Alexander Cockburn

Alexande Cockburn (1941-2012). Yıl 1977, Cockburn’un haftalık The Village Voice gazetesinde medya eleştirisi yaptığı zamanlar.

Nixon, Reagan ve Yalanlar

Alexander Cockburn (1941-2012)

22 Kasım 1983

Nixon basın karşısında yenik düşerken Reagan’ın hiçbir şey olmamış gibi sürekli gülümsemesinin nedeni epey basit görünüyor. Nixon yalan söylemenin gerekli olduğunu düşünüyordu. Basın, uzun süre sessiz kaldıktan sonra, başkanın gerçeği söylemediğini dile getirmeye başladı. Nixon çıldırdı ve gerçeği söylediğinde ısrar etti. Doğru damarı yakaladığını hisseden basın, Nixon’un başka yalanlarını da ortaya döktü ve böyle böyle, sonunda, başkan 8 Ağustos 1974’te istifa etti.

Reagan ise gerçeği söylemekten rahatsız olmuyor. Yalan söylemek de umurunda değil. Doğrusu, ikisi arasındaki farkı da söyleyemez. Nixon yalan söylediğinde bunu bilirdi –bu yüzden yalan söylerken tatlılaşır ve sürekli kıpraşırdı– başka pek çok kişi de onun o sırada yalan söylediğini bilirdi. Bir aktör olan Reagan’ın ise gerçeklik ve sahtelik hakkında kesinlikle bir ahlaki duygusu yok. Gerçek, ona göre, onun o sırada söylemekte olduğu şey. Refah düzeyi aldatmacası hakkında basına daha önce yüzlerce kez söylenmiş bazı eski klişe yalanları tekrar ederken bile, hala gerçekleri söylüyormuş gibi görünüyor ve eminim, gerçekleri söylediğini düşünüyor.

Basın için asıl mesele şu; bildik bir istatistik hilesi ya da uydurma bir anekdot söylerken yakalanmak Reagan’ın umurunda bile değil. Suçluluk duygusundan yoksun bir başkanla nasıl baş edeceksiniz? Reagan bu konuda George Washington’dan bile iyi. Yalan söyleyemiyor ama gerçeği de söyleyemiyor.

Corruptions of Empire’dan alıntı. Ben de CounterPunch‘tan alıntıladım. Yazının linkine gitmek için başlığı tıklayabilirsiniz. Boldlar bana ait.

BİZ HAYIR DİYORUZ

Mart 16, 2017

Biz Hayır Diyoruz

Biz Hayır Diyoruz

FARKLI ÜLKELERDEN geldik ve buradayız, Pablo Neruda’nın koca gölgesinin altında bir arada: Hayır diyen Şili halkına eşlik etmek için buradayız.

Biz de hayır diyoruz.

Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz. Eşyaları korurken insanları yok eden nötron bombası çağımızın mükemmel bir sembolü. Gecenin yıldızlarını askeri hedeflere çeviren katil sistem için insanoğlu bir üretim ve tüketim faktöründen, bir kullanım aracından başka bir şey değil; zaman yalnızca ekonomik kaynak ve bütün gezegen suyu son damlasına kadar emilecek bir rant kaynağı. Zenginliği çoğaltmak için yoksulluklar çoğaltılıyor ve diğerlerinin yoksulluğunu çizginin dışında tutmak, bu çok azın zenginliğini gözetmek için silahlar kat kat artıyor, bu arada yalnızlık da kat kat artıyor: Bize ne yiyecek ne de sevecek bir şey veren, çoğunluğu yiyecek açlığına ve çok daha fazla kişiyi de kucaklaşma açlığına mahkûm eden bu siteme hayır diyoruz.

Yalana hayır diyoruz. Büyük iletişim araçlarının evrensel ölçekte yaydığı egemen kültür, bizleri dünyayı hemcinslerimizin bir mal ya da rakip olabileceği ama asla bir kardeş olamayacağı bir süpermarket ya da otoyol saymaya davet ediyor. İnsan aşkını sonradan fazlasıyla geri almak için spekülasyona tabi kılan bu yalancı sistem gerçekte bir bağsızlık kültürüdür. Tanrısı muzafferler, paranın ve iktidarın başarılı sahipleridir; kahramanları da bu kişileri ulusal güvenlik doktrinini uygulayarak koruyan üniformalı rambolardır. Söyledikleri ve sustuklarıyla, egemen kültür yoksulların yoksulluğunun zenginlerin zenginliğinin bir sonucu olmadığı yalanını söyler, bu kimsenin suçu değildir, bir keçinin kulağından çıkmıştır ya da yoksulları tembel ve eşek yapan Tanrı’nın işidir. Aynı biçimde bazı insanların diğerleri tarafından aşağılanmasının dayanışmacı öfkeyi ya da skandalı gerektirecek bir nedeni yoktur çünkü şeylerin doğal yasasıdır bu; örnek verecek olursak, Latin Amerika diktatörlükleri, emperyalist iktidar sisteminin değil bizim aşırıya kaçan doğamızın bir parçasıdır.

Horgörü tarihe ihanet eder ve dünyayı parçalar. Güçlü düşünce imalatçıları bize sanki yokmuşuz gibi davranırlar ya da sanki aptal gölgelermişiz gibi. Sömürgeci miras, üçüncü sınıf insanlar tarafından mesken tutulan Üçüncü Dünya denileni galiplerinin belleğini kendi bellekleriymiş gibi kabul etmeye ve kendisine uzak bir yalanı kendi gerçeğiymiş gibi kullanmak üzere satın almaya zorlar. İtaatimizi ödüllendirirler, zekâmızı cezalandırırlar ve yaratıcı enerjimizin soluğunu keserler. Biz düşünülenleriz ama düşünenler olamayız. Yankıya hakkımız var ama sese yok, yönetenler bizim papağanlık yeteneğimizi överler. Biz hayır diyoruz: Bu pespayeliği kader olarak kabul etmeyi reddediyoruz.

Biz korkuya hayır diyoruz. Söyleme korkusuna, yapma korkusuna, olma korkusuna hayır. Görünen sömürgecilik söylemeyi yasaklıyor, yapmayı yasaklıyor, olmayı yasaklıyor. Daha etkili olan görünmez sömürgecilik bizi söylenemeyeceğine, yapılamayacağına, olunamayacağına inandırıyor. Korku gerçeklik kılığına bürünüyor: Gerçeklik gerçekdışı olmasın diye iktidarsızlığın ideologları bize ahlakın ahlaksız olmak zorunda olduğunu söylüyorlar. Onursuzluk karşısında, sefalet karşısında, yalan karşısında boyun eğmekten başka çaremiz yok. Alın yazısıyla damgalanmışız, tembel, sorumsuz, şiddete eğilimli, aptal, görülmeye değer ve askeri yönetime mahkûm doğuyoruz. Özet olarak, kendimizi bizi aşağılayan lüksü ve bize vuran sopayı finanse etmek için imzalanmış muazzam bir dış borcun faizlerini zamanında ödeme yetisi olan, iyi halli mahkûmlara dönüştürmek için gönüllü olmalıyız.

Bu dünya tablosunda, biz insan sözünün tarafsızlığına hayır diyoruz. Çevremizde gerçekleşen gündelik çarmıha germeler karşısında bizi elimizi yıkamaya davet edenlere hayır diyoruz. Aynada kendini izleyen, ilgisiz soğuk bir sanatın sıkıcı cazibesi karşısında sıcak bir sanatı tercih ediyoruz; insanın dünyadaki macerasını kutsayan ve ona katılan, umutsuzca âşık ve kavgacı bir sanatı tercih ediyoruz. Eğer adil olmasaydı güzellik güzel olur muydu? Eğer güzel olmasaydı adalet adil olur muydu? Güzelliğin ve adaletin birbirinden koparılmasına hayır diyoruz çünkü bu ikisinin güçlü ve verimli kucaklaşmasına evet diyoruz.

Biz hayır diyoruz ve hayır derken evet de diyoruz.

Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilmeyeceği, Neruda’nın bir şiiri ya da Violeta’nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz.

Merkezi Amerika’nın kuzeyinde olan yok edici açgözlülük imparatorluğuna hayır derken, olası bir başka Amerika’ya evet diyoruz; en eski Amerikan geleneklerinden, komün geleneğinden: Şilili yerlilerin yenilgiden yenilgiye beş yüzyıldır umutsuzca savundukları komün geleneğinden doğacak bir Amerika’ya evet diyoruz.

Onursuz barışa hayır derken, adaletsizliğe karşı kutsal isyan hakkına ve onun uzun Şili haritasındaki halk direnişleri tarihi kadar uzun tarihine evet diyoruz.

Paranın özgürlüğüne hayır derken, insanların özgürlüğüne evet diyoruz: Yaralı, kötü davranılmış, Şili gibi bin kez düşmüş ve Şili gibi bin kez kalkmış özgürlüğe evet diyoruz.

Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına, bizi Şili müziği gibi sarıveren ve Şili şarabı gibi kucaklayan o güce evet diyoruz.

Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, umuda evet diyoruz, Şili gibi aç, çılgın, âşık ve maşuk umuda: Şili’nin çocukları gibi geceyi yırtarak gelen o isyankâr umuda evet diyoruz.

(1988 ortalarında Şili, Santiago’da
“Şili Yaratıyor” günlerinin açılış konuşmasıdır.)

Biz Hayır Diyoruz, Eduardo Galeano, Çeviri: Bülent Kale, Metis Seçki Dizisi, Metis Yayınları, İstanbul, Mart 2008. Sf. 193-195. Boldlar bana ait.

tahir elci

Em te ji bîr nakin

“PKK terör örgütü değildir.”

Dedi katıldığı televizyon programında ama nedenini açıklayamadı, konuşturulmadı. Küfürler, hakaretler yağdı; ölüm tehditleri aldı.

Hakkında derhal soruşturma açıldı, beş gün sonra Diyarbakır Baro Başkanı olarak bir gün boyunca ifadeye çağrılmak için makamında bekletildi. Sonra aynı gün gece yarısı “yurt içinde saklandığı ve tüm aramalara rağmen kendisine ulaşılamadığı” gerekçesiyle gözaltına alındı, sabah İstanbul’a götürüldü.

Kendisine Ankara’dan kurulan bu rezil bürokratik tiyatroya itirazını, katıldığı programda konuşmasına izin verilseydi yapacağı açıklamayı İstanbul’da Başsavcının makam odasında verdiği ifadede dile getirebildi. Yurtdışı yasağı kondu, “adli kontrol” şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Serbest bırakıldıktan dört gün sonra İngiliz gazeteci Jonathan Rugman’a hala ölüm tehditleri aldığını, tehditlerin sosyal medya ve telefon yoluyla geldiğini ve içlerinden bazılarının kendisini nasıl öldüreceklerini ayrıntılarıyla anlatacak kadar ileri gittiğini söyledi.

O görüşmeden bir ay sonra bir silahlı müsamereyle Diyarbakır’da katledildi.

Yalnızca profili, bir tabuyu yıkışı, sözünün arkasındaki onurlu duruşu, cenazesindeki kalabalık değil, yaşadıkları da Vedat Aydın’ı hatırlatıyordu. Sadece geçen 24 yılın ardından, süreç daha kısa sürmüş, başvurulan katletme tekniği daha alengirli olmuştu. Katil aynı katildi, hedef aynı hedef…

*

Öldürülmesinden iki gün önce gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarıyla ilgili attığı tweette bu tutuklamaya “şiddetli bir toplumsal refleks gösterilmezse dönüşü olmayan karanlık tünel”den çıkışın zor olacağını söylemişti.

Bize haber verdiği o karanlık tünelde kaybettiğimiz ilk ışık kendisi oldu. Işığı cesaretinden geliyordu.

Barışın unutarak değil hatırlayarak tesis edilebileceğini iyi bilen, adaleti elinden tutup görmeden geçtiği yerlere, zamanlara tekrar götüren bir cesaretti bu.

Kanıksanmış haksızlıkları, cinayetleri, yalnızlıkları üzerlerindeki zamandan toprağı silkeleyerek yeniden ortaya çıkaran, tek tek her birinin adaletin terazisinde yeniden tartılmasında inat eden bir cesaretti.

Ona biçim veren, yönünü belirleyen, onu Tahir Elçi yapan bir cesaret…

Pazar günü Amed’e gelebilen, gelemeyen milyonlarca insan tarafından gözyaşları içinde uğurlandı.

Ama o rafine cesareti burada kaldı; umudu, inancı, kavgası, yürünecek yolları hala bizimle…

Bizi uyardığı, içinden geçmemiz gereken o karanlık tünel hala önümüzde…

Hem de ABD; Suriye’de Rusya’ya karşı istediği hamleleri yapan bir Türkiye’nin işleyeceği tüm suçlara göz yummaya hazırken,

Hem de AB; mültecileri bırakmaması karşılığında Türkiye’nin yaptığı her şeyi görmezden gelmeye razıyken,

Hem de Türkiye’nin geçeceği bir karanlık tünelde en kör, en zifiri karanlıkların her zaman Kürtlerin ve yoksulların payına düştüğünü kanımızla canımızla bilirken,

O karanlık tünelden geçeceğiz
Belki ölerek,
Ama mutlaka kalarak,
Ve hep hatırlayarak…

Tıpkı Tahir Elçi gibi…

Oxir be Tahir Elçi.

Em te ji bîr nakin.

Tahir Elçi

Özgecan

Özgecan’ın vahşice katledilmesi tetikledi: Beren Saat instagram hesabında çocukken, genç kızken ve yetişkinken yaşadığı tacizleri yazdı, “Şanslıydım” dedi.

Saat’in yazdıklarının en trajik yanı da buydu: “Haklıydı.”

Çünkü “şanssızlar” da vardı. Özgecan Aslan “şanssızdı” mesela. Fatma Nur Çelik “şanssızdı”. O da 20 yaşındaydı, öğrenciydi, Ekim 2012’de İstanbul’da öldürüldü, katili 5 ay içinde Mayıs 2013’te ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Ya da Sema Karakoca “şanssızdı”. 19 yaşındaydı, öğrenciydi, Şubat 2011’de Bursa’da öldürüldü. Parçalanmış cesedi Mart 2011’de boş bir arazide bulundu. Katili ya da katilleri bulunamadı. Sadece Ocak 2015’te öldürülen 33 kadın, yahut 2014 yılı içerisinde öldürülen 294 kadın da “şanssızlar”dı.

Fakat mesele “şans”la açıklanamayacak kadar hayatiydi…

Bir de susan kadınlar vardı. Belki hala sessizce bir yeryüzü cehennemine katlananlar ya da yaşadıkları korkunç anları şu koca geniş zamana gömmeye çalışanlar. Anlatacak bir dilden yoksun bırakılan kadınlar.

Tarih öncesi zamanlardan bu yana anlatılan bir hikayedir; tanrıların kralı Jüpiter, İnachus’un kızı İo’ya tecavüz eder ve bunu anlatamasın diye onu bir ineğe çevirir. İo konuşamaz artık, yaşadıklarını söyleyemez…

İo İtalyancada ben demektir. Sözle ve eylemle oluşturulur ben, kişi kendini ifade ettikçe biçim alır. Kişi tavır aldıkça, anlattıkça, söyledikçe görünür olur.

Kadınlar anlatmaya başlıyor demek, kadınlar görünmeye başlıyor demektir aynı zamanda.

***

Ama konuşmak için özgürlük gerekir; özellikle de somut vakaları resmi mercilere anlatmak için. Yasal koruma gerekir. Kadınların yanında olduğunu gösteren, onları adalet aramaya teşvik eden bir hukuk sistemi gerekir.

Bu ülkede yok. Nasıl olsun? İki yıldan fazla kadınların sorunlarıyla ilgilenen bakan çare olarak “hadım etmek”ten bahsediyor. Onun yerine gelen ve bir yıldan fazladır görevde olan mevcut bakanın aklına ise “idam etmek” geliyor. Bunca zaman bu mesele üzerine en üst seviyede çalıştılar ve vardıkları yer burası: “İdam”la “hadım” arası bir yer…

Oysa dünyada idam cezası uygulayarak kadın cinayetlerini azaltmış bir ülke yok. Üstelik Türkiye’de cinayet vakaları için öngörülen cezalar yeterince ağır ve son dönemde kadın cinayetleri davaları daha hızlı görülmeye, verilen cezalar en üst sınırdan (ağırlaştırılmış müebbet) verilmeye başlandı:  İdamı tartışmak yerine bu tutumu kararlılıkla sürdürmesi gerekiyor Türkiye’nin.

Özgecan Aslan cinayetinde olduğu gibi kamuoyunda infial yaratan kadın cinayeti vakalarında “failleri hemen yakaladık” “en ağır cezaları vereceğiz” diye zaten ivedilikle yapması gereken eylemleri başarı diye sunarak pay çıkarmaya çalışması da abes. Herkes görüyor: devlet  ancak ölünce sahip çıkıyor kadınlara.

Geçen yıl Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yaptırılan araştırma söylüyor: Kadınların yalnızca %11’i, o da ancak yaşadıkları şiddet katlanılmaz hale gelince devlete başvuruyor. Kalan %89’un çoğu nereye başvuracağını bilmiyor. Başvurabilenlerin karşılaştıkları muamele de öyle pek iç açıcı değil.

Kadın cinayetleri dün başlamadı, yarın bitmeyecek. Gerçekleşen cinayetlerin sonrası için bazı tedbirler alındı ve uygulanıyor (bu tarafta yapılan ve sürdürülmesi gereken olumlu gelişmeler mevcut), cinayetlerin öncesi için ise yapılacak çok şey var… (Bu tarafta, özellikle sonunda katillere dönüşen hastalıklı erkeklerin yetişmesini engellemek konusunda çalışmalar gerekiyor.)

Çünkü evde, okulda, sokakta sürekli kayırılarak büyütülen bu oğlan çocukları sonra kadınları, hiç ceza almadan, canlarının istediği gibi aşağılayabilecekleri, korkutabilecekleri, eziyet edebilecekleri, parçalayabilecekleri “oyuncak”ları sanıyorlar…

Fransız yönetmen Jean-Luc Godard ekibiyle beraber 1970 yılında Filistin’de bir başka film için gerçekleştirdiği çekimleri (söz konusu film yapılamadığı için) 1976 yılında tamamladığı Ici et Ailleurs (Burada ve Bir Başka Yerde) adlı filminde kullanmıştı. O filmin ilk dakikalarında Filistin’i 1970 yılındaki haliyle görmek bugünkü Filistin’i anlamak açısından önemli olabilir gibi geldi bana. Ve merak ettim: Bu görüntüler acaba size de bir yanıyla bugünün Rojava‘sını hatırlatacaklar mı diye…

Smoke rises after an Israeli missile hit Shajaiyeh neighborhood in Gaza City

İsrail’in bombardımanının ardından Gazze’nin doğusundaki Şucaiye mahallesinden dumanlar yükseliyor, 20 Temmuz 2014. (Fotoğraf: Ashraf Amra / APA images)

WHAT’S COMING NEXT

(1) Netanyahu ateşkes ultimatomunu (Blair tarafından kurulmuş bir tuzaktı ama elbette Obama’nın oluru da alınmıştı) ve Malezya uçağının düşürülmesini (manşetlerde Gazze’nin yerini aldı) kara harekâtını başlatmak için kullandı. Ancak bu sadece sınırlı bir harekât olabilirdi; uluslararası kamuoyu tarafından İsrail’e dayatılan sınırlara dair baskılar yüzünden. Yine de bu sınırlı harekât Netanyahu’ya Hamas’a öldüresiye saldırmak ve Gazze’de “çimleri biçmek” için yeterli zamanı ve ortamı sundu, sunuyor.

(2) Ancak Netanyahu’nun zafer ilan edebilmesi için Hamas’ın roket saldırılarına son vermesi gerekiyor ama tam kapasite bir işgale kalkışmadan bu saldırıları durdurmayı başaramaz. İşte burada Abbas devreye girer; Abbas Mısır’la bir anlaşma metni üzerinde uzlaşır ve bu anlaşma Refah Sınır Kapısı’nın yönetimini Filistin Özerk Yönetimi’ne verirken aynı zamanda Abbas’ın ablukaya artık bir son verilmesini sağladığını açıklamasına olanak tanır. Bu anlaşmanın quid pro quo’su (bedeli) da Abbas’ın Gazze’ye her türlü silah kaçakçılığını engellemeyi ve Hamas’ı silahsızlandırmayı kabul etmesi olacaktır. Çünkü

(a) Hamas’ın temel talebi zaten ablukanın kaldırılmasıydı

(b) Hamas siyaseten izole edilmiş ve askeri olarak iğdiş edilmiş durumda ve

(c) Abbas teknik olarak Filistin Birlik hükümetinin başında, dolayısıyla Hamas bu şartları kabul etmeye mecbur bırakılacak.

Eğer işler bu plana uygun giderse, bu Hamas’ın bir direniş hareketi olarak sonu anlamına gelecek; tıpkı Arap ülkelerinin, ABD’nin AB’nin, İsrail’in ve elbette Filistin Özerk Yönetimi’nin istediği gibi.

Ninniler, Dağlar, Çocuklar

Haziran 12, 2014

Yukarıdaki ninniyi sıkı The Sopranos izleyicileri hatırlarlar belki, son bölümlerden birinin finalinde çalıyordu. Ben de ilk orada duydum galiba. Bir Sardinya ninnisi. Erkeklerinin dağa çıkmasıyla ünlü Sardinya adasında, yıllar evvel söylenmiş.

Önce anne söylüyor:

Antoneddu, küçük Antoniom, diyor. Seni de baban gibi dağlarda göreceğime öldüğünü göreyim daha iyi.

Sonra oğul alıyor:

Ay annem, güzel annem, bu kadar acımasız olma, diyor. Onuru için yaptı o, ben de ancak babam gibi dağlara çıkarsam yaşarım onurumla.

Sonra dağlardan, karanlıkların içinden yoksunluklar ve hasretlerle örülü bir ses yükseliyor. Biraz kırık, biraz eskimiş, biraz paslı bir ses:

Ne olur susma, söyle şarkını güzel kadın, diyor. Buralar çok karanlık ve çok sessiz. Yalnız senin şarkını duyuyorum burada, yalnız o şarkıyla aydınlanıyor bu dağlar.

***

Şarkıyı dinleyince Kürdistan’ı ve dağlara çıkan Kürt çocuklarını düşündüm. Artık dağlara çıkan çocuklar ikinci kuşak, bazıları üçüncü kuşak. Eski isyanları saymıyorum ve çocuk kelimesini bilerek kullanıyorum. Bizim için, Kürt halkı için, hep çocuktular çünkü. Biz, çocuk oldukları bu sistemin ve riyakar iktidarın aklına (siyasi manevra mahiyetinde) gelmeden önce de aynı şiiri okuyorduk: “Çocuklar öldürülmesin, Kürtçe de büyüyebilsinler.”

Eskiden susan, gizli gizli ağlayan ama şimdi çocuklarının geri getirilmesini (kimden?) isteyebilen gerilla anneleri bu ninnideki gibi “dağa gideceğine öldüğünü göreyim” derler mi? Derler, daha beterlerini de derler, dedikleri duyulmuştur, bilinir. Ama tıpkı ninnideki anne gibi çaresizlikten derler çünkü tıpkı ninnideki gibi oğulların (ve elbette kızların da) kendi yolları vardır. Annenin acıdan deliye dönerek ettiği bu kahreden ahlar onları yolundan çevirmez.

Büyük Japon şair Matsuo Başo “ustalarımın gittiği yoldan gitmiyorum, çünkü ben de onların aradığını arıyorum” diyordu. Kürt çocukları da birkaç kuşaktır anne ve babalarının gitmediği, denemediği yolları deniyorlar. Çünkü onların zamanında aramayı akıl etmedikleri şeyleri arıyorlar.

Ve zaman geçti, o dağlarda şimdi babalar var, anneler var, halalar, dayılar, amcalar, teyzeler var. Ve yalnızca dağlarda değiller onlar. Toprağın altında olanlar da var. Nasıl olup da toprağın altına kondukları bilinmeyenler var. Ve o toprağın altının tam olarak neresinde oldukları bilinmeyenler var. Ve yıllardır cezaevinde olalar var. Neden yıllardır orada oldukları öğrenilemeyenler var…

Ama yine de onlardan kalan hikayeler, kavgalar, sorular gaipten gelen bir ses olarak hep canlı kaldılar ve giderek yalnızca aşağıda kalanların anladığı bir şarkıya dönüştüler. Yani, ninnidekinden farklı olarak aşağıda da sessizlikleri kıran, günleri aydınlatan hiç dinmeyen stranlardan beslenenler var.

***

Neyse ki toplumsal duyarlılık daha ölmemiş bu ülkede… Televizyonlar hep dağa çıkan çocuklarını geri isteyen anneleri gösteriyor. Gazeteler hep onları yazıyor. Birbirinden duyarlı siyasetçiler, uzmanlar, akil adamlar hep onları konuşuyor. Biz de akşamları televizyonda arka arkaya dağa çıkan çocuklarının geri dönmesini (daha doğrusu geri gönderilmesini) isteyen acılı (ekranlardaki tek hakiki şey bu neredeyse: annelerin acısı) anneleri dinleyebiliyoruz. Evde annemle izledik bu anneleri. Annem “Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler, keşke olsaydı, biz de gider isterdik çocuklarımızı” dedi.

Televizyonda annelerden biri oğlunu anlatıyordu. Daha 14 yaşındaydı. Sara hastasıydı. Geçen seneye kadar sürekli ilaç kullanmıştı: “Benim oğlumun böyle şeylerle hiç ilgisi yoktu. Mutlaka kandırdılar.” diyordu anne. “Benim oğlum futbol severdi. Futbolcu olmak istiyordu. Gazeteci olmak istiyordu. Bir sabah okula diye gitti. Bir daha dönmedi.”

14 yaşında bir çocuğun yeri her zaman annesinin yanıdır elbette… Ama ben yine de belki futbolcu olamayacağını fark etmiştir, dedim kendi kendime acılı anneyi dinlerken. Belki gazeteci olamayacağını fark etmiştir. Bu sistemde her şeyin yalan olduğunu, kendisine hiçbir şey sunulmadığını, kandırıldığını, ancak bir hiç olabileceğini…

Ve her çocuk gibi nihayetinde o da bir şey olmak istediği için, annesinin hiç bilmediği, bu yüzden de hiç gitmediği bir başka yoldan devam etmek istemiştir yoluna.

Ama çocuk evine dön. Senin yerin annenin yanı. Ve sakın korkma. Daha fark etmediğin ama fark edeceğin ve öfkeni bileyeceğin çok rezillikler var aşağıda.

TOPSHOTS 2013-SYRIA-CONFLICT-KURDS

FABIO BUCCIARELLI/AFP/Getty Images/ Bir YPG gerillası, Serekaniyê, 16 Ekim 2013.

bertoltbrecht
 

Cahilliğin en kötüsü siyaseten cahil olmaktır; siyaseten cahil olan kişi duymaz, konuşmaz, siyasal etkinliklere katılmaz. Hayat pahalılığının, fasulyenin, balığın, unun fiyatının; kira parasının, ayakkabı, ilaç parasının; tüm bunların siyasi kararlara bağlı olduğunu bilmez. Siyaseten cahil olan insan o kadar aptaldır ki, büyük bir gururla ve yüzünü buruşturarak siyasetten nefret ettiğini söyler. Zavallı budala seks işçiliği müessesesinin, sokak çocuklarının ve hırsızların en beteri olan ulusal ve çokuluslu şirketlerin hizmetindeki satılmış rezil siyasetçilerin kendi siyasi (b)ilgisizliğinin meyveleri olduğundan bihaberdir.

***

Aslında bu alıntının gerçekten de Brecht‘e ait olup olmadığı belli değil. Sözün nerede nasıl söylediğine dair sağlam bir kaynak yok. Buna rağmen, ben Brecht’in ağzına çok yakıştığı için Brecht olarak vermeyi tercih ettim. Bizim bildiğimiz Brecht değilse de, mutlaka ünlü olmamış, kendini yazıya ve düşünmeye vakfedememiş bir başka Brecht, anonim bir Brecht olmalı bunu söyleyen. Ben şahsen aramızda böyle çok fazla sanatçı, çok fazla düşünür olduğuna inanıyorum…

Gezi

“(…)

Arjantin deneyiminden bahsedeceğim. Ama nereden başlamalı? Kaybedilmiş bir oğulun odasını gün gün, yıl yıl yeniden derleyip toplayan ve her akşam oğlunun işten dönünce içmeyi sevdiği çorbayı hazırlayan annesinden mi? O çorba, sahipsiz, soğuyordu masada. Kaybedilmiş bir kadının kızının rüyasından mı? Şu rüyasından: “Annem 47. Sokak’ta oturuyormuş. Ben de onu ziyarete gidiyorum ama ona sarılmaya korkuyorum, annemin ben bunu yapar yapmaz bir hayalete dönüşmesinden korkuyorum.” Bu oğul annesinden kaybedileli çok zaman oldu ama daha hiçbir şey geçmedi. Ve geçmeyecek; oğulun kemikleri bulunup anılabileceği, hatırlanabileceği bir yere konuluncaya kadar geçmeyecek. O anne ve kızı o acıyı neden çektiklerine dair her şeyi öğreninceye kadar geçmeyecek. Adaleti bu gerçekler belirleyinceye kadar geçmeyecek.

Toplama kampının kapıları kapatıldı diye, fırınlar artık söndü diye cehennem de ortadan kalkıvermez. Arjantin’deki askeri cehennem sona ereli yirmi beş yıl oldu ama yüz binlerce insan –kayıpların çocukları, anaları, babaları, kardeşleri, akrabaları, dostları- hâlâ belleklerde tütüp duran ve söndürmenin yolu olmayan cehennemin bu ikinci evresini yaşıyorlar. Primo Levi’nin Coleridge’den hatırladığı bir şiirde “O gün bu gündür, olmadık zamanlarda/ bu acı gelir beni yoklar/ ve galiba benim korkunç hikayem anlatılıncaya dek/ bu yürek içten içe yanıp duracak” der ihtiyar denizci. Bugün pek çok Arjantinli, Uruguaylı, Şilili, Orta Amerikalı ve dünyanın başka yerlerindeki pek çok ulus için bu şiirsel dizeler hayatın ta kendisidir ve aynı acı her gün yüreğimizi yakıp durmaktadır.

(…)”

Hayatının büyük kısmını oğlunun, gelinin ve torununun izini sürerek, onlar için adalet arayarak geçiren Arjantinli şair Juan Gelman dün (14 Ocak 2014) hayatını kaybetti. Yukarıda Gelman’ın 28-29-30 Kasım 2008 tarihlerinde Salamanca Üniversitesi’nde düzenlenen Birinci Uluslararası Tarihsel Bellek Buluşması’nda yaptığı açılış konuşmasından bir bölüm okudunuz. Juan Gelman’a dair daha detaylı bir yazıyı ve başka bir kaç şiirini şuradan okuyabilirsiniz. Aşağıda ise Gelman’ın Violin y otras cuestiones (1956) isimli ilk kitabının ilk şiirini okuyacaksınız. Şiirin adı Epitafio yani Mezartaşı Yazısı.

Mezartaşı Yazısı

Bir kuş yaşıyordu bende.
Bir çiçek dolanıyordu kanımda.
Yüreğim bir kemandı.

Sevdim ya da sevmedim. Ama ara ara
sevildim. Bana da neşe
kattı: ilkbahar, tutuşan eller,
mutluluğa özgü tüm şeyler.

İşte böyle olmalı insan!

(Burada bir kuş yatıyor.
Bir çiçek.
Bir keman.)

Aşağıdaki fotoğrafta soldan sağa Oscar Smoje, Juan Gelman ve Paco Urondo bir gaz lambasının çevresinde Noticias gazetesinin kapağını tasarlıyorlar.Yıl 1973, elektrikler kesik. (Kaynak: El Ortiba)

roboski

 

Eğer (Allah göstermesin) Roboski’deki gibi sevdiklerimiz öldürülür ve katil(ler)i aranmazsa acıya ve utanca boğuluruz. Acının membaı malumdur; kaybımızdan gelir ama şahit olduğumuz adaletsizlikle katmerlenmiştir. Çünkü adaletsizlik de acı verir. Kabullenildiğinde insanı inançsız, sinik, boş vermiş yapar. Hayatın tüm büyüsünü bozar, her şeyi tatsız ve yavan eder. Adil değilse güzel değildir dünya. Soğuk ve acı yüklüdür. Şimdi Roboski’deki olduğu gibi.

Utanç ise şuradan gelir: Bize alenen, herkesin ortasında -hayatın ortasında- hakaret ediliyordur: “Sana kardeşinin katilinin -adaletin- peşine düşemeyeceğin bir dünya öneriyoruz.” diye bir cümle belirir havada ve bir an bile gitmez gözümüzün önünden. Susarsak acımız ve utancımız aldığımız her nefeste büyür, bizi boğar. Susamayız. Roboskililer gibi.

İzleyebileceğimiz tek yol vardır: İnsanlara anlatmak ve onları bizimle birlikte savaşmaya çağırmak. Roboskililerin yaptığı gibi. Aktarmak önemli, çünkü bu rezil teklif bulaşıcıdır. Öğrenildiği anda üçüncü kişiye de teklif edilmiş olur: “Sana oğlunun katilinin -adaletin- peşine düşemeyeceğin bir dünya öneriyoruz.”

Peki Roboski’de 34 genç ve çocuk bombardımanla öldürüldüğünde
ve katilleri aranmadığında
ve bulunup yargılanmadığında
ve yerlerine para önerildiğinde
ve bunlar televizyonlardan, gazetelerden
tüm ülkenin gözü önünde yapıldığında…

Geçen iki yılda nasıl bir cümle belirdi gözümüzün önünde? Nasıl bir rezil teklife büründü yaşananlar? Bize nasıl bir yaşam, nasıl bir ülke, nasıl bir rejim sunuldu?

Bizi bombalarla 30’ar 40’ar öldürebilecekleri,
Katilleri kollayıp saklayacakları,
katilleri aramıza salacakları,
her şeyin değerini paraya vurabilecekleri,
zalimin zenginin alenen keyif çattığı
mazlumun yoksulun bakıp korktuğu
ve hep sustuğu
ve hep sustuğu
ve hep sustuğu…

Peki biz dünyaya bakmaya, korkmaya ve susmaya mı geldik?

Bize alenen ‘34 çocuğumuzun katledildiği’ bir olayı ‘fazla kurcalamamamızı’ öneren bir hayat yaşamaya değer mi, bir ülke bizim olabilir mi, bir rejimle mücadele etmek gerekmez mi?

Böyle bir hayatı kabul edebilir miyiz?

Em wê jînê qebûl nakin.

Roboskililer gibi…

%d blogcu bunu beğendi: