Rodolfo Walsh ve kızı Vicki

Rodolfo Walsh kızı Vicki’yle.

1 Ekim 1976

Sevgili Vicki: Ölüm haberin bugün öğleden sonra saat üçte ulaştı bana. Haberi yayınlamaya başladıklarında toplantıdaydık. Önce isminin berbat bir telaffuzla söylendiğini duydum ve ancak bir saniye sonra idrak ettim. Otomatik olarak istavroz hareketi yaptım, tıpkı çocukluğumda yaptığım gibi. Bu hareketi durduramadım. O saniye dünya durdu. Sonra Mariana ve Pablo’ya “Benim kızım” dedim. Toplantıyı bitirdim.

Afallamıştım. Pek çok kere korkmuştum bundan. Başkaları onca darbe alırken, ben darbe yemediğim için fazla şanslı olduğumu düşünüyordum. Evet, senin için de korkmuştum, tıpkı senin de benim için korktuğun gibi; her ne kadar bunu hiç dillendirmesek de. Şimdi o korku acının kendisi oldu. Mücadele ederken yaşadığın şeyleri çok iyi biliyorum. Gurur duyuyorum bu şeylerden. Beni sevdin, seni sevdim. Seni öldürdükleri gün 26 yaşına girmiştin. Son yıllar senin için çok zor olmuştu. Seni bir kez daha gülümserken görmek isterdim.

Seninle vedalaşamam, sen neden olduğunu biliyorsun. Biz karanlıklarda takibatlar altında ölürüz. Hakiki mezarlık her zaman bellektir. Seni orada saklıyorum, kucağımda sallıyor, seni kutluyor, hatta belki kıskanıyorum, canım benim.

Annenle konuştum. Acılı ama gururlu, senin kısa, zorlu, müthiş hayatını anlıyor.

Dün gece karmakarışık bir karabasan gördüm; ateşten bir sütun vardı, güçlü ama sınırlarını aşmayan, kökü çok derinlere inen.

Bugün trende bir adam bana şöyle dedi: “Çok acı çekiyorum. Bir uykuya dalmak ve bir yıl sonra uyanmak isterdim.” Kendisinden bahsediyordu ama beni de söylüyordu.

***

Arjantinli gazeteci ve yazar Rodolfo Walshın (1927-1977) kızı Maria Victoria (1950-1976) 24 Mart 1976 Darbesi’yle yönetimi ele geçiren Askeri Cunta’nın silahlı güçleri tarafından 29 Eylül 1976’da öldürüldü. Rodolfo Walsh 1 Ekim 1976’da kızı için yukarıdaki mektubu yazdı. Rodolfo Walsh daha sonra darbenin 1. yıl dönümünde Dikta yönetimine  “Bir Yazardan Askeri Cunta’ya Açık Mektup” başlıklı bir mektup yazdı. Mektubu postayla basın yayın organlarına gönderdikten bir gün sonra 25 Mart 1977’de sokak ortasında kaçırıldı ve kaybedildi. (Boldlar bana ait.)

rodolfo_walsh_y_la_muerte_de_su_hija_maria_victoria

Yılmaz Güney

“(…)

«her sabah yeniden başlıyorum yaşamaya. Pembeleri, mavileri yeniden seviyorum. Ağacı, duvarı, parmaklığı, hapisliği yeniden öğreniyorum. Ve yarının, yani bir gün sonrasının Yılmaz Güneyi olmaya, onun dokusunu dokumağa başlıyorum. Hergün, titizlikle atılmış bir ilmiktir çünkü; yenileşen hücrelerimizin bir katıdır. Hergün, kendimizle, geçmişimizle, geleceğimizle, yaptıklarımızla, yapacaklarımızla bir hesaplaşmadır.

Bugün perşembe sevgili. Perşembeden geçersem cuma var önümde… Cumayı geçersem Cumartesi… imtihan yani… sürüp giden, bitmeyen. Düşün ki Cuma’dan ikmale kalmışım. Naparız? Cumartesiye varamayız bir türlü. Varsak bile Cumanın yeri boş kalır, borçlu geçeriz o günden… değil mi?»

(…)”

Hücrem, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yayınları, Eylül 1975, İstanbul. Sf.55-56.

“Karıma yazdığım bir mektupta…” der Yılmaz Güney, aynen böyle üç nokta bırakarak; sonra yukarıdaki iki paragrafı alıntılar ve “demişim…” diyerek bitirir yine üç noktayla. Ben de o nasıl yazmışsa öyle kopya ettim aradaki alıntıyı yukarıya. Mektup muhtemelen 1972-74 yılları arasında Selimiye’den yazılmış Fatoş Güney’e. Boldlar bana ait.

yguney

“(…)

Özdemir’e gelince, rahatını arıyordu. Ben onun için bir jilet gibi, bir tıraş sabunu gibi, kolonya gibi bir şeydim. Ekmeği bile değildim. Tıraş olup kolonya bulamazsa nasıl tedirgin oluyorsa, ben olmazsam öyle tedirgin oluyordu. Ben olursam rahattı. O kadar rahattı ki, arasıra bir başka kadınla da yatabilecekti. Elbette bana bir lüzumlu eşya muamelesi göstermiyordu. Şimdiden sonra belki kul köle de olacaktı. Ama istemem. Ona bu huzuru vermek için dünyaya gelmedim.

Eve dönmeme de imkân yok. «Konsolosun kızı» ile «Balıkçı Cemal’in aftosu» arasında mekik dokumak için sinirlerim müsait değil. Bu sıfatlara karşı koymak da boş. Kimseye, hiç bir söze önem vermeden hakkımızda söylenenlere kafa tutarak insanlar arasında dolaşmak da bir nevi ukalalık, bir nevi kendini beğenmişlik. Yalnız başıma, tek başıma kötü bir şekilde yaşayacağımı sanma. Buna derim ve gururum müsaade etmez. Böyle bir yaşayışın zevksizliğini, hastalığını hiç sevmedim. Onun için üzülme. O şekilde yaşayacak olsam İstanbul daha müsaittir.

Dün nüfus kağıdıma baktım, orada bir de Ayşe ismi var. Biraz da o isimle yaşamak istiyorum. Mektup yazar mıyım, yazmaz mıyım? Birkaç sene sonra döner miyim? Dönmez miyim? Şimdilik Türkiye’de bir yere tren bileti aldım. Trenime beş dakika var. Belki trende devam ederim…

(…)”

sait faik, bütün eserleri 5, kumpanya – kayıp aranıyor, bilgi yayınevi, yedinci basım, kasım 1989, Ankara. Sf. 201. (Kayıp Aranıyor’dan. Gazetecilik ve çevirmenlikle uğraşan Nevin bu veda mektubunu babasına -kurgusal olarak- 1948 senesi Nisanının 12’nci günü Ankara Garı’ndan yazar. Romanın -ya da uzun hikayenin- ilk yayınlandığı tarih 1953’tür.) Boldlar bana ait.

***

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Ahmed Arif

Lalikom!

“(…)

Bir eyyam da sana Lalikom diye seslenicem. “Benim dilsizciğim” diye anlam verilebilir. Ama bu bir ünlemdir daha çok. Sevili, yangın bir ünlem. Ne Türkçe, Ne Kürtçe ne de Zazacadır. Bu üç dilin bileşiminden doğan bir ünlem bu. Lal, Türkçedir. Lalik ya da Lalo Kürtçe. Om eki Zazacaya kaçar. Ya işte böyle Lalikom! Ses et, konuş, payla bir hal et ama. Küçük dilin yerindedir inşallah. Kurban olur, çoban dururum dillerine senin.

Bineceğin trenlerin soluğu tükenmesin. Ayağını attığın yerler deprem görmesin. Denizler uslu, vapurlar yollu olsun. Ferman et rüzgâr beni de alıp oralara atsın.

Mutlu ol. Allah beni kahretsin. Gözlerinden öperim. Ellerinden öperim. Öperim kızı öperim. Öperim oğlu öperim. [İmza]

(…)”

Leylim Leylim, Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar 1954-1959 -ve 1977’de son bir mektup-, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Kasım 2013( 12. Baskı), İstanbul. Sf.61. 

(Boldlar bana ait. Mektup tarihsiz ama Mayıs-Haziran 1955 aralığında Diyarbakır’dan yazılmış. Leyla Erbil 13 Mayıs 1955’te evleniyor. Bu yüzden bir süredir Ahmed Arif’e kendisini mektuplarda bile öpmesini yasaklamıştır. Ama Ahmed Arif öpmeden duramıyor; öpüyor ha öpüyor…)

****

Yâr Üniversitesi

“(…)

Burada çoluk çocuk, ana baba, karı kız çalışan aileler tanıdım. Akşama kadar güneşin altında kavruluyorlar. Bir parça ekmek için. Ne yapsınlar. Bir büyüklük, bir saygılı yaşayış bulurum bunlarda. Sessiz, bilisiz ve alçakgönüllü, gene de sevişiyor, dövüşüyor, mapus yatıyor, çocuk doğuruyorlar. Şarkıları türküleri de bir güzel. “Hele yâr, zalım yâr”, dünyanın en usta şâiri bile güç döker böyle mısrâ. Bu halk –kadın erkek münasebetlerindeki dinsel yasaklar, sınıf farkları, sürgünler, gurbetler, vs.– yâr’e “zalım” diye seslenir. Ne biliyorsa ondan öğrenmiş, hayatının aldığı yönde o yâr’in tayin edici rolü önemlidir. Yâr, bir üniversitedir onun için âdeta. Hele yâr, zalım yâr.

(…)”

Leylim Leylim, Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar 1954-1959 -ve 1977’de son bir mektup-, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Kasım 2013( 12. Baskı), İstanbul. Sf.68. (Mektup 24 Haziran 1955’te Diyarbakır’dan yazılmış.Boldlar bana ait.)

edward said

 

Bugün Filistinli büyük yazar Edward Wadie Saidin ölümünün 10. yıldönümü. Edward W. Said (1935-2003) bundan tam 10 yıl öce 25 Eylül 2003’te bu dünyayı terk eyledi. Filistinli çocuklarla birlikte İsrailli askerlere taş atan entelektüeller, aktivistler, yoldaşlar bir eksildi. Bize şeylere başka nasıl (nereden?) bakabileceğimizi gösteren ustalardan biri daha artık yazmaz oldu.

Ölümünden bir hafta sonra kızı Necla Said “Edward W. Said’in Vasiyeti” başlığıyla bizlere bu büyük ustanın son saatlerini, son sözlerini ulaştıran kısa bir mektup kaleme aldı. Geçen 10 yıl içinde Said’in vasiyeti anlamından hiç bir şey yitirmedi. Aşağıda benim İspanyolcasından çevirdiğim o vasiyet mektubunu okuyacaksınız: 

****

Son günlerinde babam Filistin için açıkça ağlıyordu; bir de yazmak, yazmak ve yazmak için enerjisini ve düşünme yetisini kaybettiği için. Yatağından beni yüreklendiriyordu: “Mücadeleye devam et, asla bırakma… Yol arkadaşlarınla olan küçük anlaşmazlıkları aş ve yaz, tavır al, devam et, hiç durmadan devam et. Bu senin ellerinde.”

Bu sözler bütün bizim kuşak içindi ve bunu size aktarmak benim için önemli; çünkü bu yükü tek başıma omuzlarımda taşıyamayacağım çok açık.

Bunu bu kadar açık söyleyebilmek beni şaşırttı, çünkü yazarken hâlâ ağlıyorum.

Aşklaaşklaaşkla.

Necla Said, 2 Ekim 2003

Edward -Necla Said

26 Ekim 1976

Canım Winnie,

Burada, böyle bir başıma, aileme duyduğum özlemi sakladığım bir maske takınmakta gayet başarılıyım, mektuplar için birisi adımı çağırıncaya kadar hiç acele etmeden beklemekte. Ayrıca ziyaretlerden sonra da hiç salmıyorum kendimi, hemen eski halime dönüyorum, her ne kadar bazen kendini buna zorlamak çok canımı acıtsa da. Duygularımı bastırmak için sürekli mücadele veriyorum; tıpkı bu mektubu yazarken yaptığım gibi.

Sen gözaltına alındığından beri yalnızca bir mektup aldım, 22 Ağustos tarihli. Ailenin durumu hakkında hiçbir şey bilmiyorum, mesela kira nasıl ödeniyor ya da telefon faturaları, çocuklarla kim ilgileniyor, masrafları nasıl karşılanıyor, çıktığında iş bulabilecek misin, hiç bilmiyorum. Senden haber alamadığım sürece burada endişe içinde kupkuru bekleyeceğim, tıpkı bir çöl gibi.

Kaç kez içinden geçtiğim Karo Çölü geliyor aklıma. Sonra Afrika’ya gidiş gelişlerimde, Botswana’da da gördüm çölü; sonsuz kum engebeleri ve tek damla su yok. Senden mektup gelmedi. Bir çöl gibi hissediyorum kendimi.

Senden ve aileden gelen mektuplar yaz yağmurlarının düşüşü gibi, bahar gibiler; hayatımı canlandırıyor ve yaşanabilir kılıyorlar.

Sana ne zaman yazsam, bana bütün sıkıntılarımı unutturan bir fiziksel yakınlığın içinde buluyorum kendimi. Aşkla doluyorum.

26 Haziran 1977

Canım Winnie,

Kızlarımız zorluklar içinde yetişti ve büyüyüp birer kadın oldular bugün. Büyüğünün artık kendi evi var, kendi ailesi için çabalıyor.

Dileklerimizi yerine getiremedik, planladığımız gibi, bir oğlumuz olmadı. Sana bir sığınak yapabileceğimi ummuştum, küçücük bile olsa bir sığınak, böylece acılı ve zorlu günler gelmeden önce birlikte dinlenebileceğimiz, güç toplayabileceğimiz bir yerimiz olacaktı,. Ben başarısız oldum ve bu şeyleri yapmayı beceremedim. Havaya şatolar inşa eden biri gibiyim.

—–

Nelson Mandela 1963’te  tutuklandığında cezası 5 yıldı: halkı kışkırtmaktan ve ülkeyi yasadışı yollardan terk etmekten. O cezaevindeyken görülen  bir davada 1964 yılında sekiz yoldaşıyla beraber müebbet hapse mahkum edildi. Aşağıdaki fotoğraf Haziran 1964’te çekilmiş. İçinde müebbet hapse mahkum edilmiş 8 militan var. Dışarıda yumruklarını görüyorsunuz.

Yukarıdaki fotoğraf ise 18 yılı Robben Adası‘nda tecritte geçen 27 yıllık esaretin bittiği gün, 11 Şubat 1990’da Winnie Mandela‘nın elini tutup kalabalıkların karşısına çıktığı gün ya da 27 yıl sonra  Winnie’yle elele tutuşup yumruklarını kaldırdıkları gün. Mektupların İngilizcesi için şurayı tıklayabilirsiniz. İyi okumalar.

İyi ki doğdun Madiba!

cortazar

Julio’ya Mektup
Juan Gelman

sevgili julio;

sana bu mektubu yazıyorum çünkü senden konuşamam, seninle konuşabilirim ancak. bu böyle, çünkü sen hâlâ yoldaşsın bana, bir parçamsın benim, yanımdasın ve insan yanındakinden konuşmaz, yanındakiyle konuşur.

uzun zamandır bize eşlik ediyorsun, yoldaşlık ediyorsun.

(mesela) 1971 yaklaşırken paco urondo sana bir arjantin gazetesinden kesilmiş bir kupür göndermişti: askeri diktatörlüğe karşı silahlı bir eyleme dair birkaç satır yazı, paco da katılmıştı o eyleme ve bu yolla seni de bilgilendiriyordu; çünkü sen de ona eşlik etmiştin o zaman, paco ilk defa canını tehlikeye atmıştı ve sen oradaydın, ona yoldaşlık ediyordun.

paco hayatını insan onuru namına tehlikeye atmıştı, acıya karşı, güzellik için, ona binlerce acı eşlik ediyordu, bu rezil dünyaya karşı duyduğu tiksinti eşlik ediyordu ve sen de yanındaydın elbet; senin onurun, güzelliğin, bu rezil dünyaya karşı durmaya duyduğun inanç.

tuhaftır: yazar julio Cortázar otuz yıl önce ülkeyi terk ediyor, paris’e yerleşiyor, kafası hiç karışmadan yazıyor, yaratıyor, yaratıyor, yaratıyor ve biz, sonradan gelenler, seni önceden tanımayanlar, silahlarımızı elimize alıp doğru sözü arayanlar, bir şekilde biliyoruz ki asla ihanet etmedin bizim de aradığımız o söze, ne buenos aires kafelerinin ahşap kokulu havasına ihanet ettin ne de o kafelerde söyleşilen ve sözleşilen seslerden zuhur edip hiç dinmeyen rüzgârına.

bize hiç ihanet etmedin.

eskiden corrientes ve esmeralda caddelerinde ülkeden dışarı hiç adım atmadıkları halde herhangi bir Fransız gibi yazan yazarların gelip geçtiğini görürdüm, ben buenos aires’i senin paris’te yazdıklarını okuyarak daha iyi anladım, senin büyüklüğün böyle işte, aşkın böyle.

seni okuyarak dünyayı da daha iyi anladım, yani, daha çok sevdim, sanırım pek zor olmazdı senin edebiyatının neden ve nasıl borgesinkinden daha değerli olduğunu göstermek, daha özgün, daha gizemli, daha mükemmel olduğunu, demem o ki, neden daha açık olduğunu gelecek olan sarsıntılara, neden daha anlayışlı olduğunu şimdiye karşı ve bu yüzden de neden daha saygılı olduğunu -acısını hissederek bugüne taşıdığı- geçmişe.

seni hep –yarattığın o karakter gibi- bir pencereden bir pencereye geçmek için yollar icat eden, bir avucun gizeminden mozart’ın alaca karanlıklarına geçebilen, bir varlıktan başka birine ve bir başkasına, bir başkasına, başkasına dönüşebilen biri olarak görüyorum.

her zaman hissettim duyduğun aşkın sonsuz olduğunu.

daima aklımda tuttum eserlerinin bizi de içine aldığını ve en iyi eserinin hep sen olduğunu.

—-

Queremos tanto a Julio, Sergio Ramírez, Editorial Nueva Nicaragua, Managua, 1984. pp. 9.

(Yukarıdaki mektup Cortázar’ın 1984 Ağustosundaki ölümünün ardından Eduardo Galeano’dan Juan Rulfo’ya 20 Latinamerikalı yazarın Cortázar üzerine yazdıkları kısa metinleri bir araya getiren ve Managua’da  basılan “Julio’yu O Kadar Seviyoruz ki” isimli kitaptan alınmıştır. Sergio Ramírez tarafından derlenen kitabın adı Julio Cortázar’ın ” Queremos tanto a Glenda”  yani “Glenda’yı o kadar seviyoruz ki” isimli öyküsünden esinlenmiştir.)

CORTAZAR RAYUELA

Selahattin Bulut

Selahattin Bulut

Diyarbakır 5 Nolu Askeri Ceza ve Tutukevi

Merhaba,

Geçen Cuma günü öğle sonrasıydı. Üstümüzdeki yağmur yüklü bulutlardan, testiyle boşanırcasına yağmur dökülüyordu havalandırmaya. Ve biz bu yağmurun altında yer yer oluşmuş su birikintileri için, yaş betonun kayganlığına aldırış etmeden yaşamadığımız çocukluğumuzun ve ilk gençliğimizin bütün bir intikamını alırcasına büyük bir coşkuyla top oynuyorduk. O esnada birden havalandırmanın kapısında elinde bir demet mektupla bizim koğuşun gardiyanı beliriverdi. Adımı okuyunca topu bırakıp koşmuşum hemen. Zarfın üstünde ismini gördüğümde yüreğimin o anki halini görmeliydin; sevinç ve heyecan karışımı bir duygulanımla göğüs kafesimi nasıl da vuruyordu. Koğuşa girmeye daha yarım saat kadar zaman vardı. Yağan yağmurun dibinde mektubunu açıp okumanın hiçbir yolunu göremiyordum. Çaresiz katlayıp gömleğimin sol göğüs cebine koydum. Yarım saatlik zaman dilimini doldurmak için tekrar oyuna girdiğimde kaleye girme sırası bana gelmişti. Bir türlü dikkatimi oyuna verip topu takip edemiyor ve gol üstüne gol yiyordum.

Nihayet o geçmek bilmeyen otuz dakika geçmiş, birer ikişer koğuşa giriyorduk. Ter ve yağmurdan adamakıllı ıslanmıştım. Üşütmemek için daha terim kurumadan üstümü değişmem, kurulanmam ve yeni bir şeyler giyinmem gerekiyordu. Ama mektubunu okumadan başka bir iş yapmam mümkün değildi. Bir an önce okumak için yatağıma çekildim hemen.

Cezaevinde yatak her şeyidir mahkûmun. Oturmak, uzanmak, dinlenmek, uyur gibi yapıp hayallere dalmak, yatıp uyumak, düş görmek, bir şeyler okumak, yazmak ve rahat rahat düşünmek için en uygun yerdir. Her bir ranza iki katlı bir ev ve her bir kat kendine ait bir oda gibidir yatak tutuklu için.

Buz gibiydi koğuşun içi. Yastığım soğuk, demir ranzam soğuk ve beton duvarlar soğuktu. Ama mektubunu bıraktığım gömleğimin sol göğüs cebi sıcaktı. Varsın bu yıl kış dilediği kadar yaman geçsin. Güneşle aramıza girsin bulutlar. Yağmurlar soğuk, kar soğuk ve önümdeki açık pencereden üstüme en amansız soğuklar estirsin rüzgâr, sözcüklerinin ve şiirlerinin sıcaklığı yeter bana. Aman mektupların kesilmesin, üşürüm sonra…

28 Eylül 1987

Hapishaneden Mektuplar “Sevgili Kardeşim…” Derleyen: Aytekin Yılmaz, Sezai Sarıoğlu, Kanat Yayınları, Nisan 2006, İstanbul. Sf. 31-32. Boldlar bana ait.

Kitapta mektubun kime yazıldığı belirtilmemiş ama mektubun yazılışından bir kaç ay evvel Diyarbakır Cezaevi’nden Eskişehir Cezaevi’ne nakil olan Hafız Akdemir’e yazılmış olma ihtimali yüksek gibi görünüyor.

Bu yüksek ihtimal fikrine, Selahatttin Bulut’un (aynı kitapta okuduğum) bir başkasına yazdığı mektupta kullandığı dilin yukarıdaki mektupla karşılaştırınca pek düz/yavan kalışından ve Hafız Akdemir’in (yine aynı kitapta okuduğum) Selahattin Bulut’a yazdığı lirizm yüklü mektuplardan yola çıkarak vardığımı belirtmek isterim. Bulut ve Akdemir arasındaki muhabbetin çok özel ve derin olduğu bilinir ama mektuplar da bunu açık ediyor.

Hafız Akdemir Mart 1991’de cezaevinden şartlı tahliye olduktan sonra, önce Yeni Ülke ardından Özgür Gündem gazetesinde çalışmaya başladı. 8 Haziran 1992’de sabah gazeteye giderken katledildi. Katili aranmadı ve bulunmadı.

Diyarbakır Cezaevi

hemingwayscats

“Sevgili Gianfranco;

Tam sana yazmayı bitirmiş mektubu zarfa yerleştiriyordum ki, Mary aşağı indi ve “Willie’nin başına korkunç bir şey gelmiş” dedi. Hemen dışarı çıktım ve yerde Willie’yi gördüm: Her iki sağ ayağı birden kırılmıştı; birisi kalçasından, diğer diz altından. Üzerinden bir araba geçmiş olmalıydı ya da birisi sopayla vurmuştu. Eve kadar tüm yolu diğer yandaki sağlam ayaklarıyla gelmişti. Kemikler çok yerden kırılmış, yaranın içinde dağılmıştı ve bazı parçalar dışarı fırlamıştı. Ama o yine de mırıldıyor ve onu iyileştirebileceğimden emin görünüyordu.

René’den onun için bir şişe süt getirmesini istedim, René onu kucağına aldı ve okşamaya başladı. Ve biraz sonra Willie sütünü içerken ben onu başından vurdum. Çok acı çektiğini sanmıyorum, sinirleri ezilmişti, bu yüzden bacakları gerçekten acımaya başlamamıştı henüz. Monstruo benim yerime ateş etmek istedi ama bu sorumluluğu kimsenin üstüne yıkamazdım, Willie’nin bir gün kendisini bir başkasının vurduğunu bilme ihtimaline müsaade edemezdim.

Seni gerçekten özledim. Uncle Willie’yi özledim. Daha önce de birilerini vurduğum olmuştu ama tanıdığım ve 11 yıldır sevdiğim birisini değil. Hele iki kırık ayağıyla mırıldayan birini hiç değil.

(…)”

Ernest Hemingway Küba’daki evi Finca Vigia‘dan dostu Gianfranco Ivancich’e yazdığı 22 Şubat 1953 tarihli mektubunda böyle anlatır emektar kedisi Uncle Willie’nin son saatlerini. Metnin İngilizcesini şuradan okuyabilirsiniz.

Sinan Cemgil’in Babası Adnan Cemgil’e Mektubudur:

13. 10. 1950

Babacığım.
Se ni ÇoK ÖZledim.

Sen buraYa ne zaMan
GeleceKsin.

Burada YağMUrlar
YağıYor.

Benim ÖğRetMeniM ne
YaZarSaM.

aferin diYor.

Adnan Cemgil’in oğlu Sinan Cemgil’e mektubudur:

11 Mart 1951

SİNANCIĞIM;

BU SABAH PENCEREDEN BAKINCA BİR DE NE GÖREYİM? HER TARAF BEMBEYAZ DEĞİL Mİ? DEMEK Kİ GECE KAR YAĞMIŞ.

YOZGATTA DA YAĞMIŞTIR HER HALDE. ŞİMDİ SİZ SOBAYI FAYRAP EDİP KEYİF ÇATIYORSUNUZDUR.

BANA KARLI BİR MASAL YAZIP GÖNDER.

BUNDAN ÖNCE SORDUĞUN SORULARIN CEVAPLARINI ARKAYA YAZIYORUM.

GÖZLERİNDEN ÖPERİM SEVGİLİ OĞLUM.

BABAN
Adnan Cemgil

Geçtiğimiz Cumartesi Ulucanlar Cezaevi Müzesi‘ni gezme şansım oldu. Gezdikten sonra yaşananları göstermek için değil de gizlemek için dizayn edildiğine kani olduğum bu tuhaf, dilsiz müzeden -Nazım Hikmet ve Yılmaz Güney’in ilk kez gördüğüm bir kaç fotoğrafıyla beraber- benim için en kaydadeğer ayrıntı olan Adnan Cemgil – Sinan Cemgil yazışmasını paylaşmak istedim. Mektuplar müzede 6. koğuşun girişinde bulunuyor.

Sinan Cemgil annesi ve abisiyle Yozgat’ta yaşıyordu. Baba cezaevine alınmış, öğretmen olan anne Nazife Cemgil ise Yozgat’a sürgüne gönderilmiştir. Adnan Cemgil’in mektubunun arkasında Sinan’ın sorularına verdiği cevaplar vardı ama mektup çerçevelendiğinden ve meraklısı için yanına herhangi bir not düşülmediğinden okuyup aktarmak mümkün olmadı. Mektupları aynen aktarmaya çalıştım. Selamlar…

%d blogcu bunu beğendi: