün geleneğinden doğacak bir Amerika’ya evet diyoruz.

Onursuz barışa hayır derken, adaletsizliğe karşı kutsal isyan hakkına ve onun uzun Şili haritasındaki halk direnişleri tarihi kadar uzun tarihine evet diyoruz.

Paranın özgürlüğüne hayır derken, insanların özgürlüğüne evet diyoruz: Yaralı, kötü davranılmış, Şili gibi bin kez düşmüş ve Şili gibi bin kez kalkmış özgürlüğe evet diyoruz.

Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına, bizi Şili müziği gibi sarıveren ve Şili şarabı gibi kucaklayan o güce evet diyoruz.

Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, umuda evet diyoruz, Şili gibi aç, çılgın, âşık ve maşuk umuda: Şili’nin çocukları gibi geceyi yırtarak gelen o isyankâr umuda evet diyoruz.

(1988 ortalarında Şili, Santiago’da
“Şili Yaratıyor” günlerinin açılış konuşmasıdır.)

Biz Hayır Diyoruz, Eduardo Galeano, Çeviri: Bülent Kale, Metis Seçki Dizisi, Metis Yayınları, İstanbul, Mart 2008. Sf. 193-195. Boldlar bana ait.

radyo sait faik: bir adam

Haziran 13, 2016

Detektiv

Josef Çapek, Dedektif (1915-1916), tuval üzerine yağlıboya, 38 x 28 cm.

“(…)

Şöyle sadece ahbapsanız fikirlerini kabule mecbursunuz. Kabul etmediniz mi, bütün vücudundan şimşekler gökyüzünden çıkar gibi sizin gibi çamurlu bir yeryüzünde hiddetle, gürültü ile çakacaktır. Hiçbir şeyine itiraz edilemez. Kitapların birçoğu onun namına konuşur. Fikir tektir. Allah gibi tektir. Münakaşa edilemeyecek kadar tektir. Birden bağırıverse, pastane halkı çevremize halkalansa, kapıdan insanlar üşüşüp gelse, aralarında bir tek sizi kayıracak birisi bulunsa, o adamın da aklı başına ise sizin tarafınızı tutmayacağına eminim. Aklı başında ise çıkıp gider. Belki bir, “Lanet olsun,” diyebilir, sizin namınıza. Ama siz de enayi misiniz? Siz de apaçık haklı bile olsanız çevrenize toplanmış elli kişinin kırk dokuzunun bu adamın fikrinde olduğunu düşünmek mecburiyetindesiniz.

Kahramanlıklar ondadır, fedakârlıklar ondadır. Din iman ondadır. Mukadderat ondadır. Tek sıfatının üzerine bina edilmiş her şey ondadır. Bir lahza onun sizin delice fikirlerinize saygı duyduğunu düşünürseniz, onun da sizi kepaze etmeyeceğine emin olsanız da bir şey söylemeye kalksanız size nefretle, şüphe ile safdilliğinize, Türk olduğunuz halde, bir Türk keyfiyle, hatta herkesin fikrine uymamak maksadı bile bulunmadan, futbola en küçük bir ilgi, sevgi duymadan içinizden milli takımın yenilmesi arzusu geçse… Sıkı iseniz söyleyin bakalım.

Haftalardan beri bir futbol dedikodusu ile çalkalanmış şehirde bir Türk olarak Yunan milli takımını tutmak hakkından mahrumsunuzdur. İşte bu beyin karşısında her zaman bu haldesiniz.

Söz dönüp dolaşıp en küçük fanteziye müsaade etse tek cephelidir. Böyle olunca da siz hep Yunan milli takımını tutan bir garip Türk halindesinizdir.

En masum, en fantezili, en gıllügişsiz, en zararsız bir fikir bile değil, laf kabilinden bir şey söylemek isteseniz söyleyemezsiniz.

Mesela milli takım Yunanistan’a gitmiş olsa, siz de ortaya en küçük bir düşünceye sahip olmadan keyif için, fantezi için,

–Şu bizim milli futbol takımı Yunanistan’da mağlup olsa ne iyi olur, deseniz, diyemezsiniz ki.

Evvela şaka söylediğiniz sanılır. Ciddi olarak böyle zorlu bir fikri söyleseniz sokakta binlerce kişi size şaşmaz mı? Şaşmak değil sizi dövenler bile olur. Siz istediğiniz kadar masum olabilirsiniz.

sait faik, bütün eserleri 15, bitmemiş senfoni ve sait faik kaynakçası, bilgi yayınevi, ikinci basım, temmuz 1993, ankara, Sf.22-24. Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in doğumunun 110. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından doğumgünü olan 18 Kasım’a kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Çapek Parti

Josef Çapek, Şenlik (1937), tuval üzerine yağlıboya, 50,5 x 70,5 cm.

***

Gel bakalım yeni yıl. Sen ki bizim için zamanın bir tür mahlasısın. Ne iyisin ne kötüsün, hikayelerimizi yazdığımız boş bir sayfasın. Sana ihtiyacımız var…

Neylersin ki insanız: Zamanın içine doğar, zamanın içinde ölürüz. Zamanla büyür, zamanla görürüz. Zamandan bir iplikle örülmüşüz. O ipliğimiz çekildiği anda alelade bir hiçliğe dönüşürüz. Ancak başkalarının zamanında gittikçe silinerek, belki, görünürüz. Sende nefesimiz var.

Senin içine doğacaklarımız, senin içinde öleceklerimiz var. Seninle büyüyeceklerimiz, seninle göreceklerimiz var. Sende yapacaklarımız, yazacaklarımız, yaşayacaklarımız var. Sende de hatırlatacaklarımız, sende de unutturmayacaklarımız var. Sende o zamandan ipliğimiz çekilinceye kadar sürecek bir kavgamız ve daha atılmamış sloganlarımız var:

Yaşasın Eski Yıllar!

Yaşasın Çizgi Filmler!

Yaşasın Zaman!

Yaşasın Çocuklar!

Yaşasın Özyönetim!

Yaşasın Yeni Yıllar!

tahir elci

Em te ji bîr nakin

“PKK terör örgütü değildir.”

Dedi katıldığı televizyon programında ama nedenini açıklayamadı, konuşturulmadı. Küfürler, hakaretler yağdı; ölüm tehditleri aldı.

Hakkında derhal soruşturma açıldı, beş gün sonra Diyarbakır Baro Başkanı olarak bir gün boyunca ifadeye çağrılmak için makamında bekletildi. Sonra aynı gün gece yarısı “yurt içinde saklandığı ve tüm aramalara rağmen kendisine ulaşılamadığı” gerekçesiyle gözaltına alındı, sabah İstanbul’a götürüldü.

Kendisine Ankara’dan kurulan bu rezil bürokratik tiyatroya itirazını, katıldığı programda konuşmasına izin verilseydi yapacağı açıklamayı İstanbul’da Başsavcının makam odasında verdiği ifadede dile getirebildi. Yurtdışı yasağı kondu, “adli kontrol” şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Serbest bırakıldıktan dört gün sonra İngiliz gazeteci Jonathan Rugman’a hala ölüm tehditleri aldığını, tehditlerin sosyal medya ve telefon yoluyla geldiğini ve içlerinden bazılarının kendisini nasıl öldüreceklerini ayrıntılarıyla anlatacak kadar ileri gittiğini söyledi.

O görüşmeden bir ay sonra bir silahlı müsamereyle Diyarbakır’da katledildi.

Yalnızca profili, bir tabuyu yıkışı, sözünün arkasındaki onurlu duruşu, cenazesindeki kalabalık değil, yaşadıkları da Vedat Aydın’ı hatırlatıyordu. Sadece geçen 24 yılın ardından, süreç daha kısa sürmüş, başvurulan katletme tekniği daha alengirli olmuştu. Katil aynı katildi, hedef aynı hedef…

*

Öldürülmesinden iki gün önce gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarıyla ilgili attığı tweette bu tutuklamaya “şiddetli bir toplumsal refleks gösterilmezse dönüşü olmayan karanlık tünel”den çıkışın zor olacağını söylemişti.

Bize haber verdiği o karanlık tünelde kaybettiğimiz ilk ışık kendisi oldu. Işığı cesaretinden geliyordu.

Barışın unutarak değil hatırlayarak tesis edilebileceğini iyi bilen, adaleti elinden tutup görmeden geçtiği yerlere, zamanlara tekrar götüren bir cesaretti bu.

Kanıksanmış haksızlıkları, cinayetleri, yalnızlıkları üzerlerindeki zamandan toprağı silkeleyerek yeniden ortaya çıkaran, tek tek her birinin adaletin terazisinde yeniden tartılmasında inat eden bir cesaretti.

Ona biçim veren, yönünü belirleyen, onu Tahir Elçi yapan bir cesaret…

Pazar günü Amed’e gelebilen, gelemeyen milyonlarca insan tarafından gözyaşları içinde uğurlandı.

Ama o rafine cesareti burada kaldı; umudu, inancı, kavgası, yürünecek yolları hala bizimle…

Bizi uyardığı, içinden geçmemiz gereken o karanlık tünel hala önümüzde…

Hem de ABD; Suriye’de Rusya’ya karşı istediği hamleleri yapan bir Türkiye’nin işleyeceği tüm suçlara göz yummaya hazırken,

Hem de AB; mültecileri bırakmaması karşılığında Türkiye’nin yaptığı her şeyi görmezden gelmeye razıyken,

Hem de Türkiye’nin geçeceği bir karanlık tünelde en kör, en zifiri karanlıkların her zaman Kürtlerin ve yoksulların payına düştüğünü kanımızla canımızla bilirken,

O karanlık tünelden geçeceğiz
Belki ölerek,
Ama mutlaka kalarak,
Ve hep hatırlayarak…

Tıpkı Tahir Elçi gibi…

Oxir be Tahir Elçi.

Em te ji bîr nakin.

Tahir Elçi

Eduardo Galeano

Eduardo Galeano aramızdan ayrıldığında ben Sardes Antik Kenti’nde, Artemis Tapınağı’ndaydım. Montevideo’da sabahtı, Artemis Tapınağı’nda öğleydi. Haberi ise Birgi’de aldım. Ulu Cami’nin duvarına oturmuş kasabayı seyrediyordum. İkindi ezanı okunuyordu. Hastalığını, ağırlaştığını biliyordum, haberi bekliyordum ama yine de bilmediğim bir şeyin beni bilmediğim bir yerimden yaraladığını hissettim.

Bir iş için çıkmıştım o yolculuğa. Yoluma devam ettim. Neredeyse bir hafta yürüdüm durdum. Derelerde, tepelerde, sokaklarda, alanlarda, köylerde, kasabalarda, su kenarlarında, ormanlarda, zeytinliklerde, gölgede ve güneşte saatlerce yürüdüm. Ama onu size anlatabileceğim hiçbir kelimeyle karşılaşmadım, belki de bilerek kaçtılar, karşılaşmak istemediler benimle…

“Acı susarak söylenir” derdi Eduardo Galeano. Aynı cümleyi yeniden, bir kez daha, daha iyi söyledi giderken.

***

***

Yukarıdaki video Eduardo’nun evine taziyeye gitmek isteyenler için. İspanya’dan iki büyük ozanın, Joan Manuel Serrat ve Joaquín Sabina’nın hikayesinin anlatıldığı “El símbolo y el cuate” filminden bir parça. 2013 yapımı belgeselde ikili Galeano’nun Montevideo’daki evine konuk oluyorlar. Galeano iki küçük öykü anlatıyor konuklarına.

Birisi Barselona’daki sürgün günlerinden, ziyarete gittiği evin küçük kızıyla olan sohbeti. Küçük kız Galeano’ya ne iş yaptığını soruyor. Yazıyorum, diyor. Ne yazıyorsun?, diye soruyor küçük kız. Kitap yazıyorum, diyor. Ben kitapları sevmiyorum, diyor ufaklık, şarkıları seviyorum ben, kitaplarda sessizce duruyor kelimeler ama şarkılarda hep uçuşuyorlar.

İkincisi duvardaki tablonun hikayesi. Galeano; tabloyu kendisine Venezuela’dan ressam dostu Vargas’ın hediye ettiğini söyler ancak ülkedeki ve kıtadaki en büyük petrol yatağının bulunduğu Cabimas’ta doğup büyüyüp ölen ressam Vargas’ın çizdiği rengarenk, hayat dolu tabloyla Cabimas’ın hiç alakası yoktur. “Tek bir yeşil ot bile göremezsin orada” der Galeano. Buna rağmen ona “Sen gördüğüm en gerçekçi ressamlardansın Vargas” dediğini anlatıyor Galeano konuklarına “Sen içinde yaşadığın gerçekliği değil ihtiyacın olan gerçekliği resmediyorsun. Bu da çok değerli bir gerçekçiliktir.”

EDUARDO GALEANO - MARIO BENEDETTI

efeso-16

Efes I, Ramón Trigo. Tuval üzerine karışık teknik, 180×135 cm, 2009. Sanatçının sitesine gitmek için resme tıklayın.

Çeviriyle Yaşamak
Alicia Martorell

Şu genç çevirmen büyük bir çeviri bürosu için çalışıyor. Tarife düşük ama biraz çok çalışarak toparlıyor. En azından yapabileceği bir işi var, diğer iki kardeşi gibi işsiz değil. Bir yıl önce evden ayrıldı. Bir daire kiraladı kendisine, küçük ama hiç değilse başkasıyla paylaşması gerekmiyor. Bazı aylar diğerlerinden daha iyi iş oluyor; en azından birkaç günlüğüne tatile gidecek, arada bir akşamları çıkacak kadar kazanıyor.

Şu kadın çevirmen uluslararası kurumlar için çalışıyor. Tarife epey yüksek ama bir dakika bile boş vakti yok. Acısını çıkarmak için her yıl bir ayı uzun bir yolculuğa ayırıyor. Yılların geçtiğinin, bu ritmi düşürmesi gerektiğinin farkında ama nereden başlayacağını bilmiyor. Şimdilik şehir dışında hafta sonlarını geçirebileceği küçük bir satılık ev arıyor.

Şu genç kadın çevirmen okul bitince bir çevirmenler birliğine destek olmaya ayırdı zamanın bir kısmını. Ufak tefek işlere yardım ederek başladı, sonunda nasıl olduğunu anlamadan kendisini yönetim kurulunda buldu. Başlangıçta çok çeviri işi yoktu, birlikte götürebiliyordu. Şimdi ilk dönemi bitmek üzere ama ikinci dönem için aday olmayacak: Günde sekiz saat çalışıyor ve bir bebek bekliyor, bu yüzden çok vakti olmayacak ama asla unutmayacak şu dört yılda öğrendiklerini.

Şu çevirmen yirmi yıl önce ABD’den geldi ve İngilizce dersleri vermeye başladı, ta ki bir gün bilimsel bir dergiye birkaç makale çevirmesi için aranıncaya kadar. Bir süre iki işi bir arada götürdü ama kısa süre sonra çevirmenlik yaparak yabancı dil öğretmenliğinden daha çok kazanacağını fark etti. On beş yıldır yalnıza çeviri yapıyor.

Şu küçük oğluyla yalnız yaşayan kadın çevirmen, epeyce egzotik bir dilden kitaplar çeviriyor. Şimdiye kadar ikisini geçindirdi, her ne kadar bazen çalışma saatlerinin düzenini tutturmak zor olsa da. Neyse ki evde çalışıyor, çalışma saatlerini hafta sonlarına kaydırmak zorunda kaldığında kimseden oğluyla kalmasını rica etmesi gerekmiyor.

Şu kadın çevirmen  evine ve iki oğluna bakıyor. Kocası mimar ama iki yıldır işsiz. Doğrudan kendisine ulaşan epey bir müşterisi var, ayrıca Alman çeviri bürolarına çalışıyor, bu da ona daha iyi bir tarife sunuyor. Altı yedi yılını aldı işlerin oturması ama sonunda bir düzen kurdu. Yine de kriz endişelendiriyor: Kısa süre önce en iyi müşterilerinden birini kaybetti ve ücretler konusunda üzerindeki baskı giderek artıyor. Ne olur ne olmaz diye çalışma alanlarını çeşitlemeyi deniyor, şimdilerde bir sözlü çeviri kursuna yazıldı.

Her şeye rağmen hepsi hayatlarını çeviri yaparak kazanıyorlar. İyi ya da kötü, daha çok ya da daha az çalışarak ama hepsinin mesleği bu. Hafta sonları uğraşılan bir entelektüel takıntı ya da ay sonunu getirmek için bir ek meşgale değil. Bir meslek bu. Diğer tüm işler gibi krizden etkilenmiş olsa da, ekmek onunla kazanılıyor. O da ancak başka herhangi bir meslek kadar iyi ya da kötü.

***

İspanya’daki çevirmen meslek örgütlerinden Asetrad‘ın kurucu üyelerinden emektar çevirmen Alicia Martorell‘in Sanal Cervantes Merkezi CVC‘nin günlük çevirmen gazetesi El Trujamán‘da yayınlanan iki bölümlük yazısının ilk bölümünü okudunuz.

yasar kemal

“(…)

Dünyaya gelmek bir mutluluktur” diyordu. “Tabiat anaya borcunu ödeyeceksin. Ama nasıl ödeyeceksin? Zulme karşı, eşitsizliğe karşı, insanları aşağılayanlara karşı gelerek ödeyeceksin. Böyle de ödeyemezsin. İnsan gerçeği uğruna kelleni koyacaksın. Böyle de ödeyemezsin belki… Kavga uğrunda hain olarak suçlanmayı bile göze alacaksın.”

Ve ben bu sözleri hep dinledim. Amber Ağa niçin böyle konuşuyor, diye hep şaştım. Ama neden sonra taşın sert olduğunu anladım. Ve bu kavgada, kendi faydalarını, kişisel faydalarını kavgadan önce tutanları gördüm. Böylesi mutsuz insanlarla karşılaştım. Büyük halk adamı Amber Ağaya şimdi eskisinden daha çok saygı duyuyorum. Ondan çok şeyler öğrenmiştim. Şimdi bir şey daha öğrenmiş oldum.

Veyl, dünyanın mutsuz kişilerine.

4 Nisan 1967

(…)”

Baldaki Tuz, Yaşar Kemal, Basıma Hazırlayan: Alpay Kabacalı, Can Yayınları, 5. basım, İstanbul 1995. Sf.327. (O İnsanlar ki Mutludurlar… başlıklı yazısından). Boldlar bana ait.

***

Sen Amber Ağa’dan öğrenirsin. Biz senden öğreniriz. Bir başkası bizden öğrenir. Böyle böyle bize insanın bir köprü olduğunu öğretirsin. Öldükten sonra bile. Ancak kavga verenlerin o köprüden yürüyebileceğini öğretirsin. Yazılmasalar bile. Ve yalnızca iyi edebiyatın. Okunmasalar bile. Ve yalnızca iyi yazarların. Artık yaşamasalar bile. O köprüden sonsuzluğa yürüdüklerini öğretirsin. Her zaman bir son olsa bile.

İnsana, kavgaya, iyiliğe, sonsuzluğa inanan o eşsiz hatıranla…

Güle Güle büyük yazar…

Güle Güle Yaşar Usta…

Fevzi Karakoç - Kızıl Dağlar

Özgecan

Özgecan’ın vahşice katledilmesi tetikledi: Beren Saat instagram hesabında çocukken, genç kızken ve yetişkinken yaşadığı tacizleri yazdı, “Şanslıydım” dedi.

Saat’in yazdıklarının en trajik yanı da buydu: “Haklıydı.”

Çünkü “şanssızlar” da vardı. Özgecan Aslan “şanssızdı” mesela. Fatma Nur Çelik “şanssızdı”. O da 20 yaşındaydı, öğrenciydi, Ekim 2012’de İstanbul’da öldürüldü, katili 5 ay içinde Mayıs 2013’te ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Ya da Sema Karakoca “şanssızdı”. 19 yaşındaydı, öğrenciydi, Şubat 2011’de Bursa’da öldürüldü. Parçalanmış cesedi Mart 2011’de boş bir arazide bulundu. Katili ya da katilleri bulunamadı. Sadece Ocak 2015’te öldürülen 33 kadın, yahut 2014 yılı içerisinde öldürülen 294 kadın da “şanssızlar”dı.

Fakat mesele “şans”la açıklanamayacak kadar hayatiydi…

Bir de susan kadınlar vardı. Belki hala sessizce bir yeryüzü cehennemine katlananlar ya da yaşadıkları korkunç anları şu koca geniş zamana gömmeye çalışanlar. Anlatacak bir dilden yoksun bırakılan kadınlar.

Tarih öncesi zamanlardan bu yana anlatılan bir hikayedir; tanrıların kralı Jüpiter, İnachus’un kızı İo’ya tecavüz eder ve bunu anlatamasın diye onu bir ineğe çevirir. İo konuşamaz artık, yaşadıklarını söyleyemez…

İo İtalyancada ben demektir. Sözle ve eylemle oluşturulur ben, kişi kendini ifade ettikçe biçim alır. Kişi tavır aldıkça, anlattıkça, söyledikçe görünür olur.

Kadınlar anlatmaya başlıyor demek, kadınlar görünmeye başlıyor demektir aynı zamanda.

***

Ama konuşmak için özgürlük gerekir; özellikle de somut vakaları resmi mercilere anlatmak için. Yasal koruma gerekir. Kadınların yanında olduğunu gösteren, onları adalet aramaya teşvik eden bir hukuk sistemi gerekir.

Bu ülkede yok. Nasıl olsun? İki yıldan fazla kadınların sorunlarıyla ilgilenen bakan çare olarak “hadım etmek”ten bahsediyor. Onun yerine gelen ve bir yıldan fazladır görevde olan mevcut bakanın aklına ise “idam etmek” geliyor. Bunca zaman bu mesele üzerine en üst seviyede çalıştılar ve vardıkları yer burası: “İdam”la “hadım” arası bir yer…

Oysa dünyada idam cezası uygulayarak kadın cinayetlerini azaltmış bir ülke yok. Üstelik Türkiye’de cinayet vakaları için öngörülen cezalar yeterince ağır ve son dönemde kadın cinayetleri davaları daha hızlı görülmeye, verilen cezalar en üst sınırdan (ağırlaştırılmış müebbet) verilmeye başlandı:  İdamı tartışmak yerine bu tutumu kararlılıkla sürdürmesi gerekiyor Türkiye’nin.

Özgecan Aslan cinayetinde olduğu gibi kamuoyunda infial yaratan kadın cinayeti vakalarında “failleri hemen yakaladık” “en ağır cezaları vereceğiz” diye zaten ivedilikle yapması gereken eylemleri başarı diye sunarak pay çıkarmaya çalışması da abes. Herkes görüyor: devlet  ancak ölünce sahip çıkıyor kadınlara.

Geçen yıl Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yaptırılan araştırma söylüyor: Kadınların yalnızca %11’i, o da ancak yaşadıkları şiddet katlanılmaz hale gelince devlete başvuruyor. Kalan %89’un çoğu nereye başvuracağını bilmiyor. Başvurabilenlerin karşılaştıkları muamele de öyle pek iç açıcı değil.

Kadın cinayetleri dün başlamadı, yarın bitmeyecek. Gerçekleşen cinayetlerin sonrası için bazı tedbirler alındı ve uygulanıyor (bu tarafta yapılan ve sürdürülmesi gereken olumlu gelişmeler mevcut), cinayetlerin öncesi için ise yapılacak çok şey var… (Bu tarafta, özellikle sonunda katillere dönüşen hastalıklı erkeklerin yetişmesini engellemek konusunda çalışmalar gerekiyor.)

Çünkü evde, okulda, sokakta sürekli kayırılarak büyütülen bu oğlan çocukları sonra kadınları, hiç ceza almadan, canlarının istediği gibi aşağılayabilecekleri, korkutabilecekleri, eziyet edebilecekleri, parçalayabilecekleri “oyuncak”ları sanıyorlar…

Je suis Charlie

%d blogcu bunu beğendi: