Halide Edip: Bir Halayık

Haziran 10, 2018

Namaz kılan halayık

Namaz Kılan Halayık, Mihri Müşfik hanım (İstanbul, 1886-New York, 1954).

“(…)

Beşiktaş’a döndüğüm zaman bütün evi heyecan içinde buldum. Yemen’den, biri Abla’ya, biri bana iki halayık gelmişti. Benimkinin adı Reşe idi. Çok güzeldi. Sekizle on yaşları arasındaydı. Habeşlerin huyunun gamlı ve hüzünlü olduğunu işitmiştim. Bir memlekete, hele dilini bilmedikleri bir memlekete, ilk geldikleri zaman çok yadırgıyorlardı. Haminne’nin, piliçlerle Habeşlerin dünyanın en nazik yaratıkları olduklarını söylediğini hatırladım. Reşe anlama merakından çok, korkuyla hepimizin yüzüne bakıyordu.

İlk geldiği akşamı hiç unutmam. Reşe için bir yer ayrılıncaya kadar benim odamda, yer yatağında yatacaktı. Artık Nilüfer de benim odamda yatıyordu. Bir beyaz küçük kız karyolasından, bir kahverengi daha büyük bir kızcağız da yer yatağından başlarını kaldırmış birbirlerine bakıyorlardı.

«–Ne var Nilüfer?»

«–Ben onunla yalnız kalmam abla, korkuyorum. Ya yamyamsa, beni yerse?»

Hepimiz çocukluğumuzda yamyam hikâyeleri dinler, dururduk. Özelliklerinin iki uzun köpek dişi, arkalarında bir kuyruk olduğu söylenirdi. Bu hikâyelere pek inanmamakla birlikte, eğildim Reşe’ye baktım. O da gece kandilinin ışığında sinirli sinirli güldü. Beyaz dişlerini parlatan bu gülüş korkmuş, büzülmüş bir kedi yavrusunun dişlerini göstermesine benziyordu. Nilüfer’e dişlerinin bizimki gibi olduğunu söyledim. O kuyruğu olup olmadığını da yoklamamı istedi, ama onu yapamadım.

İki gün sonra Reşe’yi odamda bir Habeş dansı yaparken buldum. Saçlarını çözmüş, parlak bir yün yumağı gibi tepesinde kabartmış, gözleri ve dişleri pırıl pırıl, kendisi yere çömelmiş bir çekirge gibi durmadan sıçrıyordu, her defasında «Çuçumbi, çuçumbi, çuçumbi, çuçumbi» diye bağırıyordu. Ben de hemen çömelerek onun marifetini yapmak istedim, fakat başaramadım. Galiba bu durumda bu kadar hızlı sıçramak ancak Habeş dizlerine özgü bir marifetti. Sevinçli olduğu zaman hep bu numarayı yapardı. Fakat hüzünlü olduğu zamanlar gözleri tavanda, yanık ve adeta ağlayan bir sesle «Fidefanke, fidefanke, taşa şurururu…» diye Habeş havası söylerdi. Anlamını bir türlü öğrenemedim. Çünkü, Reşe Türkçe öğrendiği zaman Habeşçe’yi unutmuştu. Ama bu havada çocukluk hayatının acı bölümünü sezdirecek bir hüzün vardı. Sonraları, bana esircilerin onu nasıl çaldıklarını, günlerce Habeş ormanlarında nasıl yürüttüklerini anlattığı zaman, hep o ilk türküsünün anlayamadığım kelimelerindeki gamı ve kederi sezerdim. Ben de içime hüzün çöktüğü, hayatımızın hepimize yüklettiği sıkıntıları duyduğum zaman, Reşe’ye bir türkü söyletir, gözlerimi kapar dinlerdim. O «Şurururu» benim için büyülü ve sınırsız bir düzlük, bir denizin mi, yoksa ormanların, yahut insan kalbinin iniltisi mi, diye kendi kendime sorar dururdum.

Reşe Türkçe konuşmaya başladığı zaman, ilk gece odamdaki duygularını bana anlatırdı. Nilüfer’inkilerden başka değildi. Ona da esircilerin onu Yemen’e getirdikleri zaman, birisi beyazların, özellikle İstanbulluların Habeşleri yediklerini söylemiş. Reşe de herhangi bir an kesilip yenilmeyi bekliyormuş. Özellikle Nilüfer’in bidüziye başını yataktan kaldırıp ona baktığını görünce kendi kendine «Uyumamı bekliyor, gözümü kaparsam büyüklere haber verecek, gelip beni kesecekler, yiyecekler» dermiş.

Reşe’nin anlattığı tutsaklık faciası içimi çok yakmıştı. Haminne’nin «Azat kâğıdı» dediği ve kendi halayıklarına verdiği kâğıdın aynını yazdım. «Sakla, kimse artık seni satamaz» dedim. En çok istediği şey kendi başına bir odası olmak ve bana eş giyinmekti. Oda sağlandı, eş giyinme işine aile razı olmadı. Bununla birlikte, ben büyüyüp evlendiğim, kendi başıma ev sahibi olduğum zaman eş giydirmeyi vaat ettim ve sözümde durdum.

(…)”

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar, Atlas Kitabevi, Yedinci baskı, İstanbul, 1985. Sf 88-90. Metinde Abla diye bahsedilen kişi Halide Edip’in genç üvey annesi, Nilüfer de ondan olan küçük kız kardeşi. (Boldlar bana ait.) 

halayık

Halayık, 1873, Pierre Désiré Guillemet (1827-1878)

Reklamlar
bg01_21

Juanito Laguna fabrikaya gidiyor, Antonio Berni, 1977. 

“(…)

İş cinayetleri ve kadın cinayetleri elele

15 yaşın altında çocuk işçiler hala ölüyor. Şu soru akla geliyor: masabaşından 18 yaş altı 60 çocuğun çalışırken öldüğü bilgisine ulaşıyorsak, kaç milyon çocuk zorla çalışmaktadır ve hangi şartlarda? Sokakta çiçek, selpak satarken Haliç’e düşüp ölmek, sanayide akıma kapılmak, mermer bloku altında kalmak… Çocuk işçiliğin varlığı, kapitalist “özgür iş sözleşmesi”nin bir riya olduğunu bağıra bağıra gösteriyor bize.

Rapora ilk bakışta, iş cinayetleri erkekleri vuruyor gibi görünüyor. Kadın çalışanların ölüm oranı “sadece” yüzde 6. Kadınların işçiliği de, emeği de görünmez olduğu için uğradıkları iş cinayetleri de görünmez oluyor. Resmi istihdama katılım oranları erkeklerin neredeyse yarısı kadar olan kadınların, ev içindeki kayıtsız iş mahallerindeki, sokaklardaki emekleriyle beraber can ve sağlık kayıpları da hiçbir kayda geçmiyor. Bir yandan da kamunun sağlamadığı işçi sağlığı ve iş güvenliğini ataerkil aile sistemi içinde kadınların sağladığını görüyoruz. İşçinin ertesi gün işe gidebilmesi için kafasını koyacağı yastığı, sıcak yemeği, kaynak kıvılcımlarını az geçiren kot tulum üretimini, çocukların, yaşlıların bakımını, tarım ve hayvancılıkta ücretsiz işçiliği üstlenmek hep kadının görevi; işi değil. Ayrıca, işyerlerinde erkeklik rolünü oynayamayan aile reisi çalışanlar tüm sınıflarda hınçlarını yanlarındaki kadınlardan çıkartıyor. İş cinayetleri ve kadın cinayetleri aynı kaynaktan besleniyor. Homur homur homurdanan, yol olup akamayan, ateş olup ısıtamayan çalışma acısından, fark yarasından, bedene ve onura saldırıdan besleniyor ikisi de.

Kalp krizi, işyerinde şiddet ve intiharlarda artış

İş cinayeti nedenlerinde trafik/servis kazası, ezilme/göçük ve yüksekten düşme ilk üç sırada. İş cinayetlerinin geleneksel nedenleri. Bunları kalp krizi, işyerinde şiddet ve intiharlar izliyor. İşyerinde veya işe bağlı olma ihtimali kuvvetle muhtemel (mesela ihraç, işten çıkarma, performans düşüklüğü gerekçesiyle iş statüsünü düşürme, iş yerini değiştirme akabinde) kalp krizi ve intiharlar haberlerin satır aralarından takip edilebiliyor.

(…)”

Savaşır gibi çalışmak, çalışır gibi savaşmak, Aslı Odman, Express, Şubat 2018, sayı 160, sf.32-33.(Ara başlıklar dışındaki boldlar bana ait.)

2017 Rapor

Karatay

Karatay Medresesi’ni süsleyen çinilerden bir arabesk levha detayı.

“(…)

Biraz da Ortaçağ şehirlerinin darlığı yüzünden Selçuk mimarîsinin en zengin noktası binaların cephesidir. Henüz yerli hayatta çok mühim bir yeri olan çadırı örnek alan bu mimarî, ihtirasları büyüdükçe bu cephelerde taş işçiliğinin bütün imkânlarını dener. Ritim araştırması ve onun iki yanındaki duvarlarda veya çeşmelerde az çok tekrar eden büyük kapı bütünleri Selçuk ustalarındaki kitle fikri ile teferruat zevkinin birbiriyle nasıl bir yarışa girdiğini gösterir. Hakikatte Selçuk mimarîsi çok defa dince yasak olan heykelin peşinde gibidir. Bu binaların cephelerinde durmadan onun tesirlerini arar. Mektepten mektebe küçük madalyonlar, şemseler, yıldızlar, kornişler, su yolları ve asıl kapı üstünde ışık ve gölge oyununu sağlayan istalaktitler, iki yana fener gibi asılmış oymalı çıkıntılar, çiçek demetleri, firizler ve kordonlar, arabesk levhalar bu cephelerde bazan yazıya pek az yer bırakır, bazan da onu ancak seçilebilecek bir oyun haline getirir. Selçuk kûfisi denen o çok sanatkâr yazı şekli, hiyeraltik çizgi ile –ve hatta tâbir caizse şekilleriyle- bu oyunu bir taraftan aşiret işi kilim ve dokumaların süsüne yaklaştırıyor, bazan da nispetler büyüdü mü bütün bir kabartma oluyordu. Bu emsalsiz taş işçiliği bazan da heykel zevkinin yerine kitap sahifesini, yahut kitap gibi dokunmuş kilim veya şalı koyuyordu.

ince minareli medrese

İnce Minareli Medrese’nin (1264) heybetli cephesi. Aslında medresenin bitişiğindeki mescide ait olan minare 1901’de yıkılmış. Minarenin hemen yanında görülen mescide ait kalıntılar ise 1929’da kaldırılmış. Yani fotoğrafın 1901-1929 yılları arasında çekildiği söylenebilir.

Sahip Ata’nın yaptırdığı İnce Minareli’nin cephesi tiftikten dokunmuş büyük bir sultan çadırına benzer.

Süs olarak sadece iki Kur’an suresini (Yasin ile Sûre-i Feth) taşıyan ve onların, kapının tam üstünde çok ustalıklı bir düğümle birbirinin arasından geçerek yaptıkları düz pervazla, Allah kelâmının büyüklüğü önünde insan talihinin biçareliğini anlatmak ister gibi mütevazı açılan asıl giriş yerini çerçeveleyen bu kapı bütünü, nev’inin hemen hemen yegânesidir.

sircali

Konya Sırçalı Medrese’nin “o zarif sekiz köşeli hasır örgüsü süsleri”.

(…)

Sırçalı Medresenin (1242) sırlı tuğladan o zarif sekiz köşeli hasır örgüsü süsleri, Karatay Medresesi’nin (1245) yüzlerce güneşi ve yıldızları ile küçük bir kehkeşan gibi parlayan çini tavanı bu zevkin elimizde kalan yetim ve parça parça şahitleridir. Biz bir arkeolog gibi bu yarım izlerden yürüyerek, eski Konya’yı ancak tahayyül edebiliriz. Alâeddin Tepesi’ndeki köşklerin yüz elli sene evvel nispeten tam olduğunu düşünürsek bir imparatorluğun, dayandığı medeniyetle beraber inkırazının ne demek olduğunu anlarız.

(…)”

Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İkinci Basılış, İstanbul 1972. Sf. 89-91.(Boldlar bana ait.)

Karatay2

Karatay Medresesi, “Kehkeşan gibi parlayan çini tavanı”ndan detay.

defne-sandalci-egoistokur-dilek-atli-3

Fotoğraf: Dilek Atlı. 19 Şubat 2015 tarihli Egoist Okur Söyleşisinden.

“(…)

Birbirimize öbürlerinin bizi bıraktığı yerden dokunuyoruz. Bu, hemen, ilk anda, öyle ele veriyor ki kendini sanki birbirimize onlar tarafından iliştirilmiş gibiyiz. Öyle; tanıdık, eğreti.. elimi kazağının altına soktum ve teninde gezdirdim, öbür eller, hemen, çığlıklarla yetişip itene kadar, belki üç saniye. Soğukkanlılıkla, aldırma, dedi. Sesinde neredeyse bir infaz soğukluğu: onları mı bizi mi harcıyoruz bu kararla? Ve gidecekti aslında, bekler, dedi ama gitmedi, kaldı ve bir arzular kargaşasının içine yuvarlanıp sarıldık –bağışlanmak isteğiyle çıldırarak ve suça batmış. Bir istek fazlalığı.

Bana saatlerce hikâyeler anlatıyor: olmuş ya da onun uydurduğu şeyler –her durumda ya yaşamışlığına ya da uydurma ustalığına hayran kalıyorum. Belki zaten mahsus yapıyor –çünkü hikâyelerinden oluşan bir dairenin ortasında duruyor ve o anlattıkça ben dairenin merkezine doğru çekiliyorum, çekiliyorum… orda bir başkasının-çekim-alanında-kendini-yitirme-korkusu, bulantı… bir de yeniden kıpırdanan bir imkansızlık duyumuyla bırakıveriyor beni, burun buruna!

(…)”

Ah!, Defne Sandalcı, Metis Yayınları, Nisan 2013, İstanbul. Sf. 43. “Dört” adlı şiirden. (Boldlar bana ait.)

tütün, 1997, Deniz Bilgin

tütün, 1997, Deniz Bilgin

Hatzimihail

Gera Koyu – Midilli, Theophilos Hatzimihail (1870-1934).

“(…)

Yataklı vagonda yolculuk şüphesiz çok rahat bir şey. Fakat insanı garip bir surette etrafından ayırıyor; âdeta eski mânasında yolculuğu öldürüyor. Bir mermi gibi sağla solla temas etmek fırsatını bulamadan, gideceğiniz yere sadece yanınızda götürdüğünüz şeylerle varıyorsunuz. Falan istasyondan üzülerek veya sevinerek biniyorsunuz, bir başkasında esneyerek iniyorsunuz. İkisinin arasına, kitaplarınızın, her günkü endişelerinizin içinden, ancak şöyle bir göz atılabilen bir iki manzara girebiliyor. Asıl yolculuğu galiba üçüncü mevki vagonlarda aramak lâzım. Gerçek hayatı halk arasında aramak lâzım geldiği gibi… Çünkü orada insanlarla en geniş mânasında temas var. Her istasyonda inen, binen, gidip gelen, ağlayan, sızlayan, halkın arasında insan eski yolculuğun mânasını yapan hana, kervana yaklaşmış oluyor. Hanlar, kervansaraylar… İşte eski yolculukların sihrini yapan şeyler… Bir kervana katılmak, bir handa gecelemek… Bir gece için tanışmak, ertesi sabah ayrılmak, hayatına bir şey katmak şartıyle görmek…

(…)”

Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İkinci Basılış, İstanbul 1972. Sf. 61.(Boldlar bana ait.)

 

Teophilos Hatzimihail

Karini’de Dans Eden Ayasoslu (Midilli) Kadınlar, Theophilos Hatzimihail (1870-1934).

ekinoks-1

Kız Kardeşim, Günay Karakuş. 15-22 Kasım tarihlerinde Ankara’da, Galeri Çankaya’da gerçekleşen Ekinoks isimli sergiden.

“(…)

Çocukluğumdan beri resim yapıyordum. Ta ki bir 23 Nisan’da öğretmenim beni “resimlerini başkalarına yaptırma” diye azarlayana dek. Çekingen bir öğrenciydim, hiç sesimi çıkarmadım, “ben çizdim” diyemedim. Resim serüvenim orada bitti. Epey bir süre sonra çizmeye başladım yeniden.

Bütün arkadaşlarımı ikna etmeye çalışmış, “bu bir barış mitingi, siz de gelin” demişim. Halen mesajlar geliyor sosyal medyadan, “oradan geçerken mi yaralandın, yoksa mitinge mi katıldın” diye. Oradan geçerken yaralansaydım bu durumu daha masum olarak görecekler. Hiç masum bir soru değil bu. “Mitinge katıldım, barış şiarıyla oradaydım” diyorum. Kadın cinayetlerine giysi veya cinsel yönelimler üzerinden açıklama getirmeye çalışan karanlıkla aynı karanlık bu.

yesil elibseli kız

Yeşil Elbiseli Kız, Günay Karakuş.

Beş gün yoğun bakımda kaldım. Oradan çıkar çıkmaz, “bana kâğıt kalem getirin” dedim. Ev arkadaşım Adana’dan gelirken kuru pastel boya getirmişti. Çocukken kuru pastellerimin olmasını isterdim hep, onlar bana biraz pahalı gelirdi, alamazdım çünkü. Bu pastellerle yeşil elbiseli kızı çizdim. Şimdi bakınca daha iyi çizebilirdim diye düşünüyorum, pastelleri denemek için çizmiştim onu. Sağlık sorunlarım vardı, ellerim titriyordu. Doktorlarım, herkes çok beğendi bu resmi. Herkes resim yapmanın bana iyi geldiğini fark etti, devam etmemi söyledi. Hakikaten de çok iyi geliyordu. İnanın resim yapmasam o günleri, hastane günlerini atlatamazdım. Yeşil elbiseli kızı odanın penceresine astık.

Nisanda okuluma, Adana’ya döndüm. Arkadaşlarım, öğretmenlerim, tanıyan tanımayan çok büyük bir kalabalık çiçeklerle karşıladı beni. O kadar mutlu oldum ki anlatamam. Bir şey söyleyeyim mi, bacağıma üzülmeye zamanım olmadı başından beri. Heyecanla, coşkuyla geldiğimiz barış mitinginde arkadaşlarımı kaybetmiştim. Ayağım o kadar üzmedi beni. Bilindik biçimlerde estetik kaygısı olan biri de değilim. Protezim de olsa mini etek giyiyorum. Onu göstermekten çekinmiyorum. Bacağıma bir sene geçtikten sonra biraz üzüldüm. Yaşamımın niteliği baştan aşağı değişmişti çünkü.

Resim yapmak da, elbirliği ile bu serginin ortaya çıkışı da beni iyileştirdi. Sergimin adı da bunun göstergesi: Ekinoks. Resimlerimde karanlık ile aydınlık bir arada. Kadınları görünür kılmak istedim. Onların da yüzlerinde keder ve hüzün var. Hatta kaygı. Çevrem itiraz etmeseydi serginin adı Kaygı olacaktı. Kaygı benim için üzüntüyü ifade etmiyor. Üzüntüden rahatsız olmaya geçişi ifade ediyor. Rahatsız olunca harekete geçiyor insan. Değişim de böyle ortaya çıkıyor. Mesela bugün ülkemizin halinden kaygı duymalıyız. Bulunduğumuz durumdan kaygı duymalıyız ki bir şeyler yapalım. Bu tür bir kaygı itirazı doğuruyor. İtiraz da isyanı.

(…)”

Direnişin rengi, Günay Karakuş’la Ekinoks Üzerine, Söyleşi: Tuba Çameli, Express, Aralık 2017, sayı 158, İstanbul. Sf. 4-5. (Boldlar bana ait.)

ekinoks-2

Pencere, Günay Karakuş. 15-22 Kasım tarihlerinde Ankara’da, Galeri Çankaya’da gerçekleşen Ekinoks isimli sergiden.

Զապել_Եսայան

Zabel Yesayan (1878-1943)

“(…)

—Biliyorsunuz değil mi, böyledir… diye devam etti, sanki yabancı ve uzak bir memleketteki sürgünleriz. Biz doğduğumuz ülkede sürgünüz, zira halkımızın müşterek hayatının etrafımızda yaratacağı o atmosferden mahrumuz… Yalnız narin ve ince iplerle bağlıyız öz yurdumuza.

(…)

Belki de budur sebeplerin sebebi. Her birimiz yalnızız ve en iyi şartta kayan bir yıldız gibi geçiyoruz yabancı gökkubbelerin üstünden. Bıraktığımız aydınlık iz ne kadar parlak, ne kadar ışıltılı olsa da seyrelmeye ve yitip gitmeye mahkûm. Yapayalnız sesimiz bir koro ahengine dahil olmayacak hiçbir zaman. Biz kaburgalarımızın altını boş hissediyoruz ve ruhumuzun şahsi ıstırabımız ve saadetimiz içinde zincire vurulmuş olmasının sebebi hiç şüphesiz bu. O ne zaman esaretinden rahatsız olup zincirlerini kırmayı istese, hususi hayatımızı çevreleyen yüksek duvarlar onun uçuşuna mani oluyor. Bize yaratıcılığın kudretli soluğunu yalnız müşterek hayatın dalgalı denizi ve hür ufukları verebilirdi. Kendi üzerimize kapanmışken kristalleşmek zorundayız, geçmişten kopuk, gelecekten yasaklı.

(…)”

Sürgün Ruhum, Zabel Yesayan, Ermeniceden çeviren: Mehmet Fatih Uslu, Aras Yayıncılık, İstanbul, 2015. Sf 37-39.(Boldlar bana ait.)

00592901_0 (1)

Ermeni halkı için kutsal olan Zeytun İncili’nin giriş kısmından bir motif, Toros Roslin, 1256.

namik-ismail-ayakta-duran-kadin

Ayakta Duran Kadın, Namık İsmail, 1927.

“(…)

Hep kuru soğukların nadir görüldüğü şehirlerde yaşamıştı. Yalnız Alpler’de bir küçük Fransız şehrinin gecesini, bir de bir Ankara akşamını hatırlıyordu. Bir kış günüydü, ama şıkır şıkır güneşli bir kış günüydü. Ankara’da, zehir gibi acı bir rüzgâr, bütün gün yüzünü didiklemiş, durduğu zaman temiz ve kadın, sıcak ve kınalı bir Anadolu orospusu elleriyle, altınlar içinde, şalvarlar içinde, elde örülmüş kırmızı konçlu yün çoraplar, abalar, tezgâhta dokunmuş çullar içinde biraz ağırca insan kokulu bir kasaba kahpesi elleriyle her tarafını yoklamıştı. Güneşle, bu hünsa güneşle oynaşmaların en sürüp gideni yarım dakika bile sürmemiş, ısırıcı soğuk yeniden onu çimdiklemeği, sonra ağrıtacak kadar sıkmayı ihmal etmemişti.

İş, gün batınca çatallaşmıştı. Bozkırların üstüne yangınlar, kınalar, rujlar, kırmızı kadın parmakları, pembe çocuk tenleri serperek, altını, kehribarı bol; kanı, celladı bol bir güneş, kiremitleri altından kerpiç binaları ateşleyerek batmıştı. Batar batmaz da gündüz yine bir parça nemli şehrin buğusu uçmuş, kuru soğuk bastırıvermişti. Rüzgâr kesildiği halde bile dayanılmaz bir soğuk çıkmıştı. Kimbilir civa sıfırın altında nerelere büzülmüştü. Ne olursa olsun, demiş kadınlığına bakmadan, ayak üstü erkeklerin bira içtiği bir yerde iki kadeh konyak içmişti. Sonra ıssız bir lokantaya girip yemek yemiş, iki kadeh de orada içmişti. Lokantadan çıkar çıkmaz soğuk sanki boğazına atılmıştı. Böğrünün iki tarafından bir demir korsa gibi sıkmıştı. Oteline kadar varamayacağını sanmıştı. Sonra yarı yolda ferahlamıştı, değişivermişti. Hiç bu kadar sıhhatli olduğunu bilmiyordu. Otelin kapısından dönmüş, Yenişehir’e doğru yürümek arzusuna kapılmıştı…

(…)”

Kumpanya-Kayıp Aranıyor, Sait Faik, Bilgi Yayınevi, Ankara, Kasım 1989 (Yedinci Basım). Kayıp Aranıyor’dan, Sf.115-116.(Boldlar bana ait.)

selim turan kompozisyon

Kompozisyon, Selim Turan, 1951.

Victor Klemperer

Victor Klemperer, 1946. Foto: Abraham Pisarek.

“(…)

17 Mart 1933

Ricarda Huch’un bir kısa romanı var, dindar bir adam bir günahkârı takip ediyor ve Tanrı’nın onu nasıl cezalandıracağını görmek için bekliyor. Boşuna bekliyor. Bazen benim de bu dindar adamın başına gelenlerin aynısını yaşayacağımı düşünüyorum. Gerçekten ama, öylesine düşünülmüş bir şey değil bu: Kendimi bir türlü şu iğrenme ve utanç duygusundan kurtaramıyorum. Kimse bir şey yapmıyor, bir şey söylemiyor; herkes titriyor, herkes saklanıyor. (sf.17)

3 Nisan 1933

Bir gün bir patlama yaşanacak; ama biz belki onu hayatımızla ödeyeceğiz; biz, Yahudiler. (sf.25)

12 Nisan 1933

Güç, sınırsız bir güç var nasyonal sosyalistlerin elinde: yarım milyon silahlı adam, bütün kamu kurumları ve kaynakları, basın ve radyo, yabancılaşmış kitlelerin düşünceleri. Kurtuluşun gelebileceği tek bir yer bile görmüyorum. (sf.30)

30 Haziran 1933

29 Haziran’da bir Reich bakanı (Goebbels Stuttgart’ta) ilk kez resmi bir konuşmada söyledi: Bizimkinin yanında başka partiler izin vermeyiz, Hitler Almanya’nın “mutlak sahibi”dir. (Hindenburg ortadan kalkıverdi). (sf.46)

19 Ağustos 1933

Kitlelerin düşüncesinin gerçekten de Hitler’den yana olduğuna hem inanıyorum, hem inanmıyorum. Fazlasıyla işaret var aksini gösteren. Ama herkes, tam anlamıyla herkes, korkudan ölüyor. Artık ne mektup kaldı ne telefon konuşması, sokakta öylesine edilen herhangi bir söz bile bir ihbar konusu olabiliyor. Herkes ötekinin bir hain ya ajan olmasından korkuyor. Bayan Krappmann bizi Bayan Lehmann hakkında uyarıyor, fazlasıyla nasyonal sosyalist diyor; Bayan Lehmann ise bize büyük bir üzüntüyle erkek kardeşinin “sağlam bir kominist”e bir Rote Fahne nüshası verdiğini ama sonra söz konusu “sağlam komünist” ajan çıktığı için bir yıl hapis cezası aldığını anlatıyor.(sf.62)

15 Şubat 1934

Gerçek kendisi konuşur, yalan ise basın ve radyo yoluyla konuşuyor.(sf.102)

Ancak Almanya’da zekadan (intellect) hiç bu kadar nefret edilmedi.(sf.102)

24 Şubat 1934

Herkesi kandırıyorlar, her birini farklı bir yolla, işte burada yatıyor hükümetin asıl mahareti.(sf.108)

(…)”

Quiero dar testimonio hasta el final, Diarios 1933-1941, Victor Klemperer, Traducción: Carmen Gauger, Editorial Galaxia Gutenberg, Barcelona 2003. 906 págs.

Yahudi bir dilbilimci olan Victor Clemperer (1881-1960) 1920’den beri Almanya’da Dresden Üniversitesi’nde Roman Dilleri öğretim üyesi olarak çalışıyordu. Nazilerin iktidara gelmesinden itibaren peyderpey her şeyini kaybetti. Önce (Birinci Dünya Savaşı’na katıldığı için ve karısı Alman olduğu için) çalışmasına izin verilse de kütüphaneyi kullanması yasaklandı ve diğer öğretim üyelerinin haklarından yoksun bırakıldı. Sonra işi de elinden alındı. Ardından yanlarında çalışan, ev işlerinde onlara yardım eden kadın gitti; çünkü Yahudilerin ari ırktan vatandaşları çalıştırması yasaktı. Sonra kedisi gitti; çünkü Yahudilere evde hayvan beslemek de yasaklanmıştı. Böyle böyle her şeylerini kaybederek ama yine de karısı ari ırktan olduğu için 1945’e kadar kamplara gönderilmeden hayatta kalmayı başararak yaşadılar. 1945’de çember iyice daralmışken, Dresden Bombardımanı sırasında yaşanan kargaşadan yararlanarak ABD güçlerinin kontrolündeki topraklara geçmeyi başardılar.

Klemperer bu yıllar boyunca (1933-1945) tuttuğu günlüklerde Nazi ideolojisinin nasıl biçim aldığını en iyi gözlemleyen ve kayda geçen isim oldu. Yukarıdaki satırlar günlüklerin ilk sayfalarından benim altını çizdiğim bazı tespitler. Bakalım size ne diyecekler? Sonuna Kadar Tanıklık Etmek İstiyorum, Günlükler 1933-1941 ve 1942-1945 diye çevrilebilecek olan 2 ciltlik kitabın Türkçesi yok. Ben İspanyolca çevirisinden okudum. Verdiğim sayfa numaraları yaklaşıktır, İspanyolca elektronik kitap versiyonundan alınmıştır.

Eşek Frizi

Eşek Frizi, Franz Marc, 1911.

Nazmi Ziya Guran

Nazmi Ziya Güran, ressamın Süleymaniye’deki evinden Fatih Camii.

“(…)

İki ağaç Türk muhayyelesinde ve hayatında izini bırakmıştır: servi ve çınar. Şehrin bilhassa dışarıdan görünen umumî manzarasını daha ziyade Karaca Ahmed, Edirne Kapısı, eski Ayaz Paşa ve Tepe Başı gibi servilikler yapardı. Boğaziçi’ndeki o çok uhrevî köşelerle, bazı peyzajlar da çınarların etrafında toplanırdı. Eyüp servilikleri bütün Haliç manzarasına üslûbunu verirdi. İstanbul peyzajındaki asîl hüznü biz bu iki ağaçla çam ve fıstık çamlarına borçluyuz. Hissî terbiyemizde onların büyük payı vardır.

nazmi ziya -karaca ahmed

Nazmi Ziya Güran, Karacaaahmet, 1933.

(…)

İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hal, aramızdan şu veya bu âdetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler, arkasından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat asırlık bir ağacın gitmesi başka şeydir. Yerine bir başkası dikilse bile o manzarayı alabilmesi için zaman ister. Alsa da evvelkisi, babalarımızın altında oturdukları, zamanın kutladığı ağaç olamaz…

Bir ağacın ölümü, büyük bir mimarî eserinin kaybı gibi bir şeydir. Ne çare ki biz bir asırdan beri, hattâ biraz daha fazla, ikisine de alıştık. Gözümüzün önünde şaheserler birbiri ardınca suya düşmüş kaya tuzu gibi eriyor, kül, toprak yığını oluyor, İstanbul’un her semtinde sütunları devrilmiş, çatısı harap, içi süprüntü dolu medreseler, şirin, küçük semt camileri, yıkık çeşmeler var. Ufak bir himmetle günün emrine verilecek halde olan bu eserler her gün biraz daha bozuluyor. Âdeta bir salgının, artık kaldırmaya yaşayanların gücü yetmeyen ölüleri gibi oldukları yerde uzanmış yatıyorlar. Gerçek yapıcılığın, mevcudu muhafaza ile başladığını öğrendiğimiz gün mesut olacağız.

Ne olurdu, çocukluğumda tanıdığım o her şeyi bilen, bir kere öğrendiğini bir daha unutmayan meraklı ihtiyarlara benzeseydim! Burada İstanbul’un ağaçlarından sadece şikâyetle bahsetmez, onları tanıtır, Bentler’den hattâ Belgrat ormanından Çamlıca’ya, iç Erenköy’ünden Çekmece’lere kadar bütün bahçeleri, koruları, bir uzleti tek başına bekleyen ulu ağaçları, Çamlıca köşklerinin debdebesinden son kalan ve çok yüksekten açılmış şemsiyeleriyle yaz gecelerimiz dolduran o geniş nefesli gazellere benzeyen fıstık ağaçlarını, yumuşak kokulu ıhlamurları, sararmış endamları İstanbul sonbaharlarına sarı kehribardan aynalar biçen kavakları, sade isimleriyle İstanbul semtlerine şahsiyet ve hâtıra veren sakız ağaçlarını, küçük taş basamaklı sur kahvelerinin süsü asmaları teker teker sayardım.

(…)”

Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İkinci Basılış, İstanbul 1972. Sf. 191-193.(Boldlar bana ait.)

nazmi ziya taksim meydani

Nazmi Ziya Güran, Taksim Meydanı, 1935.

%d blogcu bunu beğendi: